Eğer bu yazıyı okuyorsan, hala hayattasın demektir. Hala nefes alıyorsun, ne mutlu sana. Şimdi bir kere daha solu havayı, derin bir nefes çek ciğerlerine; ciğerlerinin oksijenle dolduğunu hisset. Nefes alabildiğin için şanslı olduğun gelsin aklına. Belki şu an otobüstesin, belki evindesin ve biraz sonra akşam yemeğini hazırlamaya girişeceksin, belki kütüphanedesin, belki herhangi bir kafedesin, belki arkadaşlarınla oturmuş sohbet ederken rastladın bu yazıya, belki… Uzar gider elbet. Ama her neredeysen ve ne yapıyorsan önce derin bir nefes al. Ne çok kırıldın, ne çok parçalandın, aslında ne çok öldün ama ne çok da toparladın kendini değil mi? Biliyorum zor oldu yaraları sarmak; ama yine de vazgeçmedin. Ve biliyorum hepsinin izi sende, biliyorum hiçbirini unutmayacaksın ama devam edeceksin yaşamaya. Ne demişti Nietzsche ‘seni öldürmeyen şey seni güçlendirir!’. Güçleneceksin. Yıkıcı her edimin yaratıcı gücü doğurduğunu çıkarma aklından. Tarihe bak. Tüm tarih bu diyalektik ile dolu.

Ama biliyorum aklına ‘Peki tüm o yitip gidenler, o kaybettiğimiz canlar, o paramparça olmuş insanlığımız ne olacak, tüm bu kayıpların cezasını kime keseceğiz?’ gibi sorular geliyor. Çürümüş adalet ve devlet mekanizmaları içinde kimden soracağız bu acıların hesabını diye haykırıyorsun, biliyorum. Elbet soracağız, ama önce kişisel ve toplumsal belleklerimize işleyeceğiz tüm o acıları. Önce biz unutmayacağız. Çünkü, eğer unutursak, tüm o çürümüşlüğün içinde önce biz yitip gideriz. Birbirimizi dinlemekten, birbirimize anlatmaktan, birbirimize destek olmaktan başka bir çaremiz yok. Acılara tutunmak en büyük düsturumuz. Birbirimizin acılarına… Birbirimize tutunmak ve dört nala sarılmaktan başka ne var ki elimizde.

BARIŞ! Ne güzel kelime. Üç gün önce vurdular Barış’ı. Ama ölmedi. Sen ölmediğin, ben ölmediğim, o ölmediği, biz ölmediğimiz sürece ölmeyecek BARIŞ! Ama Barış’ı vurduklarını asla çıkarmayacağız akıllarımızdan, o Kanlı Meydan’da yitip giden canları canımıza katıp da devam edeceğiz yola. Önce birbirimizle barışacağız. Şişko, Cüce, Dört Göz, İnek, Erkek Fatma, İbne, Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Dinci, Yobaz, Solcu, Sağcı, Anarşist… diye diye ötekileştirdiğimiz herkesle barışmadan çıkmayacağız yola. Ama önce kendimizle barışacağız. Kendimizle barışmadan, kendimizi sevmeden, kendimize sarılmadan saramayız tüm o yaraları. Kendini sevmeyen hiç kimseyi sevemez, kendini sevmeyen tüm insanlığı bir kalemde harcamaktan çekinmez. O yüzden, önce kendimize sarılmakla başlayalım işe. Sonra göz göze gelelim. Arkadaşlarımızın, sevdiğimiz kadının/adamın, annemizin, babamızın, kardeşlerimizin, komşumuzun, sokağımızdaki bakkalın, hiç tanımadığımız Ahmet’in, Ayşe’nin ve daha nicelerinin gözlerinin içine bakıp da yaratalım umudu. Kırmayalım birbirimizi, iki dikkat ediyorsak ağzımızdan çıkan sözlere üç, dört edelim, dinleyelim, konuşalım, ağlayalım, gülelim ve ne olursa olsun birbirimizden vazgeçmeyelim.

Acılarımıza ve birbirimize tutunup, üretmeye, okumaya, yazmaya, film yapmaya devam edelim. Daha çok okuyalım, daha çok yazalım, daha çok üretelim. Barış’ı hançerleyen cehaletin bacağını ve kötülüğün sıradanlığını daha çok okuyarak, sesimizi daha çok çıkararak kırabiliriz. İnsan olmaktan vazgeçmemek adına; Alışmayalım, Hissizleşmeyelim, Duyarsız Kalmayalım! Yitirmeyelim Vicdanımızı! Toplumsal hafızanın kaydını UNUTMAYARAK ve sürekli HATIRLATARAK bizler tutalım!

“Dar zamanlara sıkıştırılmış yüreklerle sınırlı zamanlar konmuş önümüze ve yaşa denmiş, başarabildiğin kadar yaşa… Yürek büyük gelmiş, zaman kısa, hayat birkaç beden küçük… İşte bu yüzden ki; seçerek yaşamışız, yaşadım! diye haykırabileceğimiz zamanlarımız azalmış. Hissettiklerimizi almışız yanımıza, gerisini koyvermişiz. Ve demişiz ki; yaşadığımız kadarız, işte hepsi bu…”

 

Bir nebze de olsa iyi hissettirmesi adına:

 

İYİ Kİ VARSINIZ!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi