Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

Philip Zimbardo’nun 1971 yılında Standford Üniversitesi’nde mahkum ve gardiyan olmanın psikolojik etkilerini araştırmak amaçlı yaptığı deneyi hatırlayalım… Strandford psikoloji binasının bodrum katına kurulan sahte hapishaneye mahkum ve gardiyan olarak konulan deneklerin çok hızlı bir şekilde rollerine adapte olduğu görülmüş; hatta deney öngörülen sınırların dışına çıkıp tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldiği anlar meydana gelmiştir. İnsanlığın doğal güdülerini açığa çıkaran ve önemli bir örnek teşkil eden esas durum ise; gardiyanların üçte birinin gerçek sadistik eğilim sergilediği gözlemlenmiştir. Sadece altı gün süren deney aslında bize insanın ona biçilen role nasıl kendisini kaptırabildiğini ve gücü eline alan kişinin nasıl hakimiyetinde olan diğer kişilere şiddet uygulayabileceğini kanıtlar niteliktedir… İnsanın doğasında var olan vahşilik ve şiddete eğilimli yapı aslında toplumun onu zorladığı ve onun için biçtiği rolle şeklini değiştirmiş ve başka bir kimliğe bürünmüştür. Şüphesiz ki bazı anlarda ve bazı kişilerde bu kimlik kendisini yok ederek ait olduğu şekili inkar edip, özüne dönmeye meyillidir. Yani aslında kişinin içinde her zaman varlığını sürdüren ancak toplumsal ahlak gibi birçok konu üzerinden baskı altında olduğu için açığa çıkmayan şiddet eğilimi ve kötülük kavramı; aslında bir nevi insanın doğasının bir başkaldırısıdır.

Bu durumun örneklerine sinemada da fazlasıyla şahit oluruz. Stanley Kubrick’in A Clokwork Orange’ı veya Haneke’nin Funny Games’i tam olarak da bu isyanın, iyi ve kötü kavramlarının çatışmasının beyazperdeye yansımasıdır. İnsanlığın içinde yer alan karanlığı her zaman filmlerinde izleyiciye göstermekten çekinmeyen Lars Von Trier imzalı Dogville de toplumsal ahlak kavramını ve gücü elinde bulunduran insanın nasıl kötülüğün tarafına geçebileceğini gösteren etkileyici yapımlar arasında yer alır. İçlerinde bu filmlerin de yer aldığı; sinema tarihinin en etkileyici filmleri arasında yer alan The 120 Days of Sodom’dan Haneke ve Lars Von Trier sinemasının yansımalarını gördüğümüz Yorgos Lanthimos’un Dogtooth’una; 10 filmin yer aldığı insanlığın içindeki kötülüğün ortaya çıkmasını konu alan filmleri sizin için derledik.

A Clockwork Orange – 1971

a-clockwork-orange-filmloverss

Sinemanın efsanevi yönetmenlerinden Stanley Kubrick imzalı A Clockwork Orange; ahlaki değerlerin birbirine karıştığı; iyi ve kötü sınırının saydamlaştığı hatta sınırdan bahsetmediğimiz bir toplumda geçen hikayesiyle dikkat çeker. Gençlerden oluşan bir çete üzerinden insan doğasının kaçınılmaz dürtüleri ile toplumsal ahlak kavramı ve değerleri arasındaki çatışmayı konu edinen film; Alex adlı gencin zaman geçirmek için üyesi olduğu sokak çetesi ile beraber işledikleri birçok suçtan sonra çete ile ayrılığa düşünce onlar tarafından ihbar edilmesini ve polis tarafından beyninin yıkanarak topluma kazandırılma metodunu ve sonrasında gelişen olayları anlatır. Anthony Burgess’in aynı adlı kitabından uyarlanan; insanın suça ve şiddete olan eğilimini ustaca beyazperdeye yansıtan film; Kubrick’in insanı en rahatsız eden filmleri arasına adını yazdırmıştır.

The 120 Days of Sodom – 1975

the-120-days-of-sodom-filmloverss

Dört adamın kendi iktidarlarını kurdukları ve orada kendilerine ait yarattıkları ritüelleri gerçekleştiren The 120 Days of Sodom; hikayeyi ele alış tarzıyla ve din-faşizm eleştirisiyle oldukça konuşulan ve sinema tarihine damga vurmuş bir yapım. Fiziksel ve psikolojik şiddetin bireyin gücünü gösterme biçimi olduğunu gösteren filmin hikayesi 1944 yılında Nazi Almanyası’nın kontrolünde Kuzey İtalya’da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan ve “Salò Cumhuriyeti” olarak da bilinen faşist İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde geçer. Görsel şiddet ve sadizm görüntüleriyle vizyona girdiği dönem oldukça ses getiren filmin gösterimi bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi