Danimarkalı yönetmen Kristian Levring; son filmi İntikam-The Salvation’da, western türünü Kuzey Avrupa bakış açısıyla harmanlayarak ilginç bir filme imza atıyor. Türün üzerinde durmaya gerek görülmemiş noktalarını seyirciye yansıtan yönetmen, sinematografisiyle de filmini farklı kılmayı biliyor. İkinci yarısından sonra teknik ve anlatım olarak keskin bir düşüş yaşamasına rağmen, filmi bütün olarak değerlendirdiğimizde türün son yıllardaki başarılı işlerinden biri olduğunu belirtebiliriz.

Takvimler 1870’leri göstermektedir. Joe uzun süredir ailesinden ayrı, Amerika’da hayat kurmaya çalışan bir Kuzey Avrupalı’dır. İşleri yoluna koyduğunda ailesini de bu ülkeye getirtir. İstasyondan ailesini aldıktan sonra at arabasıyla evlerine doğru yola çıktıklarında arabayı paylaştıkları iki kişinin saldırısına uğrarlar. Jon arabadan atılır. Arabayı tekrar yakaladığında oğlu ve karısının öldürüldüğünü görerek o da saldırganları öldürür. Yaşadığı olayın travması geçmeden, öldürdüğü adamlardan birinin bölgenin suç liderinin kardeşi olduğunu öğrenir. Büyük mücadele daha yeni başlayacaktır.

Westernler genel olarak ABD toplumunun kendi geçmişini incelediği filmlerdir. Klasik westernler bu dönemde yaşayan kişiler arasındaki çatışmaları, yeni yeni yayılan modernleşmeyi ve işlenen suçları kendilerine konu olarak almaktadır. ABD dışında üretilen western filmler ise genel olarak spagetti western olarak isimlendirilen, komedi unsurları bulunduran, ucuz yapımlardır. Danimarka’dan bir sinemacının ortaya çıkıp ABD’de geçen bir western öyküsünde bir mültecinin hayatını perdeye yansıtması bu noktada oldukça şaşırtıcı ve sevindirici bir girişim olarak dikkat çekici. Tür filmlerini öne çıkartan temel faktör, öncüllerinin göstermediği bir şeyi gösterebiliyor olmasıdır ki The Salvation bunu çıkış noktasıyla yerine getiriyor. Vahşi batıya bir yabancı, mülteci eklemek oldukça zekice bir fikir. Fakat ilk yarım saatlik bölümüyle seyirciye leziz bir sinema deneyimi yaşatması ardından, keskin bir çizgiyle klişeleşmesi ve özgünlüğünü yitirmesi filmin en büyük handikapı. İntikam, başyapıt olabilecek iken kendi ipini çeken bir yapım…

Filmi iki bölüm halinde değerlendirecek olursak ilk bölüm kesinlikle beklentilerin çok üstündeydi. Işıklandırma o kadar yaratıcı şekilde kullanılmış ki bir western atmosferinden beklenilmeyecek kadar hoş planlar oluşturulmuş. Dijitalleşen teknoloji ile kurgu masası başında yapılan düzenlemeler, filmlerin yönetmenlerin kafasındakine daha yakın hale gelmesini sağlamakta. Bu film de özellikle renk düzenlemeleriyle hedefi 12’den vurmuş. Gece çekimlerinde ince ton ayarları ve kameranın konumlandırılışına paralel seçilen renkler, anlatımı güçlendirme konusunda oldukça etkili olmuş. Bu bölümde düşmeyen tempo ve yüksek gerilim seyircinin kendisini öyküye kaptırmasını sağlarken, bu durumun devamı sağlanamayınca ikinci bölümde kopmalar yaşanıyor. Sanki filmin ikinci bölümünü farklı biri yazıp yönetmiş. Karakterlerin derinleştirilmesi beklenirken hiç öyle bir şey yapılmadığı gibi, tesadüfi gelişmeler ışığında ilerleyen hikaye de bir noktadan sonra yaratıcılığını yitiriyor. Filmin, bütünü içindeki en dikkat çekici özelliği ise sessizliği. Bol diyaloglu, konuşkan Amerikan filmlerinden sonra klişeleştiğinde bile gevezelik yapmayıp, minimum sözcük ile kendini ifade edebilmesi filmin güzel özelliklerinden biri.

Mads Mikkelsen karakteriyle gösterdiği görsel uyum yanında özellikle filmin ilk bölümündeki performansıyla ne kadar başarılı bir aktör olduğunu herkese hatırlatıyor. Doğru cast tercihleriyle dikkat çeken film, yan rollerdeki isimlerle kalitesini bir hayli yükseltmiş. Eva Green konuşmadan da  etkileyici olabileceğini gösteriyor. Eric Cantona da kötü kovboylardan birini canlandırarak sinemaya iyice ısındığını ispat ediyor. Western’lerde genel olarak üzerinde pek durulmayan, küçük detaylar da filmde kendine yer buluyor. Ulaşım hep bir şekilde gerçekleştirilen, geçiştirilen bir durum iken The Salvation’da bazı taşlar yerine daha net oturuyor. Ülkemiz dolmuşçularına benzer at arabacılarını görmek ilginç bir deneyimdi. Yeni keşfedilmeye başlandığı dönemlerde petrolün sade vatandaşın yaşamına etkileri ve büyük başların bu maden ile ilgili planları da fileyiciliği de artabilirmiş.

Gereksiz bütün ögelerden arındırılmış olan The Salvation, lmde kendisine yer buluyor. Ana hikayeye ataç ile tutturulan bu destek ögeler daha sağlam işlenebilseymiş, filmin etkiözgün yapısını filmin tamamına dağıtamayıp, güzelliklerini ilk bölümde tüketince final ile beraber bir hayal kırıklığı yaşatıyor seyirciye. Kristan Levring denenmemiş bir formülü sinemaya aktararak takdirimizi kazanırken, keşke özgünlüğünü ve yaratıcılığını bütün filme yedirebilseymiş. The Salvation negatif yönlerine rağmen, farklı bir western denemesi olarak izlenmeyi hak ediyor.

Danimarkalı yönetmen Kristian Levring; son filmi İntikam-The Salvation’da, western türünü Kuzey Avrupa bakış açısıyla harmanlayarak ilginç bir filme imza atıyor. Türün üzerinde durmaya gerek görülmemiş noktalarını seyirciye yansıtan yönetmen, sinematografisiyle de filmini farklı kılmayı biliyor. İkinci yarısından sonra teknik ve anlatım olarak keskin bir düşüş yaşamasına rağmen, filmi bütün olarak değerlendirdiğimizde türün son yıllardaki başarılı işlerinden biri olduğunu belirtebiliriz. Takvimler 1870’leri göstermektedir. Joe uzun süredir ailesinden ayrı, Amerika’da hayat kurmaya çalışan bir Kuzey Avrupalı’dır. İşleri yoluna koyduğunda ailesini de bu ülkeye getirtir. İstasyondan ailesini aldıktan sonra at arabasıyla evlerine doğru yola çıktıklarında arabayı paylaştıkları iki kişinin saldırısına uğrarlar. Jon arabadan atılır. Arabayı tekrar yakaladığında oğlu ve karısının öldürüldüğünü görerek o da saldırganları öldürür. Yaşadığı olayın travması geçmeden, öldürdüğü adamlardan birinin bölgenin suç liderinin kardeşi olduğunu öğrenir. Büyük mücadele daha yeni başlayacaktır. Westernler genel olarak ABD toplumunun kendi geçmişini incelediği filmlerdir. Klasik westernler bu dönemde yaşayan kişiler arasındaki çatışmaları, yeni yeni yayılan modernleşmeyi ve işlenen suçları kendilerine konu olarak almaktadır. ABD dışında üretilen western filmler ise genel olarak spagetti western olarak isimlendirilen, komedi unsurları bulunduran, ucuz yapımlardır. Danimarka’dan bir sinemacının ortaya çıkıp ABD’de geçen bir western öyküsünde bir mültecinin hayatını perdeye yansıtması bu noktada oldukça şaşırtıcı ve sevindirici bir girişim olarak dikkat çekici. Tür filmlerini öne çıkartan temel faktör, öncüllerinin göstermediği bir şeyi gösterebiliyor olmasıdır ki The Salvation bunu çıkış noktasıyla yerine getiriyor. Vahşi batıya bir yabancı, mülteci eklemek oldukça zekice bir fikir. Fakat ilk yarım saatlik bölümüyle seyirciye leziz bir sinema deneyimi yaşatması ardından, keskin bir çizgiyle klişeleşmesi ve özgünlüğünü yitirmesi filmin en büyük handikapı. İntikam, başyapıt olabilecek iken kendi ipini çeken bir yapım... Filmi iki bölüm halinde değerlendirecek olursak ilk bölüm kesinlikle beklentilerin çok üstündeydi. Işıklandırma o kadar yaratıcı şekilde kullanılmış ki bir western atmosferinden beklenilmeyecek kadar hoş planlar oluşturulmuş. Dijitalleşen teknoloji ile kurgu masası başında yapılan düzenlemeler, filmlerin yönetmenlerin kafasındakine daha yakın hale gelmesini sağlamakta. Bu film de özellikle renk düzenlemeleriyle hedefi 12’den vurmuş. Gece çekimlerinde ince ton ayarları ve kameranın konumlandırılışına paralel seçilen renkler, anlatımı güçlendirme konusunda oldukça etkili olmuş. Bu bölümde düşmeyen tempo ve yüksek gerilim seyircinin kendisini öyküye kaptırmasını sağlarken, bu durumun devamı sağlanamayınca ikinci bölümde kopmalar yaşanıyor. Sanki filmin ikinci bölümünü farklı biri yazıp yönetmiş. Karakterlerin derinleştirilmesi beklenirken hiç öyle bir şey yapılmadığı gibi, tesadüfi gelişmeler ışığında ilerleyen hikaye de bir noktadan sonra yaratıcılığını yitiriyor. Filmin, bütünü içindeki en dikkat çekici özelliği ise sessizliği. Bol diyaloglu, konuşkan Amerikan filmlerinden sonra klişeleştiğinde bile gevezelik yapmayıp, minimum sözcük ile kendini ifade edebilmesi filmin güzel özelliklerinden biri. Mads Mikkelsen karakteriyle gösterdiği görsel uyum yanında özellikle filmin ilk bölümündeki performansıyla ne kadar başarılı bir aktör olduğunu herkese hatırlatıyor. Doğru cast tercihleriyle dikkat çeken film, yan rollerdeki isimlerle kalitesini bir hayli yükseltmiş. Eva Green konuşmadan da  etkileyici olabileceğini gösteriyor. Eric Cantona da kötü kovboylardan birini canlandırarak sinemaya iyice ısındığını ispat ediyor. Western’lerde genel olarak üzerinde pek durulmayan, küçük detaylar da filmde kendine yer buluyor. Ulaşım hep bir şekilde gerçekleştirilen, geçiştirilen bir durum iken The Salvation’da bazı taşlar yerine daha net oturuyor. Ülkemiz dolmuşçularına benzer at arabacılarını görmek ilginç bir…

Yazar Puanı

Puan - 68%

68%

The Salvation negatif yönlerine rağmen, farklı bir western denemesi olarak izlenmeyi hakediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.2 ( 2 votes)
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi