Yıl 1995. İnsanlık tarihinde asla unutulmayacak bir kara leke… Bir nesil dünyanın öbür ucunda her şeyden habersiz sokaklarda ip  atlarken, Bosna’da kan ve acının kol gezdiği sokaklarda küçücük çocukların kurşuna dizildiği geceler ve gündüzler… Çok uzak bir tarih değil 1995, ama  I. ve II. Dünya savaşlarından sonra, okullarda okutulan derslerde anlatılan bu iki savaşın dışında başka bir savaş olmadığına inandırılmış bir nesil var. Kıbrıs Harekatı, Körfez savaşı, Afganistan ve Irak’ta yaşananlara da aynı yabancılıkta bu jenerasyon. 90’lı yıllar aslında oldukça karışık zamanlardı. Ülkemizde, yeni yeni ortaya çıkan özel televizyonların yükselmeye başladığı bir dönem olmasına rağmen internetin yaygın olmayışı ve youtube’un henüz hepimizin yatak odasına kadar girmemiş olması 1992 yılında başlayan ve 3 yıl süren Bosna Katliamını çok da fazla yaşamlarımıza sokamadı ne yazık ki.


BM ve NATO’nun 3 yıl boyunca yaşananları bildiği halde eli kolu bağlı durması ve bu 3 yılın sonunda 312.000 kişinin –ki %40’nın hala daha kimlikleri tespit edilememiştir- katledilmesi fazlasıyla ironik geliyor kulağa. Sırpların, Türk ve İslam düşmanlığından dolayı başlattıkları soykırım ve işkence binlerce erkeğin ölümüne sebep olurken, binlerce kadının da tecavüze ve şiddete maruz kalmasına sebep oldu. Resmi kayıtlara göre 11-60 yaş arası 25000den fazla kadın tecavüze uğradı. Bunların arasında sadece Müslüman Bosnalılar yoktu. Boşnaklarla evlenmiş olan Hırvat ve Sırp kadınları da aynı muameleyi gördü. Şimdi bir dakika, bu yazıdan bağımsız olarak düşünmek istiyorum. Bugün tecavüzcünün çocuklarını sahiplenen zihniyetin anası ya da bacısı “düşman medeniyetler” tarafından gebe bırakılsaydı yine aynı gururla ortaya çıkıp o çocuklara sahip çıkabilir miydi? Ya da yaşananları o kadına unutturabilir miydi? Sadece bu kısmı biraz düşünelim.


Angelina Jolie, sinemadaki başarısı kadar 3. Dünya ülkelerinden edindiği evlatlıkları ve barış elçiliği çabalarıyla da biliniyor. Yapmaya çalıştığı şey bazı kesimler tarafından kendi reklamı ve fiyatını artırma çabası olarak değerlendirilse de, bir amaca hizmet ettiği için geniş çevrelerce de takdir ediliyor. Ben kişisel olarak kendisine büyük saygı duyuyordum ki bu filmi izledikten sonra bu duygum ikiye katlandı. “In the Land of Blood and Honey” oyuncunun ilk yönetmenlik deneyimi. Hala daha halının altına süpürülen ve unutturulmak, hiç yaşanmamış saymak için çabalanan Bosna Katliamına dikkat çeken filmde Jolie hiçbir kar amacı gütmemiş.


Bosna savaşı boyunca, Sırp bir liderin oğlu olan ve aynı şekilde bölge kuvvetlerinden birinin başında bulunan Danijel, savaş öncesi aşık olduğu Müslüman Bosnalı Ajla ile tesadüfen başında bulunduğu toplama kampında yeniden karşılaşır. Türlü pisliğin yapıldığı, Müslüman kadınların Sırp erkeklerinin hem uçkurunu dizginlediği hem de pisliğini temizleyerek aşağılandığı kampta Danijel, Ajla’yı kendi özel hizmetine alır. Ajla kamplarda yaşananları gözler önüne sererken kardeşi de dışarıda Sırpların saldırıları sırasında halkın yaşadıklarına tercüman olur.


Film konuyu ele alışı açısından zayıf kalıyor, hatta tam bir Amerikan sığlığında yaklaşıldığını bile anlayabilirsiniz. Jolie her ne kadar bir röportajında, bu filmi, yaşananların gerçekliğini tam anlamıyla aktarabilmek için izlemesi zor sahnelerle çektiğini belirtse de 127 dakika boyunca izleyicinin almak istediği duygu yoğunluğunu tam olarak veremiyor ve filmle izleyici arasında hep bir mesafe bırakıyor. Bu da dram yüklü bir savaş filminde asla “katharsis”e ulaşamayan bir seyirci yaratıyor. Yani gerçekten fazlasıyla etkilenip gözyaşlarına boğulacağınız sahnelerle bir türlü karşılaşamıyorsunuz ya da karşılaştıklarınızda o duyguyu göremiyorsunuz. Savaş filmi, hele de yaşanmış bir savaşı konu alan bir film çekerken, dikkat edilmesi gerek çok fazla nokta vardır. Objektif olma, odak noktasını iyi belirleme, bütünlük ve tutarlılık gösteren bir kurgu, çekim teknikleri, kullanılacak efektler, filmdeki malzemelerin, tarihi gerçeklerle örtüşmesi ve daha niceleri… Örneğin, Sırp askerlerin giydiği üniformalar ve silahlar savaş döneminde kullanılanlardan bütünüyle farklı. Üniformalar Macar askerlerinin forması, kullanılan silahlar da 90’lar da olmayan modeller. Ama tüm bunlara rağmen, elini eteğini yaşanmış politik olaylar ve soykırımlar gibi ciddi konulardan tamamen çekmiş Hollywood sinemasını düşününce böyle bir konuya dikkat çektiği için Angelina Jolie önemli bir adım atmış oluyor. Üstelik erkek egemen bir toplumda yine erkeklerin başlattığı yıkımın adı olan savaşları bir kadının yazıp yönetmesi de farklı bir perspektif olarak değerlendirilebilir.


Yaklaşık olarak 10 milyon dolar bütçeyle çekilen filmin tüm dünyadaki gişe başarısı ise ne yazık ki oldukça komik bir rakam 300.000 dolar. Film 2 versiyonla ayrı ayrı çekilmiş: hem İngilizce hem de kendi orijinal dilinde. Jolie filmi çekerken birçok zorlukla karşılaşmış. Kendilerinin savaş suçlusuymuş(!) gibi gösterildiğini söyleyen Sırplar Jolie’yi çok eleştirmiş. Filmi çekmesi için teklif götürülen bir Sırp yönetmenden veto alınca oyuncu filmi kendisi çekmeye karar veriyor. Ne yazık ki yönetmenlik konusunda da oldukça zayıf kalan Jolie’nin bu alanda da kendisini oldukça geliştirmesi gerektiği aşikar.

Özet olarak film konu ve teknik açıdan zayıf kalmış olsa da geri plana atılmış, görmezden gelinen bir gerçeği ele aldığı için izlenmeli diye düşünüyorum ve kesinlikle tavsiye ediyorum.

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi