*Spoiler içerir.

Gerçekte bir tiyatro yazarı olmasına rağmen, Tennessee Williams sinemacılar tarafından çok sevilen bir senaristtir. Çok sayıda oyunu filme çekilmiş ve bunlardan iki tanesi Oscar’a aday olmuştur. Süslü anlatımları pek sevmez Tennessee Williams. Olay örgüsü basittir. Başı ve sonu bellidir. Kafa karıştırmaz. Zaten tiyatro senaryoları yazdığı için, fazla mekân da kullanmaz. Diğer yandan; oldukça zordur onun senaryoları. Karışıktır. Anlaması güçtür. Analiz gerektirir. Anlatılanı değil de, anlatılmak isteneni anlamaya çalışmak yorar insanı.

Tennessee Williams’ın en popüler uyarlamalarından sayılan, 1952 Oscar Adayı İhtiras Tramvayı (A Streetcar Named Desire); tüm mal varlığı olan Belle Reve’i kaybederek, kız kardeşi Stella’nın yanına taşınan Blanche hakkında. Blanche, ihtişamı seven bir kadındır. New Orleans’ın kenar mahallelerinden birinde, bir apartmanın alt katında, küçücük bir dairede yaşayan kız kardeşinin hayatı onu tatmin etmez. Ayrıca, Stella’nın kocası, Stanley’nin davranışlarından da oldukça rahatsızdır. Aynı çatı altında bir süre birbirlerine katlanırlar ancak Blanche’ın, Stanley’nin arkadaşı Mitch’e âşık olması; bardağı taşıran son damla olur. O andan itibaren, Blanche ve Stanley’nin birbirlerine karşı olan tutumları tamamen değişecektir. Ayrıca Stanley, Blanche’in pek de parlak olmayan geçmişine dair çok şey bilmektedir ve bunları ona karşı koz olarak kullanmaktan kaçınmayacaktır.

Realizm akımının altında inceleyecek olursak; filmde yoksulluk ve gelecek korkusu temalarını rahatça görebiliriz. Blanche, mal varlığını kaybedince, uzun yıllar boyunca hiç görmediği kız kardeşinin yanına geliyor. Aralarında bir kardeş sevgisi olduğunu söylemek çok zor çünkü birbirlerini neredeyse çocukluklarından beri hiç görmemişler ve hayatları boyunca bunun eksikliğini hiç hissetmemişler. Birbirlerinden gizledikleri çok şey var. Örneğin Stella’nın hamile olduğunu, Blanche uzun süre sonra Stanley’den öğreniyor. Stella ise Blanche’in geçmişine dair hiçbir şey bilmiyor. Stanley ona bir şeyler anlatmaya çalıştığında, duyduklarını kabullenemiyor. Blanche, o evde yaşamaktan mutlu değil. Sadece gidecek başka bir yeri olmadığı için orada kalıyor ve ileride sokakta kalmaktan korktuğu için aslında hiç sevmediği Stanley’e karşı bile iyi davranmaya çalışıyor. Diğer yandan, Mitch ile olan ilişkisini de güzel bir geleceğe zemin hazırlamak için kullandığı söylenebilir. Ona karşı bir şeyler hissettiği bir gerçek ama onunla evlenmek istemesinin asıl sebebi; kirli geçmişinden kurtulmak ve o korkunç evden uzakta, kendine ait yeni bir hayat kurmak. Bu fırsatı kaçırmamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Hatta Stanley’e karşı gelmeyi bile göze alıyor çünkü sahip olduğu tek şey olan güzelliği de yaşının ilerlemesiyle kaybolmaya başlıyor ve Mitch, hayatını düzene koymak için son şansı gibi görünüyor. Blanche, senaryonun en başından itibaren açıkça görüldüğü gibi; materyalist bir insan. Bu yüzden güzelliğini kaybediyor olmak onu çok üzüyor. Gerçek yaşını kimseye söylemiyor. Kırışıklıklarının fark edilmesinden korktuğu için gündüz vakti asla dışarı çıkmıyor. Hatta odasındaki ampulün üstüne bile fener takma gereği duyuyor.

streetcardesire-fl

Feminizm akımının altında inceleyecek olursak; filmde erkek egemenliği göze çarpıyor. Stella ve Blanche, mutlu olabilmek için sırtlarını dayayacak bir erkeğe ihtiyaç duyuyorlar. Stella’nın, hiç mutlu olmamasına rağmen, bir türlü evi terk edememesinin sebebi bu. Blanche ise önce Mitch ile bir hayat kurmayı deniyor. Bunu başaramayınca, kafasında zengin bir adam imajı çiziyor ve Shep Huntleigh adında, geçekten var olup olmadığını bilmediğimiz bir başkasıyla ilişkiye başlıyor. Blanche’in geçmişinde de, hep maddi olarak güçlü erkekler var.  “Erkek” unsurunu, yoksulluktan kaçış olarak görüyor ve bu yüzden hiçbir zaman yalnız kalmaya tahammül edemiyor.

Hem Stanley’in, hem de Blanche’in alkol problemi var. Stanley, arkadaşlarının yanında keyifle içkisini içebilirken, Blanche bu alışkanlığını gizleme gereği duyuyor. Bu durum, toplumda kadın ve erkeğin aynı şartlar altında, eşit olmadığını gösteriyor.

İhtiras Tramvayı’nı izlediyseniz ve şimdi bu yazıyı okuyorsanız eğer, Tennessee Williams’ın senaryo anlayışına dair, aklınızda bir fikir oluşmuştur mutlaka. Bu filmi Tennessee Williams sinemasına bir giriş olarak kabul edip, ikinci aşama olan “Suddenly Last Summer” filmiyle devam etmenizi öneririm. İyi seyirler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi