Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Tekrardan çocuk olmaya cesaretiniz var mı? Her duyguyu en katkısız haliyle yaşamaya, içinden geçenleri düşünmeden ağzınızla buluşturmaya; sevmeye, sevdiğini söylemeye; kaçmaya, soluksuz kalacak kadar dansın ritmine kendini bırakmaya, keşfetmeye; kendini, dünyayı ve diğer herkesi… Sanırım her yolun sonunda sıkıştığımızda, keşke çocukluğumuza geri dönseydik klişesine başvurmamıza rağmen, hiç birimizde bunları yapacak cesaret yok. Dünyayı daha yalansız, pamuk şeker tadında gördüğümüz; bulutların yağmur getirme ihtimalini değil, masalsı yanına dikkat kesildiğimiz; birilerini mutlu etmek için değil, içimizden geldiği için konuştuğumuz o güzel çocukluğumuz… Zaman kavramından bağımsız bir şekilde baksak bile ne kadar uzak, ne kadar masalsı ve ne kadar büyüleyici değil mi?

Çocukken ‘sataşma’ dediğimiz şeye büyüdüğümüzde ‘baştan çıkarma’ diyoruz. Hiç düşündünüz mü? Neden bu tamlamaları yıllara göre belirliyor, kalıplarına hapsediyoruz? Neden ilişkilerimiz de bizimle birlikte büyüme oyununda sınıfta kalıyor? Galiba, hayatımızın içinde olan tüm kavramlar, kişiler ve ilişkiler herhangi bir kalıba hapsolmadan varlığını sürdüremiyor. Hadi biraz hayal kuralım… ilk okul sıralarına veya lise kantinine doğru geçmişin resmini çekelim. Bir öyküde denk geldiğim bir söz vardı; “Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!”. Hadi hatırlayalım, ilk aşkımızı nerede bulmuştuk?

Sinemanın büyülü yanını, ilk aşkın saflığıyla buluşturduğu; birbirinden güzel filmleri sizin için derledik. Göz yaşlarımızı tutamadığımız My Girl’den, Wes Anderson’ın masalsı dünyasına misafir olduğumuz Moonrise Kingdom’a; 80’li yılların efsaneleşmiş filmi Say Anything’den dostluğu ve aşkı en güzel anlatan The Perks of Being a Wallflower’a kadar uzanan bir listeyle, ilk aşkın büyüsünü hissedeceğimiz 13 filmi sıraladık.

İlk Aşkı Konu Alan 13 Muazzam Film!

Dirty Dancing – 1987

dirty-dancing-filmloverss

80’li yılların en önemli filmleri arasında yer alan Dirty Dancing, eğer iflah olmaz bir romantikseniz mutlaka yolunuzun birkaç defa kesiştiği en güzel aşk hikayelerinden biridir. 1963 yılında geçen hikaye; Baby olarak tanınan Frances’in ilk kez aşka tutulmasını konu alır. Zengin bir ailenin kızı olan Baby, ailesiyle geldiği tatil beldesinde; Penny ve Johnny Castle ise dans öğretmenliği yapmakta, diğer zamanlarını da otelin diğer çalışanlarıyla vakit geçirerek ve dans ederek geçirmektedir. Penny’nin hamile olduğunu öğrenmesinin ardından, olağan ritim bozulur; Johnny partnersiz kalmıştır. Bu çok uzun sürmez ve kendi hayatından pek memnun olmayan ve dansı bir tutku olarak gördüğünü keşfeden Baby, Johnny’nin yeni partneri olmuştur. Artık bu ikiliyi yalnız dans değil, aşkın da büyüsü sarmalamıştır. Sınıfsal farklılıkların gölgesinde büyüyen aşkın anlatıldığı film, final sahnesindeki muhteşem dansla hafızalarımıza yer etmiştir.

Say Anything – 1989

say-anything-filmloverss

Serenat yapmanın farklı bir versiyonunu John Cusack sayesinde; Say Anything’de görmüştük. Omuzlarının üstüne doğru kaldırdığı boombox ile sevdiği kadına aşkını itiraf eden Cusack, o dönemin aşıklarına fazlasıyla ilham kaynağı olmuştur sanırım. Cameron Crowe’un ilk yönetmenlik denemesi olan Say Anything, Seattle’da geçen bir aşk hikayesini konu alır. Mezuniyet töreninde Llyod Dobler (Cusack), Diane Court ile tanışır ve o andan itibaren sadece onu düşünmeye başlamıştır bile. Ertesi gün Diane’i arayarak ona çıkma eder ve bizi 80’li yılların atmosferi içine çeken güzel bir hikaye karşılar. “Ben ona kalbimi verdim,  o bana bir kalem verdi.” gibi birçok replikle gönlümüzde yer eden Say Anything, müzikleriyle de ayrıca mest eder.

My Girl – 1991

my-girl-filmloverss

90’lı yıllarda çocukluklarını yaşayan her kim varsa; bu filmle ilk kez aşkı tatmış ve bir film için ne kadar ağlayabildiği öğrenmiştir herhalde. Vada, zamanının çoğunu en yakın erkek arkadaşı Thomas ile birlikte geçirmektedir. Babasının mesleği sebebiyle ölülere gösterdiği ilgiyi kıskanan, her gün farklı senaryolarla doktora giden Vada’nın hayatı babasının yeniden evlenmeye karar vermesiyle alt üst olur. Her zaman yanında olan Thomas, Vada’ya en mükemmel duyguyu yaşatmaktadır; arkadaşlık! İçimizdeki saf duyguların farkına varmamızı sağlayan My Girl, sinema tarihinin unutulmazları arasına adını yazdırmıştır. Geriye ise kulaklarda Vada’nın Thomas için söylediği şu sözler kalır; “Gözlüksüz göremez o! Gözlüklerini takın! Gözlükleri nerede?”

Jeux D’enfants – 2003

jeux-de-fants-filmloverss

“İnsan bazen böyle kötü alışkanlıklar ediniyor.. ‘birlikte uyumak’ gibi mesela..”

Cap ou pas cap? sözcükleri duyulduğunda akıllarınıza; çocukluk aşkı, güzel anılar, atlı karınca motifli bir teneke kutu geliyor ve içinizde La Vie En Rose dinleme isteği uyanıyorsa Jeux D’enfants’le bir yerlerde kesişmişsiniz demektir. Marion Cotillard ile Guillaume Canet’in hayat verdiği; Sofia ile Julien’in masal tadında zamanlara sığamayan aşkı. Bir oyun kuralı etrafında geçip giden yıllar, vazgeçilemeyen alışkanlıklar ve çocukluktan kalma bir büyü. Annesi ölmek üzere olan Julien ile bir göçmen ailenin kızı olan Sofia’nın çocukluklarında başlattıkları bir cesaret oyunu sizce hayatı nasıl alt edebilir?

My Summer of Love – 2004

my-summer-of-love-filmloverss

Rengiyle, müziğiyle, muhteşem karelerle bizi buluşturan İngiliz bağımsız yapımı My Summer of Love, yayınlandığı dönem olumlu yorumların odağı olmuştu. Hayatın kendilerine sunduklarından mutlu olmayan ve ellerinde olan şeyleri tatmin edici bulmayan; farklı sınıflardan gelen iki genç kızın bir yaz gününde tanışıp, birbirlerine aşık olmasını konu alan filmin başrollerinde ise Emily Blunt ile Natalie Press’i görüyoruz.

Bad Education – 2004

bad-education-filmloverss

60’lı yılların başında geçen hikaye; Ignacio ve Enrique adlı iki çocuğun tutucu bir okulda aşkın gücünü, sinemanın sunduğu olağanüstü dünyayı ve korku dürtüsünü keşfetmelerini ele alır. Pedro Almodovar imzalı Bad Education, okulun müdürü ve çocukların edebiyat öğretmeni olan Peder Manola’yı da bu keşfe ortak ederek, aşkın ve sinemanın saflığının nasıl korkuyla bütünleştiğini gösterir. Daha sonra 70’li ve 80’li yıllarda da karşımıza çıkacak olan bu karakterler aslında film boyunca, yıllar arasındaki değişimlerini de izleyiciyle buluştururlar. Almodovar’ın ‘daha fazla bekleyemezdim, saplantı olmadan bu filmi çekmeliydim’ dediği Bad Education, dinsel motifleri bir sembol olarak kullanarak, bir tutku ve aşkı anlattığı yönetmenin en başarılı filmlerinden birisi.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi