Bir güneş ışığı süzmesi sizin için birçok evrende birçok farklı ansal düzlemde farklı anlamlar taşıyabilir. Bir oturma odasında baharın kapıyı her an çalabileceği bir zamansallıkta odaya vuran batan güneşin son ışık huzmeleri, havada uçuşan tozların manifesto arası olabilir ve bu ışık içerisinde uçuşan tozları seyreden kalbiniz varoluşsal bir girdabında içinde kaybolabilir ve beyniniz kalan yalnızlıkla beraber ölümün korkusunu bütün vücudunuza sarabilir. Yalnızlık, ölüm ve anlamsızlık bir anda insanlık denilen zayıf mantıksal mikroorganizmanızda her bir toz tanesinin ışık ile olan ilişkisinden doğabilir. Aynı zamanda başka bir mekansallıkta tepemizdeki bu ilahi güçle eş değer tutulan sıcak parlaklık bizim için bir savaşma ve sevişme alanı olabilir. Işığın hem kör edici atmosferi hem de isyankar, her şeyi açığa çıkaran şizofrenik yakıcılığı insanın duygularının birer yaratıcısı ve yansıması olarak bedenin bir noktasında kendine yer bulup gücünü gösterebilir. Bedenin ışıkla karşılaşma anında duyduğu karşı konulmaz varsıl duygular alanı gözün bakışında kırılmalara olanaklılık sağlayan bir çeşit güç alanıdır. Gözün ışıkla girdiği ilişki içerisindeki tarifsiz merak ve arzu kıvılcımları ışığın kendisinden gelen tanrısallığının bir yansımasıdır sadece. Göz istediğini gördüğü ve ışık da bu maddeselliği görünür kıldığı sürece gözün egemenliği altında görülen her şey ışığın ustaca yaptığı el çabukluğudur.

I Origins filmindeki görmeyen canlılar ve ışık anına dönecek olursak tanrının ve ışığın boyutsal benzerliğini de bir kez daha temsil üzerinden anımsayabiliriz. Teke indirip odaklanacağım tek boyut – kısım göz ve tanrısallık arasındaki köprü olur. Gözün görmesinin yani ışığın bir mercek içerisinden girerek belki de bizim için harikalar diyarına açılmasının tanrısal bir boyutunun olduğu filmde tartışılına ve daha sonra metafizik ile beraber gizemi yaratılan bir durum. Bununla beraber ise görmeyen bir solucanın ışıktan haberi olmaması gibi beş duyusu olan insanın nelerden haberi olmadığı sorusu izleyicinin algısı içerisinde üstün bir algısal alanda yani aslında algısının dışında soru işareti olarak yerini alıyor. Görmeyen bir solucan için ışığın varlığından söz etmek imkansızken hatta ve hatta belki düşünsel lugatta ışık için kullanılabilecek bir gösteren dilsel belirten yokken solucanın ışığın içerisinde yaşadığını maddesel algı alanında biliyoruz. Aynı şeyi insanlık içinde okuyabilir miyiz sorusu hem filmde etki eden hakiki bir metafiziksel argüman hem de gündelik hayatta düşünmediğimiz destansı bir sorunsal. Özetleyecek olursam I Origins’den gelen ilk boyut göz ve tanrısallık arasındaki bağsal birliktelik ve düşünsel boyuttaki iletişim. Görme ve görememe üzerine kurulu bir inanış üzerinden gördüklerimiz ve göremediklerimiz sorunsalı bir tanrı ve güç sorgusuna evriliyor. Fakat burada bir nokta da görmenin kendini oluşturmadaki sürecin enzimi. Işık görmenin var olmasında ‘ol’ diyen bir güç, tanrının yerini kolaylıkla alabilecek bir ilah.

emmanuel - lubezki - filmloverss

Işığın kırıldığı anda renklenen dünyanın altında gören gözler olarak bizler aslında yaptığımız tek şey bize verilen doğrultusunda beynimize aldığımız açısal alanı yorumlamak. Bu yorumlar sayesinde bir kanıya varıyoruz, bir şeye inanıyoru ve bir şey için yaşayıp ölüyoruz. Işığın getirmiş olduğu durağan huzur, aşk, ölüm ve yok olma aslında gözümüz sayesinde bir hareket kazanıyor ve hareketsellik içerisinde toz bulutu dile gelebiliyor. Bu dile geliş bireysellik içerisinde bir hayat anlamı veya bir ölüm kutsallığı taşısa da bunun sanata geçişi ve kolektif bir tesir alanı oluşturması için bir rehbere ihtiyaç duyuluyor. Sanatın karakteristik hareketsel alanı olan sinema içerisinde de bu ışığın usta bükücüsü kameranın gözüyle izleyicinin gözü arasındaki büyüyü gerçekleştiren görüntü yönetmeni devreye giriyor. Bu yazının karakterleri olan ışık, göz ve tanrısallık bağlamında kendisinden söz edeceğim büyücü ise Emmanuel Lubezki. Lubezki kariyeri boyunca birçok farklı yönetmenle çalışmış fakat her işinde kendine has atmosferini, ışık ve gölge oyununu kameranın gözüyle yakalamış ve bunu izleyicinin gözüne empoze etmiş bir görüntü yönetmeni. 1964 Mexico City doğumlu olan Lubezki ya da takma adıyla Chivo televizyon projeleri, uzun metraj ve kısa metraj gibi bütün işleriyle beraber 42 tane işin büyücüsü konumunda karşımıza çıktı. Olgunlaşan ağacın ışığa ulaşması için uzaması gibi ve aynı zamanda köklerinin derinleşerek daha çok suyu damarlarında gezdirmesi gibi Lubezki de yıllar içinde kendi ışığını eline aldı ve tarifi imkansız işlerin, görsel şölenlerin ortaya çıkmasını sağladı. Arka arkaya almış olduğu üç akademi ödülü yanında aldığı birçok ödül ve adaylık ile beraber isminin de dillerde yer etmesini sağlayan görüntü yönetmenini bu yazıda iki ana hat üzerinden ele alacağım ve ışığının perspektifinde yol alacağım. Doğal ışığı kullanma denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Lubezki’nin işlerindeki tabiat kaynaklı ululuk ve saflık onun ışığı elinde tutan adam olarak karşımıza çıkarıyor. Işığı tutan ellerin sahibi Emmanuel Lubezki’nin filmografisindeki ışığı ve gölgeyi arayarak şairene görselliğinde bir anlam hayali veya hayal anlamı için kazmaya çabalayacağım.

1 2 3
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi