İran sinemasında Şah döneminde de rejim değişiminden sonra da yönetmenlerin en büyük sorunu sansür mekanizmasının uyguladığı baskılardır. Şah döneminde yoksulluğun, sınıfsal farklılıkların, yönetim eleştirilerinin sansüre takıldığı görülürken; rejim değişiminden sonra ise; cinsellik, şiddet, kadın oyuncuların başı açık görüntülenmemesi temel sansür dayanaklarını oluşturuyor. Sansür yasaları zaman içinde yönetmenler tarafından da kabul edildi. Burada da Fars edebiyatının en önemli unsuru olan simgeci anlatımın devreye girdiğini söyleyebiliriz. Yönetmenler anlatmak istediklerini metaforlarla anlatmaya yöneldiler. Şah dönemi uygulanan baskılardan da bu şekilde sıyrılan İran sineması, rejim değişiminden sonra da bu özelliğini korudu. Bu simgelemelerde sözgelimi evde kapalı kalmış gözleri görmeyen bir kız çocuğu İran toplumunu, başında bekleyen kuralcı dedesi de Humeyni’yi simgeleyebiliyordu. İran’ın önemli yönetmenlerinden Behman Fermanara; Sansür kurulundakiler ancak anlayabildikleri şeyleri sansürleyebilmektedir. Oysa bizim filmlerimizde metaforlar öyle güçlüdür ki, söylemek istediğimizi özetler. Bu incelikten yoksun birinin bunu anlayıp sansürlemesi çok zordur, ifadeleriyle İranlı sinemacıların sansüre bakışını ve sansürü nasıl algıladıklarını özetliyor.

İran sinemasında sansürle başı derde girmeyen yönetmen yok gibidir. 1958 yılında sinema eleştirmeni Ferruh Gaffari’nin Şehrin Güneyi isimli filmi bu dönemin ilk ürünüdür.  Daha önce sinemanın konusu olmamış yoksulluk bu filmde gerçekçi bir kamerayla beyazperdeye yansıtılıyordu. Tahran’ın güneyinde oturanların yaşamlarını anlatan film, kısa sürede sansürlenerek gösterimi engellendi. Daryuş Mehrcui İran sinemasının ilk uluslararası başarı sağladığı film olan İnek’i çektiğinde yapım için Şah yönetiminden destek almasına rağmen kırsaldaki yoksulluğu gözler önüne serdiği iddiasıyla film 2 yıl seyirci karşısına çıkamamıştı. “Bu filmdeki olaylar 50 yıl önce yaşanmıştır” ibaresiyle gösterimi yapılabilmişti. 1975’te çektiği Dayereh Mina (Mina’nın Çemberi) o dönem İran’da önemli bir sorun olan Kan nakli sürecinin sağlıksız ortamlarını gözler önüne serdi. Film sağlık çevrelerini rahatsız etti. İnek gibi yasaklanan filmler kervanına katıldı. Birkaç yıl sonra gösterim izni alabildi. Rejim değişiminin ilk yıllarında çekilen filmlerin önemli bir kısmı da gösterim izni alamadı. Hosro Sinai’nin 1979’da çektiği Yaşasın, Behram Beyzayi’nin 1979 yılında çektiği Tara’nın Gezintisi, 1982 yılında çektiği Yezd Gerd’in Ölümü, aynı yıl Mesud Kimyayi’nin çektiği Kırmızı Çizgi, Ali Hatemi’nin Hacı Washington filmleri gösterim izni alamayan İran filmlerinden bazılarıydı.

Rejim değişiminin savunucu yönetmenleri de kimi zaman sansürle uğraşmak zorunda kaldılar. Rejim değişiminin militan savunucularından Muhsin Makhmalbaf 1990’da Türkiye’de çektiği Aşk Zamanı’na İran’da izin alamadığı için filmi Türkiye’de çektiğini söyler. 1991’de çektiği Zayenderud Geceleri isimli İran-Irak Savaşı’ndan dönen askerler üstüne çektiği film de yıllarca yasaklı kaldı. 1996’da çektiği Ekmek ve Çiçek filmi de Fecir Film Festivali’nde gösterildikten sonra genel gösterime girmesine engel olundu. Muhsin Makhmalbaf‘ın küçük kızı Hana Makhmalbaf da 2009 İran Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşananları kadın hakları ve gençlerin özgürlük talepleri ekseninde anlattığı Yeşil Günler (Ruzhaye sabz) isimli çalışması İran’da yasaklanmış, birçok Avrupa ülkesinde gösterilmişti.  Zaman içinde rejimle çatışmaları artan Makhmalbaf ailesi ülkeyi terk etti. Rejimin başka bir savunucu yönetmeni Mecit Mecidi de ilk filmi 1992 yapımı  Baduk da sansürden geçemedi. Filmde babaları ölen iki çocuk Suudi kaçakçıların kıskacında kalıp zengin Müslümanlara satılma tehlikesi yaşamaya başlarlar. Film çok sayıda ödül almakla birlikte birkaç yıl gösterilemedi.

İran sinemasında, film çektiği için tutuklanıp idamla yargılanan yönetmenleri görmek de olası. İki Kadın filmini çekebilmek için 7 yıl sansür kurulundakilerle cebelleşen Tahmineh Milani, 1999’da filmi çektikten sonra da baskılardan kurtulamadı. Film, İran’ın yaşadığı dönüşümleri, rejim değişiminde solcu çevrelere uygulanan sistemli yok etme politikalarını, geriye dönüşlerle Musadık döneminin milli politikalarını ve genel olarak aile içinde ve toplumsal hayatta kadınlara uygulanan baskıları gözler önüne seren bir yapımdı. Filmden sonra tutuklanan Tahmineh Milani, mevcut İran rejimine ve İslami kurallara karşı geldiği iddiasıyla idamla yargılandı. İç ve dış baskılardan ötürü ve ılımlı Cumhurbaşkanı Hatemi’nin de devreye girmesiyle yüklü bir kefaletle serbest bırakılan yönetmen, aynı duyarlılıkla film çalışmalarını sürdürüyor.

1972  doğumlu Muhammed Resulof da rejimle sorunları olan yönetmenlerden biri. 2010’da film setinde ansızın tutuklanıp hapse atılan yönetmene, İran devleti 6 yıl hapis cezası verip sonra 1 yıla düşürdü.  Resulof kefaletle serbest bırakıldığında artık 20 yıl film çekmeme cezası olan, yaşarken tabuta koyulmak istenen bir yönetmendi.

Süreç devam ederken 2011’de Bé Omid é Didar /  Hoşca Kal filminde Tahran’da yaşayan ve ülkeden ayrılmak için vize aramakta olan genç bir avukatın hikâyesini anlattı. Film kendi hayatından önemli izler taşıyordu. 2011 Cannes’da Belirli Bir Bakış Bölümü’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü Muhammed Resulof’a getiren Hoşça Kal, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti. 2013 yapımı son filmi Dast-Neveshtehaa Nemısoosand / El  Yazmaları Yanmaz ile 2013 Cannes Fipresci Ödülü–Belirli Bir Bakış Ödülü’nü aldı. Film güvenlik nedenlerinden jeneriksiz olarak gösterildi.

En popüler sansür sorunu ise kuşkusuz Cafer Penahi’nin başına gelenler. Sinemasını sürekli yoksulların, kadınların yaşadıkları üstüne doğrultan Penahi 5. filmi Ofsayt’tan sonra mahkeme karşısına çıktı. Film çekmeme ezası alan yönetmen için uluslararası arenada büyük kampanyalar yapıldı. Bu kaotik ortamda Panahi sinema yapmaya dair ısrarını somutlaştırıp 2010 yapımı Bu Bir Film Değil filmini çekmişti. Filminde yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb’ı tutuklu bulunduğu evinde ağırlıyor; yapamadığı filmini anlatıp senaryosunu okuyordu.  Kısıtlı olanaklarla çektiği bu çalışmasını flash diskle yurt dışına yollayıp Cannes Film Festivali’nde gösterilmesini sağlamıştı. Son filmi Taksi Tahran’da ise küçük bir kamerayı taksinin içine yerleştirip taksiye binenler üzerinden bir İran tablosu sunuyordu. 65. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü kazanan sinemacı artık sinemanın direnen bir simgesi haline geldi.

Sansür, filmlere doğrudan müdahalenin yanında sinemacıların sinema yaklaşımını da etkiliyor. Daha çekerken sansüre uğramamak için kendilerine otosansür uygulayan yönetmenler, bazı çekimleri ise hiç yapmayarak ya da imgeselliğin sınırsızlığı içinde çözüm yolları buluyorlar. Asghar Farhadi simgeci dilinin gelişmesini sansür mekanizmasına bağlar. “Sarı rengi benim kültürümde “şüphe” anlamına gelir. Taziye adındaki oyunumuzda şüphe içindeki karakterler hep sarı rengi giyer. Benim filmlerimde de inşaların evlerinin içinde sarı çok vardır. Ama bu rengin Çin’de bambaşka bir anlamı vardır. Sembollerle anlatmak sansürden doğmuştur.” 

Gerçekçiliği kendine şiar edinen Abbas Kiyarüstemi kadınların sinemada saçlarının görünmemesi kuralından ötürü evde çekim yapmaz. Kiyarüstemi bu durumu şu şekilde açıklar:

Babam annemin saçını görebiliyordu. Bir çocuğun ninesinin saçını okşamasında bir sorun yoktu. Bu ise benim bilmediğim bir aile, bilmediğim için de ona nüfuz edemiyorum. Demek istediğim, kendiliğinden ev içindeki kadın-erkek ilişkisini düşünmekten kaçınıyorum. Farkına varmaksızın film yapmak için köylere gidişimin sebebi belki de budur. Bence sansür bizi kapana kıstıran bir şey değil çünkü onunla baş etmenin bir yolunu buluyoruz. Aslına bakarsanız, tüm toplum bununla başa çıkmanın yolunu öğrenmiş. Biz yönetmenler de, diğer meslektekiler gibi bu büyük gücün karşısında durmayı ve bir şekilde idare etmeyi biliyoruz. Bu, hayatımızın bir gerçeği. Bizim konumumuzdakiler için sinema bir araç. Bir yönetmenin, işinin gereği koşullar ne kadar zorlaşırsa bulduğu çözümler ve anlatım yolları da o kadar iyi oluyor.

Sansür kavramını savunan yönetmenler de var. Özellikle İran rejiminin resmi sinemasını temsil eden Mecid Mecidi bu konuda şu yorumu yapar: “Devrimden sonra sanatta bir yükseliş oldu. Hem İran’daki sansür hakkında ne kadar bilginiz var ki? Kimseyi savunmak istemiyorum, sadece gerçekleri söylüyorum. Halkın %95’inin onayladığı bir İslam hükümetinde bu gayet normal bir şey. Batılıların ve batılı değerleri benimsemiş kişilerin gözünde sansür olan şeyler aslında bizim için birer değer.

Batı’nın genelde sansür diyerek suçladığı şey cinsellik unsurudur. Ama biz bunu sansür olarak algılamıyoruz. Batının Doğulu toplumlara empoze etmek istediği düşünce biçimini kabullenmiyoruz.

Sansür ağırlığının İranlı yönetmenlerin simge dilini zenginleştirdiği bir gerçek. Ancak uzun vadeli düşündüğümüzde  sansür çok sayıda yönetmeninin de yurtdışına gitmesine neden oluyor.  Her ne kadar İran sineması sürekli yeni yönetmenler yetiştirse de yetişmiş yönetmenlerinin yurtdışına gitmesiyle de gücünü azaltıyor.

http://filucusu.blogspot.com.tr/2016/10/asghar-farhadi-semboller-ve-isaretler.html

Abbas Kiyârüstemi ile sansür ve sinema üzerine…

http://www.ydh.com.tr/HD2664_mecidi–musluman-sanatcilarin-sorumlulugu-cok-buyuk.html

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi