Sofya Film Festivali’nden ‘Genç Jüri Ödülü’ ile dönen, 36. İstanbul Film Festivali kapmsaında seyretme şansı bulduğumuz ‘Damat Koğuşu’ filminin yönetmeni İlker Savaşkurt ve başrol oyuncularından Musa Can Pekcan ile kariyerleri ve filmleri üzerine sohbet ettik.

Röportaj: Cansu Baydar

Cansu Baydar: İlker Savaşkurt kimdir, tanıyabilir miyiz?

İlker Savaşkurt: 1986 İstanbul doğumluyum. Yeditepe Üniversitesi’nde okudum biraz, sonra bıraktım ve müzisyen olarak Amerika’ya gittim. Orada yaşayabilmek için bir yandan işletme okudum. Türkiye’ye geri döndüğümde tiyatro ve oyunculuk yaptım. 2009’dan beri sektörde yer alıyorum. Sektörde üç dört yıl çalıştıktan sonra kendi projelerime yönelme kararı aldım. 2012 yılında yapımcım olan Abbas Nokasteh ile tanıştım. O tarihten beri de onunla çalışıyorum.

Cansu Baydar: Sinema sizin için ne ifade ediyor, nasıl başladınız ve niçin bu sektörün içerisindesiniz?

İlker Savaşkurt: Müzik yaparken de insanlara bir şeyler anlatma ihtiyacı duyuyordum. Yaptığım müzik tarzının kitlelere hitabı açısından sınırlı olduğunu düşündüm ve büyük kitlelere seslenen tarzı da ben çok beğenmedim müzikte. Başka bir medyaya ihtiyacım var diye düşündüm. Sinema benim için çok uygundu. Küçüklüğümde babamın kamerası vardı ve ona çok özenirdim. Biraz büyüdükten sonra ben de kullanmaya başladım ve o zamanlardan kalma kayıtlarımı hala saklıyorum.

Cansu Baydar: 2015 yılında çektiğiniz ‘’Sürgün Türküleri: Yılmaz Güney’’ adlı belgesel filminiz yönetmenliğini yaptığınız ilk uzun metraj projenizdi. Bu fikir nasıl ortaya çıktı ve gelişti?

İlker Savaşkurt: 16 yaşımdayken annemin babasıyla ilgili benim için önemli bilgiler öğrendim. Annemin babası, annem 17 yaşındayken vefat etmiş ve nedense aile dedemi sakladı hep. Fotoğraflarını görmemiştim, ne iş yaptığını hatta adını bile bilmiyordum. 16 yaşımdayken bir akrabamla tanışmamla birlikte dedemin 60’larda 70lerde Laleli, Aksaray, Florya çevresinde bir kabadayı, güçlü bir isim olduğunu, şimdiki tanıdığımız mafya babalarına dayılık ettiğini öğrendim. Dedem, döneminde hapishanelerde nam salmış biriymiş ve o dönem Yılmaz Güney’le yolları kesişiyor. Zavallılar filmini çekerken Yılmaz Güney, dedemin mekanlarından bazılarını da kullanıyor. Oradaki Arap karakteri de lakabı Arap Muharrem olan dedeme ithaf ediliyor. Yılmaz Güney, dedemin hayatını yazması için onu epey zorlamış. Hapishanede, kronolojik olarak çocukluğundan başlayıp, hapishanede kurduğu düzene uzanan 120 sayfalık bir kitap yazmış dedem. O da yapı olarak adaletsizliğe ve adaletsizliği yaratan unsulara karşı duran bir adam. İki kez basılıyor bu kitap fakat yargıçlardan savcılara dönemin önemli isimleri kitapta geçtiği için toplatılıyor, yakılıyor. Bunun sekiz kopyası bende hala duruyor. Yılmaz Güney’in Fransa’ya kaçtığı dönemde dedem öldürülüyor. Dedemin hikayesini öğrendiğimden beri bu kitapla, dedemle ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Deneyim için beklediğim yıllarda yazar arkadaşım Mehmet Kalay’la bu yola çıkmadan önce Yılmaz Güney için bir iş yapmaya karar verdik. Sürgün Türküleri diye bir hikaye geliştirdik. Fransa’ya gidip orada tekrar bir hapishane kurması ve sonra oradaki insanlara bir hapishane hayatı yaşatması enteresan bir hikaye. Sürgün Türküleri tam anlamıyla bir Yılmaz Güney belgeseli de değil zaten, bir şeyleri belgelemek amacı olan bir film de değil. Sürgündeki insanların, kaçan ya da kaçmaya zorlanan insanların durumunu işlemek istedik aslında. Şimdi orada topladığımız hikayelerle başka bir uzun metraj film yazıyoruz.

Cansu Baydar: Damat Koğuşu ilk projenizden nasıl beslendi, nasıl ortaya çıktı?

İlker Savaşkurt: Damat Koğuşu fikri belgesel sürecinde yoktu. Damat Koğuşu’nun ikinci yönetmeni Kazımcan Alparslan’la birlikte neredeyse on yıl önce bir sette damat koğuşu hikayesi dinlemiştik. Kazım o zaman rejiydi, ben oyuncuydum. Biz o hikayelerden etkilenip o dönem bir şeyler yazmayı denedik, içimize sinmedi ve rafa kaldırdık. Ama damat koğuşu konsepti enteresan bir hapishane filmi olduğu için benim hep ilgimi çekti. Sürgün Türküleri’nden sonra bahsettiğim projeyi yapmak da büyük prodüksiyonlar gerektiriyordu. Ben de bu süreçte Damat Koğuşu’nu tekrar gündemime getirdim.

damat-kogusu-filmloverss

Cansu Baydar: Filminizde gerçek olaylardan esinleniyorsunuz. Konuyla ilgili araştırma süreciniz nasıl ilerledi? Bu süreçte kendinizi kötü hissettiğiniz, etkilendiğiniz zamanlar oldu mu?

İlker Savaşkurt: Aslında bu tür haberleri gündelik hayatımızda da sürekli okuyoruz. Fakat her gün okuyup araştırmak özellikle Mehmet’in canını çok sıkmıştı. Ben yurtdışındaki tecavüzcülerin savunmaları ve dava süreçleri gibi daha farklı yazılı kaynaklara yöneldim. Bunun üzerinden filmin zamansız ve yersiz olduğunu söyleyebilirim. Derinlemesine içine girdikçe ayrıntılar üzerine farklı sorular oluşmaya başladı. Bu soruları çözebilmek adına damat koğuşu deneyimi olan gardiyan emeklisi bazı insanlarla görüştük. Oluşturduğumuz hikayenin yanında gerçeğinin çok daha acımasız olduğunu öğrendik.

Cansu Baydar: Oyuncu seçimi süreci nasıldı? Senaryo aşamasında aklınızda olan isimlerle mi çalıştınız?

İlker Savaşkurt: Senaryo aşamasından sonra bir cast çalışması yaptık ve ilk isimlerin çoğu şimdikinden farklıydı. Sonra şunun farkına vardım. Konuştuğumuz isimlerin çoğu yılda en az bir iki sinema filmi çeken, diziden bağımsız filmlere pek çok alanda bilinen isimlerdi. Musa’nın oynamasına karar verdik ve her şey değişti. Böyle olduğu için de çok mutluyum, doğru bir karar verdiğimizi düşünüyorum.

Cansu Baydar: Barış Atay son dönemde muhalif tavrı ile ön planda olan bir isim. Bunun filminizin politik duruşuna bir artısı ya da eksisi olduğunu düşünüyor musunuz?

İlker Savaşkurt: Türkiye’de Barış Atay’ı filminde oynatıp oynatmamak filminizi kategorize edebiliyor. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Tabi ki sanatçılar muhalif insanlardır. Barış Atay benim üniversiteden arkadaşım ve Sürgün Türküleri’nde de oynadı. Yine bir proje yaptığımda birlikte çalışacağımızı düşünüyorum. Bu seçimin, filmin politik duruşuyla bir bağlantısı yok aslında.

Cansu Baydar: Musa Can Pekcan kimdir, tanıyabilir miyiz?

Musa Can Pekcan: 1989 İzmir doğumluyum. Uludağ Üniversitesi Oyunculuk bölümünden mezun oldum. Kadir Has Üniversitesi’nde İleri Oyunculuk üzerine yüksek lisans eğitimi alıyorum. Bursa Şehir Tiyatrosu’nda iki yıl oyunculuk yaptım. Daha sonra İstanbul’a gelip küçük projelerde yer aldım. 39 Basamak ve Akciğer oyunlarında sahne amirliği yapıyorum. Bir iki kısa filmden sonra ilk uzun metrajım Damat Koğuşu.

Cansu Baydar: Yusuf Şengül karakterinden bahsedebilir misin? 

Musa Can Pekcan: Yusuf, Gaziosmanpaşalı ortalama bir Türk erkeği. Muhafazakar bir ailede büyümüş, konfeksiyonda çalışan düzgün bir çocuk. Kimseye zararı dokunacak biri değil bana kalırsa. Onun bu sıradanlığının yanında başına ortalama üstü şeyler gelmesi, karakteri ilginç kılan en önemli noktalar diye düşünüyorum.

Cansu Baydar: Role nasıl hazırlandın? Yusuf ve yaşadıklarıyla ilgili seni en çok zorlayan ne oldu?

Musa Can Pekcan: Yusuf’u tanımakla başladım. Onun gibi bir adam nasıl olur, nasıl yaşar sorularıyla yola çıktım. İzmir Gültepe’de büyüdüm ve birçok arkadaşımın Yusuf’la benzeşen özellikleri var. Öncelikle Yusuf’un bir isteği ve bir eylemi olmalıydı koğuş içinde. Bunu fizyolojik olarak da bir forma sokmam gerekiyordu. Karaktere göre çok uzun ve kiloluydum. Rolün bana gelmesiyle sete başlamam arasında geçen süreçte 17 kilo verdim. Bir eylem dizgisi oluşturmak için bir hayvan seçtim ve fare Yusuf karakteriyle çok örtüşüyordu. Yusuf, koğuşta çoğunlukla mutfakta vakit geçiren ve tuvaletleri temizleyen, statüsü en düşük karakter. Yusuf’a baktığında insanların fareye baktıklarında iğrendikleri gibi iğrenmeleri gerekiyordu. Amacı içeride ölmemekti. Hayatta kalmanın yollarını susarak arıyor, bir güvenlik kamerası gibi her şeyi gözlemliyor ve kontrol ediyordu. En zorlandığım nokta Yusuf’un psikolojik travmaları oldu. Koğuşta yaşadıklarıyla yüzleşip onlarla empati kurmak benim için çok zorlayıcıydı.

Cansu Baydar: Çekimleri ne kadar sürede tamamladınız?

İlker Savaşkurt: Senaryo bittiğinde iki ay çekimler için hazırlandık. Filmin çekimi 14 gün sürdü.

Cansu Baydar: Karakterlerle kurduğunuz empati çekim sürecinde ruh halinizi nasıl etkiliyordu?

İlker Savaşkurt: Oyunculara ve set ekibine bu nasıl yansıdı bilmiyorum ama sahnelerin, psikolojik zorlukları çözmek ya da tetiklemek üzerine bir sıralamasıyla yola çıktık. Hepimiz arkadaş olduğumuz için eğlenceli de bir ortamı vardı. Gün bitmeye başladığında psikoloji değişiyordu, zor sahnelere başlıyorduk. O yüzden çok mutlu başlayan sabahlar, uzun sessizliklerle bitiyordu.

Musa Can Pekcan: Ben rolden çıkamadım lafına inanan bir oyuncu da değilim. Oyunculuğu kutsamak oluyor bu. Set bitiminde yemeğe indiğimde Yusuf olarak inersem oyunculuğumun bir yere varmadığını düşünürüm.

İlker Savaşkurt: Mesela Musa ve koğuş içinde aktif olan oyuncular koğuşta kalmaya yeltendiler bir ara. 14 gün sadece orada olacaktık çünkü. Biz başka sahneler çeksek de koğuştaki arkadaşlar, oradaki yerlerini koruyorlardı, ranzalarda yatıyorlardı. Bazen de gerçekten uyuyorlardı. Birgün ben Musa’yı ranzada uyurken gördüm ve çok tedirgin oldum. Çünkü Musa, Yusuf gibi uyuyordu. Hemen kaldırdım çünkü korkunç bir görüntüydü. Moralim bozuldu. Bir arkadaşımı orada o halde gördüğüm için bir an çok üzüldüm.

Musa Can Pekcan: Üç dört defa yemekte gülme krizi yaşandı hiçbir şey yokken ortada. Bir sahne çektik ondan sonra bir ara verildi ve ne arası verdiğimizi hala bilmiyoruz. Kimse bir süre toparlanamadı. Herkes bir süre sonra empati kurmaya başlıyor oyuncuların yaşadığı zorluklarla ve karakterlerinkiyle. Bu empati birbirine karışıyor bir süre sonra. Koğuştaki abilerle hala öyle bir iletişimimiz var. Asker arkadaşı gibiyiz. Kader birliği ettik ve çıktık oradan. Sanki o hapis hayatını yaşadık ve çıkıp hayatlarımıza devam ettik gibi. Kamera arkası çok keyifliydi, herkes birbirine yardım ediyordu. Kamera önü böyle gerilimli olunca bir süre sonra bütün ekibe bu şekilde sirayet etti.

damat-kogusu-2

Cansu Baydar: Türkiye, Damat Koğuşu ve Sürgün Türküleri gibi filmlerin dağıtımının kolay yapılamadığı bir ülke. Bağımsız filmlerin dağıtımı konusunda ne düşünüyorsunuz, bu aşamada siz ne tür zorluklarla karşılaştınız?

İlker Savaşkurt: Bu bir tercih meselesi. Sektörde bulunan herkes neyin nasıl değişeceğini de biliyor. Bu filmi çekerken maksimum 8-9 salon bulabileceğimi hatta belki vizyona girmeyeceğini biliyordum. Bunlar belli, herkes biliyor. Bu uğraşırsak değişir. Ama şuna da inanıyorum; yaptığımız şeylerin bir derdi var ve bu kazanç kaygısıyla yapılmıyor. Seyirciye vizyonda ulaşmasa da internetten bir şekilde ulaşıyor. Vizyonda izlenmeyen filmler internette yüz binler izleniyor. Türkiye’de henüz bir dağıtımcıyla tanışmadım. Bu tekel nasıl oluştu bilmiyorum. Ama herkesin suçlu olduğunu biliyorum. Ben de herkes kadar suçluyum diye düşünüyorum.

Cansu Baydar: Sizce Damat Koğuşu, Türkiye’ye özgü bir hikaye mi? Aynı hiyerarşik yapıyı başka bir ülkenin kültüründe kurup böyle bir etki yaratmak mümkün müdür?

İlker Savaşkurt: Açıkçası Türkiye’ye özgü bir hikaye değil. Sadece bunun tecavüzcülerden bir koğuş yapma ve buna damat ismini koyma kısmının buraya özgü olduğunu düşünüyorum. Biz filmi yazarken de filmin yersiz ve zamansız olduğunu söylüyordum. Suçlu suçsuz kavramı, toplumun mikro versiyonu, hiyerarşik düzen evrensel bir şey diye düşünüyorum. Bir adam birine tecavüz ediyor, diğeri bir çocuğa tecavüz ediyor, suçlu daha suçluyu cezalandırma hakkı görüyor. Ama bu Meksika ya da Arjantin’de geçen bir hikaye de olabilirdi rahatlıkla.

Cansu Baydar: Benim sinema anlayışım bu sanat dalından ayrılmaz dediğiniz bir sanat dalı var mı? Ya da sinemanın en çok hangi sanat dalıyla çiftleşmesini seviyorsunuz?

İlker Savaşkurt: Filmi çekerken ritmini düşünerek çekiyordum. Elimde sürekli baget vardı. Ama şuna eminim ki iyi edebiyat yoksa iyi film olmuyor. Sinematografi, oyunculuk gibi başka kavramlar üzerinden iyi film olduğunu konuşabiliriz. Ama iyi hikaye ve iyi bir anlatım dili yoksa iyi bir film çıkamaz.

Cansu Baydar: Damat Koğuşu başka bir sanat eseri olsaydı kimin eserlerine benzer, nasıl bir akıma ait olurdu?

Musa Can Pekcan: Oscar Wilde’ın Reading Zindanı Baladı çekilseydi, bu tarz bir film olabilirdi diye düşünüyorum. Daha kasvetli ve gotik bir yerde galiba hikaye.

İlker Savaşkurt: Yurtdışında bir festival direktörü senin filmini belgesel filmden ayıran fark ne diye sormuştu. Ben de öyle bir farkın olmadığını söylemiştim. Klasik bir hikaye anlatımı yok içinde. Werner Herzog’u çok severim. Bu hikayeye onun da benzer bir şekilde yaklaşacağını düşünüyorum. Mesafesini böyle korurdu yaklaştığı yerlerde de bunlar olurdu, diye düşünüyorum.

Cansu Baydar: Şu anda üzerinde çalıştığınız projeler neler?

Şu an çalıştığımız proje Sürgün Türküleri’nden yola çıkan kurmaca hikaye. Mehmet onu yazıyor şu an 2018’de çekeceğiz. Bir sonraki proje de dedemin yazdığı kitap olacak.

Cansu Baydar: Hapishane üçlemesi diyebilir miyiz?

İlker Savaşkurt: Evet diyebiliriz. Ortak paydaları var. Belgesel filmimde çocuk koğuşu anlatılıyordu. Damat Koğuşu, tecavüzcüler koğuşunu anlatıyor ve bu iki film ileriki projem için de önemli diye düşünüyorum.

Damat Koğuşu, 13 Nisan Perşembe günü saat 19.00’da İstanbul Film Festivali’nde!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi