Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 [2] => 9698 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Il posto
1961 - Ermanno Olmi
93
İtalya
Senaryo Ettore Lombardo, Ermanno Olmi
Oyuncular Sandro Panseri, Loredana Detto, Tullio Kezich
Kerem Duymuş
Tarzı üzerinden getirilen indirgemeci bakış açısının kurbanı olarak tozlu raflara gömülmüş Il Posto, geniş ve de derin söylemlerin görkemine şahit olmak için kesinlikle izlenmesi gereken çok değerli bir yapım.

Il Posto

Genellikle ortaya koyduğu eserleriyle İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin devamı olarak görülen 1931 doğumlu İtalyan yönetmen Ermanno Olmi, 1953’te kısa film ve belgeseller çekerek sinemaya ilk adımını atmış. Üretkenlik konusunda gösterdiği inanılmaz başarının bir sonucu olarak hala film çekmeye devam eden yönetmenin toplamda 82 tane filmi var. Birçoğu belgesel ve tv filmi olan bu yapımların arasında dikkat çekici uzun metrajlarından, özellikle yönetmene 1978’de Cannes’dan Altın Palmiye’yi kazandıran  L’albero degli zoccoli filmi Olmi’nin en bilinen yapımı hiç kuşkusuz. İspanyol yönetmen Victor Erice’nin 1973 yapımı El espíritu de la colmena (Arı Kovanının Ruhu) ile taşraya naif bakış üzerinden büyük benzerlik taşıyan film, yönetmenin tarzını oldukça iyi yansıtması açısından da önemlidir. Ama biz yazımızda Olmi’nin çok daha önce, 1961’de çektiği ve yönetmenin gerek edebi gerekse felsefi açıdan en doygun yapımlarından biri olan Il Posto filmini inceleyeceğiz. Bu filmin yönetmen için de oldukça önemli yanı var aslında. Olmi’nin henüz ikinci uzun metrajı olan Il Posto ilk gösterildiği zaman İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile olan benzerliği sebebiyle fazlasıyla eski moda bulunmuş. Öyle ki günümüzde bile bu yaklaşım devam etmekte. Yazımızın başında yönetmenin tarz olarak İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne dahil olması yerine bu akımda görülmesi tanımını kullanmamızın sebebi de bundandı. Çünkü yönetmen, Il Posto özelinde verdiği bir röportajda şunu söylemektedir: “Benim filmlerimin İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile söylendiği şekliyle bir bağı yoktur. Eğer illa ki bir bağdan söz edeceksek de filmlerimin aslında bu akıma karşı olarak çekildiğini söyleyebilirim.

Domenico isimli gencin iş bulma dönemini anlatan Il Posto tam bir mikro bakış filmi. Domenico’nun iş görüşmesine gideceği günün ilk ışıklarında başlayıp kurgusal zaman atlamarını inatla reddediyor. Bu sayede sinema dramaturjisi içinde değersiz görünen ama içinde barındırdığı gerçekçilik ve bu gerçeğin onda içkin şekilde var olan derin anlamları sayesinde, normalde ulaşılamayacak kavrayışların yoluna açan enfes sahneler filmde kendine yer buluyor. Ve aslında film, tam da başka bir filmin başlangıcında bitiyor. Bu açında yönetmenin, hikaye olarak bir bireyin geçiş dönemini seçmesinin altında yatan çözümleyici bir bakış açısı var. Bu bakış açısı şunu soruyor: Tüm bu insanlar ne yapıyor ve neden yapıyor?

Bu iki soru aslında işe girmek için mülakatlara başvuran Domenico üzerinden soruluyor ama şuraya dikkat, Demonice asla bu soruları sormuyor! Burada filmi izlerken hemencecik aslında bunları sorduğunu fark edeceksiniz fakat verdiği cevaplardan da anlayacağınız üzere aslında gerçek anlamda, özüne inerek bu soruları sormuyor. Yani “Neden bu işe girmem gerekiyor?” sorusuna “Para” cevabını vermesi aslında bu soru üzerinde şu soruyu sormadığı anlamına geliyor: “Peki neden paraya ihtiyacım var?”

Milan’ın dışındaki bir kasabada ailesi ile birlikte yaşayan Domenico iş başvurusuna trenle gidiyor. Olmi filmin başında zaten bu durumu metin olarak da gösteriyor.Haliyle Domenico üzerinden anlatılan bir sınıf hikayesiyle karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Ama bu ileride çok daha girift fikirlere doğru evriliyor. Her şeyden önce filmin altındaki temel söylem modernizm ve Marksist yabancılaşma üzerine kurulu. Modernizmin, özellikle yaşam şekilleri üzerinden toplumsal ve filmin geçtiği mekanlar üzerinden de mimari yansımalarına tanık oluyoruz. Sürekli olarak ağzına kadar dolu olan lokantalar ve toplu ulaşım araçlarının yanında, ulaşılabilirlik anlamında sınırsız bir zenginlik (yani dükkanlar ağzına kadar çeşit ve sayıda ürünlerle dolu)ve sürekli olarak var olan bir hareket olgusu filmin genel arkaplanını oluşturuyor. Burada özellikle yazılı mülakat için başka bir binaya götürülürken içinden geçtikleri estetik anlamda aşırı görkemli yapının oldukça önemli bir yanı var. Gerek mülakat sırasında gerekse ilk çalışma alanında tanık olduğumuz üzere, yapılar tamamen keskin hatlı ve estetik yerine işlevselliği ön plana çıkaran bir mimar anlayıştalar. Bu, postmodern eleştinin ortaya çıkması ile birlikte modernist mimariye yönelik getirilmiş bir tanımlamanın izlerini taşımaktadır aslında. Modernist yaklaşımlı mimarinin temel özelliği keskin hatlı olması, güç istenci üzerinden doğaya bir baş kaldırı niteliği taşıması ve estetiklik ile işlevsellik arasında çok kırılgan bir bağ kurması olarak özetlenebilir. Bu anlayışın mimari yapılanmanın ötesine geçen bir diğer yaklaşımı olan yaratıcı yıkımsa işte tam da o görkemli yapının kullanılmıyor oluşuyla paralel olarak devasa bir şantiye alanının gösterilmesi üzerinden yönetmenin müthiş yaratıcılığıyla ayyuka çıkıyor.

İşte Marksist yabancılaşma söylemi de bu durum üzerinden oluşuyor. Burada bahsettiğimiz bu tanımı biraz açacak olursak, Karl Marks ağırlıklı olarak 1844 El Yazmaları’nda iki tip yabancılaşmadan bahseder. İlki insanın doğaya yabancılaşması ki bu insan olma edimi için gerekli bir durumdur. İkincisi ise kapitalizmin yol açtığı emek ile üretim arasındaki yabancılaşmadır. Bu aynı zaman varoluşsal bir bunalımın sebebidir, bir diğer açıdan insanın kendisine yabancılaşmasının. Il Posto’da bu duruma iki ayrı bölümde tanık oluyoruz. Bu ilk olarak, işe alım için yapılan mülakatın; insanilikten tamamen uzakta, bireyselliği ve tekliği yok eden, benzerlikler üzerine kurulu kesinlikçi bir sistemi olması ve daha ne yapacaklarını bile bilmeyen bireylere sorular sorulmasıyla kendini gösterir.  Diğer bölümse ne yaptıklarını sorgulamayan, hatta tüm tinselliklerini bunun üzerine kurarak sonunda emekli olsalar dahi hala işe gelmeye devam eden memurların olduğu sahnelerdir. İşte tam burada tüm filmi Domenico üzerine kuran yönetmen farklı bir hamle yaparak aynı odada çalan tüm memurlara ve onların hayatlarına dair ufak sahneleri arka arkaya sıralıyor. Bu sahnelerden onların da sonunda nasıl o, emekli olmasına rağmen hala işe gelen adama dönüşeceğini görüyoruz.

Memurların olduğu sahnelerin genelinde var olan ve filmin bazı ayrı bölümlerinde de kendini gösteren belirgin bir mizah unsuru da var. Bu açıdan Il Posto’nun birçok sahnesinden Kafka tatları almak mümkün. Hele ki memurlara odaklanıldığı sahnelerde film, tam anlamıyla bir Kafka romanının serbest uyarlaması havasına bürünüyor. O yüzden memurların arasındaki bir adam özellikle ayrı bir öneme sahip. Çünkü tam da Kafka’nın gündüzleri çalışıp geceleri kitaplarını yazması gibi memurlardan biri de geceleri yalnız başına kaldığı odasında kitap yazmaya çalışıyor. Filmin sonunda onun masasına Domenico’yu yerleştimek için geriye kalanları toparlarken buldukları yazı notlarını zerre önemsemeyen memurların bu davranışı da buraya kadar bahsettiğimiz birçok şeyi oldukça güzel özetlemesi açısında oldukça önmeli.

Marksist yabancılaşma konusunda Terry Gilliam’ın Brazil’i kadar distopik bir anlatı oluşturmasa ve Coen Kardeşler’in The Hudsucker Proxy’si gibi bir kara komedi yapmasa da Il Posto, birçok ufak detaylarla bunlara vurgu yaparak oldukça sert bir sistem eleştirisi yapıyor aslında. O sayede filmin finali sinema tarihinin en çarpıcı sahnelerinden birine dönüşmüş ister istemez. Final sahnesindeki aşırı karamsar yaklaşımı başka bir açıdan da bir tür ağıt olarak nitelemek mümkün sanırım. Çünkü tüm bu distopik denebilecek arkaplana karşın Olmi, gerek Domenico’nun saf karakteri gerekse Antonietta ile olan naif ilişkisi üzerinden oldukça hümanist ve duygusal bir anlatı oluşturuyor. Hatta bu konuda ortaya koyduğu başarının hakkını kesinlikle vermek gerek. En nihayetinde henüz 1961 gibi, melodram ağırlıklı filmlerin etkisinden kurtulunamamış bir dönemde böylesine klişelerden uzak ve de gerçekçi bir yaklaşımla etkleyici romantik sahnaler çekmek Olmi’nin dehasına çok iyi bir örnek.

Hikaye ve karakter yaratımı konusunda buraya kadar bahsettiğimiz başarılarının ardından son olarak yönetmenin tamamen sıra dışı  bir şekilde ortaya koyduğu ve özellikle bahsetmek istediğim özel bir bölüm var, yılbaşı partisinin olduğu sahne. Filmi izlediğinizde bu sahnenin beklediğinizden çok ama çok uzun olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü yönetmen bu parti sahnesi ile klasik yılbaşı temsili yapmanın ötesinde inanılmaz geniş bir karakter analizi turuna çıkıyor. Çalınan müzikler, yapılan sohbetler, danslar, sarhoş olmalar… Hemen hepsi, bir salon dolusu insanın sürekli olarak hareket halinde olmasına karşın benlikleriyle bir şekilde kadrajda yer bulabilmesini sağlayan unsurlar olarak şiirsel birşekilde bir araya getiriliyor. Hatta bu filmden altı yıl sonra Fransız yönetmen  Jacques Tati, Playtime filminde bu sahneyi daha da geliştirip neredeyse yarım saati aşan bir hale getirerek sinema tarihine geçecektir.

Tarzı üzerinden getirilen indirgemeci bakış açısının kurbanı olarak tozlu raflara gömülmüş Il Posto, yalnızca Olmi’nin sinemasal tarzını anlamak için değil aynı zamanda içinde barındırdığı oldukça geniş ve de derin söylemlerin görkemine şahit olmak için kesinlikle izlenemsi gereken çok değerli bir yapım.

İzleyin, izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol