1968 yılının nisan ayında ortaya çıkan ve yolculuğu 47 yıldır devam eden bir film 2001: A Space Odyssey. 1964 yılında Kubrick’in, Arthur C. Clarke’ın kitabı ‘Childhood’s End’ kitabından etkilenmesiyle uzay yolculuğunun temelleri atılıyor. Bu kitap üstün uzaylı bir ırkın, insanlığın kendi ‘yaşlı’ ırkını yok etmesine yardım etmesi ve evrimsel olarak daha güçlü bir insan ırkının yeniden doğmasını konu ediniyor. Daha sonra Kubrick’in tekrar Clarke’ın ‘The Sentinel’ adlı kısa öyküsünden de etkilenmesiyle; Kubrick ve Clarke birer senaryo hazırlıyor. Bu ‘nöbetçi’ öyküsünün konusu da astronotların ayda bir ‘şey’ bulmasına dayanıyor; bu ‘şey’ insanlık penetre olunca – bir nevi vuku bulunca – uzaylıları uyarıyor. 1964 yılının Noel’inde bu iki çalışma bir araya geliyor ve aslında iki perspektifi olan bir uzay macerası ortaya çıkıyor. Elbette bu uzay macerası filmi, okuyabilenler için Clarke’ın öykülerinin ve Kubrick’in şairane görselliğinin bir birleşimi pozisyonuna geliyor. Belki de iyi biten bir distopya örneği diyebiliriz Space Odyssey için. Kubrick’in yaratmış olduğu bir tür modern mit ve gelecek öngörüsü olduğu için uzay yolculuğuna insanlığın geçmişi, bugünü ve geleceği için bir tür ‘korkulu’ haritasıdır genellemesini yapabiliriz. Filmin ilk bölümü ‘insanın şafağı’: insansı maymunların var olduğu bir dünya. İnsansı maymun tanımı belki de tam nokta atışı olmayan bir tabir fakat insani yaşam içgüdülerinin olduğu bir maymun topluluğu ile karşı karşıyayız. İlk sahnelerde bu topluluktan iki kabile olduğunu görüyoruz, bu kabilelerden bir tanesi diğerini su göletinden kovuyor. Bu kovulan kabile beraber uyuyor, beraber ot yiyerek yaşamaya çabalıyorlar. Kesilmiş sahne olarak daha sonra gördüğümüz bu kabiledeki ‘moon watcher’ olarak adlandırılan maymun bir şeylerin olacağını seziyor ve bir sabah siyah bir dikdörtgen prizma ile karşılaşarak uyanıyorlar.

2001: A Space Odyssey

space - odyssey - 1 - filmloverss

Bu ‘monolith’ tıpkı Clarke’ın hikâyesinde olduğu gibi bir gözlemci aslında fakat sadece bir gözlemci değil. Korku, merak ve cesaretin birleşimi sonucu ilk başta bir, daha sonra birçok maymun bu gözlemciye dokunuyor ve onu tanımaya, anlamaya çabalıyor. Daha sonraki sahnede bir maymunun hayvan kemikleri ile ‘oynarken’ kemiğin aslında bir silah olabileceğini kavramasını izliyoruz. Bu kavrama ile maymunlar hayvanları öldürüyor ve et yemeye başlıyorlar. Fakat bu silah sadece beslenmek için bir araç değil, bir yaşam amacı haline geliyor. Bu kabile su göletini geri almak için diğer kabilenin karşısına çıkıyor ve ‘moon watcher’ kabileden birini kafasına kemikle vurarak öldürüyor ve insani olan egemenlik burada başlıyor. Cinayet ile göletin iktidarlığı kazanılıyor ve tam da bu noktada sessiz gözlemcimizi, ay ve gezegen perspektifi altında görüyoruz, sinyal yollarken (ses çıkarırken). Burada nöbetçinin sadece bir gözlemci olmadığını bir tetikleyici olduğunu görebiliriz ya da sadece organik vücuttaki bir enzim gibi olaylar için bir etmen. Fakat kesin olan bir şey göletin silah ile bir kabileden diğer kabile tarafından alınması (ve aynı zamanda bilimsel olarak et yemeye başlamalı, proteinin beyinlerini geliştirmesi) bir tür ‘insanlık’ tarihini başlatıyor. Bu noktada aradaki sahneleri atlayarak bu sahne ile bağdaştırdığım bir sahneye geçmek istiyorum. Astronotlar tarafından ayda da bir monolith bulunuyor. Bu monolith tahmini olara dört milyon yıl önce oraya gömülmüş olduğu varsayılıyor astronotlar tarafından filmde. Aydaki gözlemcinin çevresindeki tüm ‘teknolojiye’ rağmen sessiz kaldığını görüyoruz. Hâlbuki ilk karşılaştığımız monolith ilk teknolojik hareketi alıcısına radyo sinyali olarak göndermişti. Elbette bunu Kubrick en sevdiği yolla, ses ve müzik ile şiirsel olarak göstermişti.

space - odyssey - 4 - filmloverss

Bahsettiğim gibi bir dönüm noktasını sinyal olarak gönderen gözlemci ayda sessiz kalıyor. Fakat burada Clarke’ın hikâyesine referans vermek istiyorum; hikâyede gözlemciler insanlık tarafından bir mevcudiyete gelmek değil fakat farklı bir yönden vuku bulunca sessizliklerini bozuyordu. Bu tezi aydaki gözlemci de doğruluyor. Tüm sessizliğini, astronotlar önünde fotoğraf çektirmeye kalkışınca bozuyor. Bu noktada kemiğin bir silah olarak maymun tarafından kullanılmasıyla, fotoğraf makinesinin bir kanıt amacı olarak insanlık tarafından kullanılması, monolith’ın sessizliğini bozmasındaki cevhere eş değer tutabiliriz. Bu noktada Flusser’ın insan tarihini bölümlere ayırması, benzer bir okuma olarak karşımıza çıkıyor. Flusser insanlık tarihini üçe ayırıyor: bu ayrımı tarih öncesi, tarihsel dönem ve tarih sonrası dönem olarak tanımlayabiliriz. Fakat Flusser bu dönemleri klasik tarih anlayışı gibi tarihteki önemli olaylardan yola çıkarak bir şablonda vermiyor. İnsanlık tarihindeki üç önemli kendini ifşa etme, kendini ifade etme yöntemine göre insanlık zamansallığını bölüyor. İkinci bölümden başlamak daha anlamlı olacak sanırım. İnsanlık tarihinin ikinci bölümüne Flusser, doğrusal yazı ‘linear writing’ ismini veriyor ve bu dönemde tarihsel bilinç oluştuğunu söylüyor ve o yüzden bu ikinci döneme tarihsel dönem adını veriyor. Bu tarihsel dönem Flusser’a göre ilk dönemin sihirselliğine karşı olarak çıkıyor ve aslında onu yok edip yerine sebep sonuç ilişkisini getiriyor. İlk dönemin ortaya çıkmasına kaynaklık eden Flusser’ın bahsettiği olgu ise geleneksel resim diyebileceğimiz ‘traditional image’ (geleneksel imge). Bu dönem tarihsel bilinçten önce bir dönem olduğu için Flusser’a göre tarih öncesi bir dönemdir. Bu dönemde sebep sonuç ilişkisi yoktur bir ‘şeyleri’ işaret etme ve gösterme vardır ve tekrara dayalı bir dönemdir. Tekrar içeren ve bu tekrarla bir şeyleri ifşa eden, gösteren dönemdir. Flusser üçüncü dönemi ise teknik resim ‘technical image’ olarak adlandır. Bu dönem aslında ‘aparatus’un da ortaya çıktığı dönemdir. Aparatus aslında bir tür amaca hizmet eden teknolojik yapıttır diyebiliriz. Teknik imge ile aparatus da hayatımızda yer etmiştir. Fakat şöyle bir tersten okuma yaparsak Flusser’ın da yaptığı gibi; teknik imge aparatus’un bir ürünüdür. Aparatus da aslında bilimsel düşüncenin ve hareketin bir ürünüdür. Bilimsel düşünce de hareket de doğrusal yazımın bir ürünüdür, sonuç olarak da aparatus doğrusal yazımın ürünüdür diyebiliriz. Ve bu bağlamda tarihsel dönemden sonra ortaya çıktığı için teknik resim dönemine de Flusser insanlığın gelecek tarihsel dönemi (post- historical) demiştir.

Flusser’ın düşüncesini biraz basite indirgenmiş bir şekilde açıklamaya çabaladığım parantezi kapatırsak, filmde kaldığımız noktaya bakabiliriz. Filmde monolith’ın iki olayda da Jüpiter’e doğru sinyal gönderdiğini görüyoruz. Ve bu sinyal göndermesine neden olan olayları biraz önce bahsettiğim Flusser’ın tarihsel dönemleri ile okuyabiliriz. Monolith tarafından ilk sinyal maymunun kemiği bir tür silah olarak kullanması ve hem et yemeye başlaması hem de diğer kabileye karşı ‘savaşıp’ iktidarlığını oluşturmasından sonra gönderilmiştir. Bu dönüm noktasını geleneksel imgenin başladığı nokta olarak da düşünebiliriz. Mağarada yaşayan maymunların ‘insanlık’ adımlarını gerçekleştirmesiyle; ritüellerini, korktukları şeyleri, kutsal şeyleri resmetmeye başlamaları birbirinden uzak değildir. İşte bu insani anların başlamasıyla Flusser’ın tanımladığı geleneksel imgenin temel taşlarının atıldığını düşünebiliriz ve bu okumayla monolith’ın Flusser’ın geleneksel imgesini haber vermek için uzaylılara sinyal yolladığını düşünebiliriz. Aynı zamanda daha önce bahsettiğim gibi Flusser’a göre geleneksek imge tekrarı içerir. Filmde de en etkili yerlerden biri maymunun kemiği ilk başta ne yaptığını ve ne işe yaradığını anlamayarak kemiği bir yerden bir yere yuvarlamasıdır. Daha sonra neler olduğunu ‘algılaması’ üzerine kemiği defalarca yere vurur ve diğer kemikleri, hayvanları, kırar öldürür; yine yaptığını tekrar edip durur. Bir de filmdeki maymunlar ‘ape’ ismindedir; yani hem maymun hem de taklit etmek anlamındadır.

İnsanlığın zamansallığının başladığını bildiren bir haberci okuması yapabiliriz filmde nöbetçimiz üzerinden. Bu okumaya verilebilecek ikinci örnekte daha önce bahsettiğim aydaki nöbetçinin hikâyesidir. Aydaki gözlemci gömüldüğü yerden açığa çıkarılmasına çevresinde olan biten onca şeye rağmen sessizdir. Ancak fotoğraf makinesi ile insanlık monolith’a penetre olunca sinyal gönderir monolith. Burada da Flusser’ın üçüncü tarihsel döneminin başladığını monolith’ın haber verdiğini düşünebiliriz. ‘technical image’ ile iletişime geçen ve aparatus ile karşılaşıp sinyal gönderen monolith’den sonra zaten başka monolith ile karşılaşmayız (filmin sonuna kadar, o karşılaşma da bizi başka bir noktaya götürecek zaten).

space - odyssey - 3 - filmloverss

Flusser’a göre insan tarihini oluşturan bu iki nokta monolith için de sanki birer ‘jump’ (bir atlayış) insanlık tarihi bağlamında. Daha önce de bahsettiğim gibi Flusser bu tarihselliği üç basamakta ele alıyor fakat filmde iki basamak görüyoruz. Fakat bunun da şöyle bir ortak yanının olduğunu düşünüyorum: ‘jump’ yani sıçrayış! Sıçrayış terimi – ele alacağım bu ortaklık – Flusser için dediğim gibi insanlığın üç basamakta sıçrayışı olarak karşımıza çıkıyor. Kubrick’te ise sinema tarihinin en önemli sıçrayışı ile karşılaşıyoruz. Moonwatcher olan maymunumuz karşı kabilenin ‘reisini’ öldürdükten sonraki sahnede elindeki silaha dönüşmüş olan kemik havaya fırlıyor ve kamera bu kemiğin dönüşünü izliyor. Her dönüş insanın zamansallığında yüzyıllara denk geliyor ve kemik dönüşünü bitirdiğinde birden kamerada uzay mekiğine ‘dönüşüyor’. Bu sıçrayış anında belki de Flusser’ın ikinci sıçrayışını görmüyoruz, o kemiğin dönüşleri arasında oluyor ve bitiyor. Aynı zamanda şöyle bir referans noktamız da var. Daha önce bahsettiğim gibi doğrusal yazım sıçrayışı olmasaydı zaten ‘technical image’ sıçrayışına insanlık varamazdı. O yüzden uzay mekiğini gördüğümüzde; Flusser’ın insani sıçramalarını Kubrick’in görsel bir şekilde anlattığı sonucunu çıkarabiliyoruz.

Filmin okumasına Yunan mitinden de bir okuma yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Zaten ilk dikkat çeken, filmin adındaki Odyssey oluyor. Odysseus’un yolculuğunu 2001’deki Dr. Bowman’ın yolculuğu ile örtüştürebiliriz sanırım, eve dönüş yolculuğu yapan iki adam. Tek farkları Odysseus eve dönmeye çabalarken, Bowman eve ‘döndürülüyor’. Fakat benim asıl odak noktama almak istediğim; Platon’un da Protagoras kitabının içinde geçen Prometheus miti ile filmin bağdaştığı noktalar ve Flusser düşüncesiyle okunması. Protagoras metninde geçen mit, tanrıların canlılara gerekli olan güçleri dağıtma işini Prometheus’a ve kardeşi Epimetheus’a vermesi ile başlar. Fakat Epimetheus bu işin sadece kendisine verilmesini istemesi ve kardeşinin sonra gelip bakmasını ister ve Epimetheus dağıtıma başlar. Metinde dağıtımın nasıl olduğu hangi özelliklerin hangi canlılara verildiği anlatılır. Fakat kitapta geçen şu kısım mitin belki de en önemli kısmıdır: “… Epimetheus, farkına varmadan elindeki bütün güçleri hayvanlara harcamıştı, ama geriye daha insanlara vereceği güçler kalıyordu, bu yüzden de ne yapacağını bilemiyordu. Tam böyle sıkışmış bir halde iken Prometheus dağıtma işini görmeye geliyor. Bütün hayvanların gayet iyi donatıldığını, yalnız insanın yalınayak, örtüsüz, silahsız bir halde çırılçıplak olduğunu görüyor. Ama insanın topraktan çıkıp ışığa kavuşacağı gün de gelip çatmıştı.”

space - odyssey - 2 - filmloverss

Burada mit sayesinde birçok sonuca varabiliyoruz, hele ki Space Odyssey ile aynı noktada durup bakabilen bir ölçüde. İlk başta bu mitten çıkarabileceğimiz iki büyük sonuç var: bunlardan ilki insanın ışığa geldiği anda yalınayak, örtüsüz ve silahsız olduğu. Daha basite indirgesek insanın hiçbir şeyinin olmaması. Fakat daha sonra Epimetheus insanlar olduğunu unuttuğu ve elinde hiçbir şey kalmadığı için Prometheus ateşi (sanatın ateşini diyebiliriz sanırım) çalıyor. Fakat bu hırsızlık ile insanlara dışarıdan birileri tarafından yapay olan bazı ‘şeyler’ veriliyor; silah olarak, örtü olarak – çıplaklıklarını örtmek için. Space Odyssey’e bakacak olursak orada da Kubrick’in ‘ape’leri bir tür çıplaklık içindeler. Fakat daha sonra monolith’ın dolaylı yoldan vermesiyle bir süreç başlıyor, maymunlar ‘çıplaklıklarından’ kurtuluyorlar. Bir ‘yabancı’ tarafından insanın yapay ‘şeylere’ kavuşması noktasında Space Odyssey ile mitin aynı noktada buluşması dışında benim perspektifimde bir buluşma noktası daha var. O da unutmak. Mitin zaten sanırım çıkış noktası diyebiliriz unutmak için. Epimetheus insanları unutunca Prometheus aşkın (üstün) ateşi çalıyor ve insanlara veriyor. Epimetheus’un unutkan olması aslında çok ‘insani’ bir durum ama bir o kadar da tehlikeli bir durum. Bu durum tıpkı insanın kendi yarattıkları içinde kendini unutup gitmesi gibi tehlikeli ve korkutucu ya da Flusser’ın dediği gibi: “İnsanlık dünyada kendi yönünü bulmak, kendini yönlendirmek amacıyla resmi yarattığını unuttu. O zamandan beri artık insanlık onları deşifre etme yetisine sahip değil ve bununla beraber kendi hayatları kendi yarattıkları imgelerin birer işlevi haline geldi. Hayal gücü halüsinasyona dönüştü”

hal - 2001 - filmloverss

Bizim şu an sahip olduğumuz ‘şeylerin’ başlangıcı olan durumu anlatan mit ile sonundaki durumu söyleyen Flusser’ın düşüncesinin ana merkezinde unutmanın olması tesadüfî değil gibi duruyor. Çünkü unutmak konusunda bir kanıt da Space Odyssey’in içinde yatıyor. İnsanın kemikten uzay makinesine gelmesi tarihin içinde aslında çok küçük bir yer kaplamakta fakat uzay mekiğine gelindiğinde Kubrick bize gösteriyor ki insan o az zamanda değişebilecek bir canlı değil. Her zaman işlevi için yaptığı imgelerin, teknolojilerin, araçların işlevini unutuyor ve onu kendisinin de yarattığını unutup onu araçsallıktan çıkarıp bir tür amaçsal pozisyona sokuyor. Ve bu durumun sonucu olarak işlevi için yaratmış olduğu ‘şeyin’ bir işlevi haline gelmiş oluyor. Space Odyssey’de de buna en iyi örnek sanırım filmin ana karakterlerinden biri diyerek bireysellik atfedeceğim HAL adlı bilgisayardır. HAL 9000 adlı bilgisayar programı filmde monolith’ın gönderdiği sinyali takip eden Discovery 1 uzay mekiğinin ‘akıllı’ bilgisayarı.

HAL tüm mekiği elinde tutan bir beyin Space Odyssey’de. Uyuyan astronotların tüm hayati değerlerinin sorumluluğu onda, mekiğin kullanılması ve uyanık olan iki astronot Dr. David Bowman ve Dr Frank Poole için bir tür evin hizmetlisi ve yol arkadaşı. Ayda bulunan monolith insanlığın penetre etmesi sonrasında radyo sinyali yollamaya başlıyor. 18 ay sonra filmin ikinci kısmından Discovery 1 görevini görüyoruz. Bu programda astronotların ve HAL’in gündelik hayatını görüyoruz. Gündelik hayatlarında maymunlar gibiler aslında eylem kısmını düşündüğümüzde. Ama birey olmuş insan ayrı yemek yiyor, ayrı uyuyor ve farklı hobileri (resim çizmek, satranç oynamak gibi) ile birbirinden ayrı yaşıyor. Bu ayrı yaşamın içinde HAL de var. O da kendi kendine ‘hayatını’ idame ediyor. Bir gün mekiğin bir parçasının hata raporu gönderdiğini söylüyor HAL. Bu parçayı dışarıdan çıkarıp getiriyor astronotlar ve HAL’in hatayı tespit etmesini bekliyorlar fakat HAL bir hata bulamıyor ve çalışmayı durduruncaya kadar hatayı bulma üzerineki çabalarını bırakmalarını, uzay mekiğinin çalışması durunca hatayı öğrenmenin daha kolay olacağını söylüyor. Astronotlar bunu ‘merkeze’ bildirdiklerinde merkezden bunu yapmamaları gerektiğini HAL’in bir sorunu olduğunu söylüyorlar. HAL ise bunun sadece bir insan hatası olabileceğini söylüyor. Tüm bu olaylarda izleyici de filmdeki karakterler de bir aparatusta insani özellikler seziyor; kuşku, gurur, entrika gibi. Bowman ve Poole HAL’e güvenmediklerini ve en doğrusunun onu ‘kapatmak’ olduğunu konuşuyorlar. Bunu ‘dinleyen’ HAL kendi ‘can güvenliğini’ korumak için saldırıya geçiyor. Önce Poole’u daha sonra da mekikte uyutulmuş olan diğer astronotları öldürüyor. Kendini savunuyor.

2001 - filmloverss

Bowman neler olduğunu anlamamış bir şekilde Poole’u kurtarmak için uzay mekiğinden ayrılıyor. Dönüşünde kapıları açmasını istediğinde HAL açamayacağını söylüyor ve kendisini kapatmak istediklerini bildiğini ve kendisini korumak için bunu yaptığını söylüyor. Tıpkı maymunlar arasındaki su göleti kapışması gibi Bowman ve HAL arasında bir tür ‘egemenlik’ kavgası gerçekleşiyor. Daha önce de değindiğim gibi insan kendi yarattığının esiri oluyor. Fakat bir şekilde içeri giren Bowman kontrol odasında HAL’i devre dışı bırakıyor, onun ‘beynini’ devre dışı bırakıyor. Tıpkı ‘moon watcher’ın diğer kabilenin reisinin kafasına kemikle vurup onu öldürerek su göletinin hâkimliğini geri alması gibi Bowman da HAL’in kafasına vurarak modern çağ su göletinin egemeni oluyor. Bowman bir savaşa girişiyor fakat bu savaş kendi yarattığı bir ‘teknolojiye’ karşı oluyor. Flusser’ın değindiği gibi artık yaratılmış olan işlevsel olmaktan çıkıyor. Ve insanlık bu işlevselliğini yıktığı aparatusa bir tür bireysellik atfediyor. Onun duyguları olduğunu düşünüyor, onun hem işlevi oluyor hem de düşmanı. Ben de bu noktada HAL’e bireysellik bağlamında istekler yükleyeceğim ve bir çıkarım dile getireceğim.

HAL, Bowman onu kapatmaya geldiğinde onu ikna etmek için cümleler kuruyor. Fakat sesi tek bir ton olduğu için bize düz cümleler gibi geliyor. Eğer sesi ton sahibi olsaydı sanırım bir korku filminde katile kendisini öldürmemesi için yalvaran kişi gibi olabilirdi. Hatta artık son kabloları çekerken Bowman, HAL ‘aklımı kaybettiğimi hissediyorum, korkuyorum’ diyor. Tüm bunlar bende HAL’in yaşamak istediğini, ‘ölmek’ istemediğini hissettiriyor. HAL’in aksine hiçbir insanda bunu hissetmiyorum filmde. Maymunlarda olan heyecan, merak ve yaşamın getirdiği korku sıçrayış ile insanlarda yok oluyor filmde. İnsanları boş salonlarda tek başlarına yemek yerken görüyoruz ve genellikle uyurken. Kendi maceralarında olan insanlar uyuyorlar ve işlevsel amaçlar doğrultusunda yarattıkları imgelerin birer işlevi oluyorlar sadece. Bu noktada HAL’in yaşam isteği ile insanların ‘tembelliği’ ile uyku içinde olmaları bana Adorno’nun kitabına başladığı alıntıyı hatırlatıyor: “Yaşam yaşamıyor.”

Hitchhiker’s Guide to the Galaxy

hitchhiker - filmloverss

2001 Space Odyssey’in okumalarından sonra yapmak istediğim başka uzay miti okuması Otostopçunun Galaksi Rehberi. Bu iki filmi birlikte ele almak, belki karşılaştırmak belki de – beraber olan – sonuca iki perspektiften bakmak; insanlık, evren ve varoluş üzerine iki film için bir çatı inşa etmek istiyorum! Douglas Adams tarafından 1978 yılında başlayan bir radyo programı aslında Galaksi Rehberi. Fakat daha sonra yarattığı etki ile kitap serisi haline dönüşüyor beş kitap ile ve daha sonra 2005 yılında da Martin Freeman’ın Arthur Dent performansı ile sinemaya uyarlanıyor.

Otostopçunun Galaksi Rehberi (Hitchhiker’s Guide to the Galaxy), filmde geçen cümleden alıntı yapacak olursam; çok basit bir şekilde başlar, bir insanla başlar. Bu dünyalı insan Arthur Dent güne evinin yıkılması tehlikesi ile karşı karşıya kalarak başlar. Fakat gerçekten ‘evinin’ yıkılmak üzere olduğundan habersizdir Dent. Arkadaşı Ford Prefect Dent’in bildiği gibi dünyalı değil aslında yabancıdır, bir uzaylı otostopçudur. Ve Dent’in hayatını dünya yıkılmadan önce kurtarır Prefect. İhtimalsizliğin ihtimali ile Ford ve Arthur, galaksi başkanı Zaphod Beeblebrox ve Arthur’un dünyada tanıştığı, ‘hayatının aşkı’ Trillian’in gemisine otostop çekerek şans faktörünün de devreye girmesi ile binerler. Daha sonra zamansal olarak bir sıralama olmasa da neden sonuç ilişkisi üzerine kurduğumuz hikâye örgüsü filmde oluşur.

dont - panic - filmloverss

Hikâyemiz şöyledir: üstün bir ırk olan beş boyutlu ırk hayat, evren ve her şey hakkında nihai bir cevap almak ister ve bu yüzden de üstün beyinli bir bilgisayar tasarlar. Filmde bu üstün bilgisayar nihai cevabı vermek için yedi milyon yıllık bir süre istiyor. Üstün ırk yedi milyon yıl sonra gittiğinde ise bilgisayar tarafından verilen 42 cevabı ile karşılaşıyorlar. Elbette ilk anda bunun ne anlama geldiğini anlamadıkları için itiraz ediyorlar. Üstün bilgisayar da onlara, sorunun ne olduğunu bilse daha net bir yanıt verebileceğini söylüyor fakat kendisinin bu soru için ‘yeterli’ olmadığını daha üstün bir bilgisayarın bu soruyu bulabileceğini söylüyor. Bu bilgisayarı kendisinin tasarlayacağını söyleyen üstün bilgisayar bu bilgisayarın bir kısmının organik etmen içereceğini ve hatta üstün ırkın farklı bir formda bu bilgisayarın içinde yer alıp deney yapması gerektiğini belirtiyor ve bu bilgisayarın soruyu bulmasının 10 milyon yıl süreceğini ekliyor. Daha sonra anlıyoruz ki aslında bu organik etmeni olan ve nihai soruyu bulacak olan deney bilgisayar dünyaymış. Fakat dünya tam da 10 milyon yılın dolmasından bir gün önce tıpkı Arthur Dent’in evi gibi kestirme yol için yıkılmıştır. O yüzden ‘fareler’ soruyu öğrenmek için dünyanın ikinci sürümünü tekrar yaratmaları için gezegen yapıcılara, Magrathean gezegeninde yaşayanlara para vermiştir.

Bu dünyanın ikinci sürümüne tanık olan Dent, yeni dünyaya dışardan bakmış ve yapılışını izlemiştir. Filmin sonunda dünyanın yapımında görevli olan Slartibartfast telefonla konuştuktan sonra Arthur’un yanına geliyor ve ‘her şeyi tekrar başlatacaklarını’ herhangi bir şeyi değiştirip değiştirmek istemediğini soruyor. Arthur Dent de “bensiz olsun” diyor ve dünyayı terk ediyor. Bu terk edişi belki sevdiği kadın için yaptığı gibi bir romantik okuma yapabiliriz ama aynı zamanda da bir yeniden doğuş olarak ve özgür olmak olarak da okuyabiliriz Kubrick perspektifinde. Otostopçunun Galaksi Rehberi’ne Uzay Macerası’na yaptığım gibi derinlemesine bir okuma getirmeyeceğim. Bunun yerine bu iki uzay mitin kendi dilleri ve gözleri ile karşılaştırmasını ele almak istiyorum. Bu karşılaştırma dört temel noktadan yürüyecektir. Fakat genelleyecek olursam; hayat, evren ve her şey hakkında nihai sorunun cevapları ve yolculukları bağlamında bir karşılaştırma olacaktır. İnsan, varoluş ve teknoloji kavramı içinde filmlerin başları ve sonları birer karşılaştırma kategorisi olacaktır.

İnsanlık, Evren ve Varoluş Üzerine İki Film: 2001 ve Otostopçu!

2001 - otostopçu - filmloverss

Karşılaştıracağım ilk kategori filmlerin başları olacak. Kubrick’in mitolojisi sonsuz bir uzay görselliği ve ‘korkutuculuğu’ ile başlar ve dünyadaki ‘insanlığın şafağı’ ile filme giriş yaparız. Henüz ritüelleri bile oturmamış, doğaya karşı, diğer canlılara karşı hatta kendi türlerine karşı bile ‘çıplak’ olan bir insanlık kuşağı ile başlıyoruz uzay macerasına. Buna karşın Galaksi Rehberi kendi manifestosu ile başlıyor. Dünya yıkılmak üzere ve insandan daha zeki olan ve hatta dünyadaki ikinci zeki yaratık olan yunuslar (fareler, yunuslar ve insanlar olarak gidiyor sıra) dünyaya ve insanlara veda ederler filmin başında. Ve daha sonra gördüğümüz sahne de zaten daha önce de bahsettiğim gibi yine bir manifestoyu belirtir: ‘bu film basit bir şekilde, basit bir insanla başlar’. Sanki burada filmdeki tarihsellik içerisinde bir zıtlıkları bulunuyor iki miti düşününce. Biri tarihsel önceki bir zamanın yani en başın başından almaya başlar filmi, bir diğeri ise tarihsel zamanın sonunun başlangıcını ele alır.

Filmlerin başlarına odaklandıktan sonra Kubrick’in sıçrayışına benzer bir sıçrayış yaparak filmlerin sonlarına değinmek istiyorum. Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde filmin sonu biraz önce de anlattığım gibi Arthur Dent’in kendi olmadan bir dünya var olmasını istemesi ile bitiyor. Aslında Dent bir çeşit ‘fedaya’ girişiyor ve dünya için belki de bir şey fark etmese de kendisi için çok büyük bir değer ifade edecek bir karar alıyor ve kendini tarihsellikten siliyor. Çünkü dünyadan ayrılmak olmuyor aslında Dent’in yaptığı, yeniden yaratılmış ve yeniden başlatılacak olan dünyada var olmamayı seçiyor. Zamansızlığın olduğu yerde duruyor Dent. Space Odyssey’in sonu ise daha önce değinmediğim bir nokta. Jüpiter görevinde HAL’in beynini durduran Dr. Bowman, Jüpiter’in dışında monolith ile karşılaşıyor ve uzayın ve zamanın büküldüğü bir an yaşıyor. Yıldız yolculuğu diyebileceğimiz, Bowman’ın gözlerindeki dehşet ve merakla gördüğümüz bu yolculuk Bowman’ın 18. Yüzyıldan kalmış bir odada kendini bulması ile sona eriyor. Fakat bu noktada sanki Bowman, Dent’in yolculuğuna çıkıyor ya da tam tersi de diyebiliriz. Dent galaksiyi bir fabrika gibi görüp içinden işçi araçları ile geçerken, Bowman galaksiyi bir yıldızlar dansı olarak görüyor ve içinden ‘endişe’ ile geçiyor. Bowman kendini bu eski moda odada bulunca bir anda karşısında orta yaşlı halini görür ve benliği ona geçer eski hali yok olur odada. Aynı sahnenin devamında orta yaşlı Bowman, yaşlı halini görüyor ve benliği ona geçerken eski hali yine kayboluyor. Bu durumun aynısı Bowman’ın ‘ölüm döşeğinde’ yatakta yatarken ki halinde de yaşanıyor. Fakat bu karşılaşmada Bowman kendinin bir sonraki yaşlılığını değil bu sefer hem ölümü hem de yeniden doğumu temsil eden monolith’ı yani yine zamansızlıkla karşıyor. Bu karşılaşma sonucu Bowman ‘star child’ (yıldız çocuk) olarak, bir cenin olarak yine zamansız bir yerde dışarıdan dünyayı izlemektedir, insanın yeni şafağı maymunun kemiği kullanmasından, Dr. Bowman’ın yıldız çocuk olarak yeniden doğmasına geldiği andır. Bu sonlar bana birbirine paralel görünüyor: zamansızlığın gerçekleştiği ve bunun sonucunda dünyanın yanı insanın ve insanlığın zamanının terk edildiği.

Bu karşılaştırmayı filmlerin iki farklı noktasına daha odaklanarak yapmak istiyorum. Bunlardan biri ‘uzaylı’ diyebileceğimiz yabancının aparatus yardımı ile insanlığın zamansallığında yaptığı müdahale. Space Odyssey’de gördüğümüz monolith önceden de çoğu kez bahsettiğim gibi yabancıların insanlığın dönemlerinin bekçisi bir okumaya göre. Fakat bununla beraber Galaksi Rehberi’nde gördüğümüz fareler de bir tür ‘yabancı’. Monolith gibi uzaylılar tarafından yerleştirilmiş birer araç değil, uzaylıların kendisi fakat yine de insanlığın ‘gözleme’ konusunda ikisi de aynı noktada. Aynı zamanda filmdeki ‘yabancı’ ile yani teknoloji ile insanların arasındaki ilişkiler de farklılık gösteriyor; bu farklılık bir zıtlık değil bir tür hissi farklılık diyebiliriz belki. Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni ele alırsak aslında biz teknolojinin bir organıyız. Bir yabancı değil bizim için teknoloji, çünkü filmin kurgusuna göre nihai soruyu bulmak için yapılmış bir bilgisayarın bileşenini oluşturuyor insanlık. Fakat aynı zamanda dışsal teknolojinin, ‘dünyayı inşa eden’ teknolojinin birer dostuyuz. Onlar sayesinde nerden geldik, evrenin anlamı ne gibi her insanda olan paranoyamız son buluyor. Bu noktada işlevi olduğumuz teknolojiye ve dünyada yönümüzü bulmak için araç olarak kullandığımız teknolojiye dönebiliriz ve bu örnek üzerinden hangisiyle dost hangisiyle düşman olduğumuzu görebiliriz. Buna bir başka örnek de Space Odyssey’den çıkıyor. HAL’i düşman teknoloji olarak görebiliyoruz, işlevi için yarattığımızı unuttuğumuz ve onu algısal olarak farklı bir boyutta algıladığımız için; aynı zamanda da ‘dost’ teknoloji olarak monolith’ı gösterebiliriz.

Sonuç olarak teknolojinin farklı şekiller ile karşımıza çıktığı iki uzay yolculuğu mitini anlatan bu filmlere baktığımızda hayatın, evrenin ve her şeyin cevabını sanırım zamanda görebiliyoruz. Zamansal olarak insanın bir noktadan bir başka noktaya gelmesi ve daha sonra bir ‘aydınlanma’ yaşaması sayesinde soru cevaplaşıyor. Öznenin değiştiğini görsek de aslında sonuçta belki de aynı noktaya çıkıyoruz bu iki görsel kültürde. Teknoloji yüzünden insanlığını ve hislerini kaybetmiş insan tekrar teknoloji sayesinde hayatın cevabını bulabiliyor çünkü teknolojiye yönelttiği yanlış soruyu ve davranışı değiştiriyor ve asıl tehlikeyi ortadan kaldırıyor. 42’nin de gizemi belki de burada yatıyordur.

Kaynakça: 

Adorno, Theodor. Minima Moralia. İstanbul: Metis Yayınları. 2000. 

Duncan, Paul. Stanley Kubrick the Complete Films. Köln: Taschen. 2008. 

Flusser, Vilem. Towards a Philosophy of Photography. London: Reaktion Books. 2006. 

Graves, Robert. Yunan Mitleri Tanrılar, Kahramanlar, Söylenceler. İstanbul: Say Yayınları.
2010. 

Leonard Garry. Technically Human: Kubrick’s Monolith and Heidegger’s Propriative Event. 

Platon, Protagoras. İstanbul: Sosyal Yayınlar. 2001.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi