Bir ABD-Peru ortak yapımı olan Icaros: A Vision, Alman yönetmen Werner Herzog’un başyapıtlarından biri olan Fitzcarraldo’yla aynı şehirde geçen ve tüm ilhamını Amazon’un sakinleştirici ve şifa verici eşsiz doğasından alan güçlü bir film. Amazon ormanlarını aynı anda hem karanlığın kalbi hem de iyileştirici bir kosmos olarak sunarak bedensel ve ruhani dünyanın sınırlarını zorlayan film; Doğu-Batı, modern tıp-alternatif tıp, beden-ruh, inanç-korku gibi düalitelerin birbirleriyle kesiştikleri bağıntıları deşifre ediyor. Filmin ortak yönetmenlerinden biri olan ve tıpkı filmin başrol oyuncusu Angelina gibi yakalandığı meme kanseri sebebiyle, filmin çekimleri henüz tamamlanmadan hayatını kaybeden Leonor Caraballo’nun tedavi sürecindeki deneyimlerinden yola çıkan Icaros: A Vision’ın deneysel, kurmaca ve belgesel sinemanın biçimsel özelliklerinden faydalandığını dile getirmekte yarar var.

Film, Malickvari bir spiritüel açılış sekansının ardından ana karakter Angelina’nın peşine takılıyor. Amerikalı Angelina’nın (Ana Cecilia Stieglitz) yanında birkaç çanta eşyasıyla birlikte Peru Amazonlarının derinlerinde yer alan bir şifa merkezine doğru yaptığı yolculuğu izliyoruz. Küçük küçük kulübelerden oluşan bu şifa merkezini işleten Guillermo (Guillermo Arevalo) ve torunu Arturo (Arturo Izquierdo) merkeze şifa almaya gelen kişileri ‘hasta’ yerine ‘yolcu’ (passenger) olarak nitelendiren iki şaman. Modern tıbbın insanların içine bakmak için kullandığı radyoaktif MR cihazları yerine görüleriyle insanların içine bakıp şifayı doğada bulan ve bitkilerle tedavi yöntemine inanan Guillermo ve Arturo’nun şifa arayan ‘yolcular’ı iyileştirmek için kullandıkları psikedelik etkileri bulunan ‘ayahuasca’ bitkisine ve ormanın derinliklerinde yalnız zaman geçirirken bitkilerden dinledikleri ilahi bir şarkı olan ‘icaros’a güvenleri ise tam.

Icaros: A Vision: Doğanın Çekirdeğindeki Giz

Angelina, yakalandığı ölümcül kanser hastalığına iyi gelebilecek şifayı ararken onun gibi başka rahatsızlık sebepleriyle bu merkeze gelmiş ‘yolcu’lar da vardır. Örneğin, aktörlük yapan Leonardo kekemeliğini tedavi ettirmenin yollarını ararken (çözümü; karınca yemek) bir başka genç, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmanın yollarını aramaktadır. Yönetmenlerimiz ana karakter Angelina’nın tedavi sürecini odak noktalarına alırken bir yandan da şifa merkezinin günlük rutinini, türlü bitkilerle parfüm ve özel karışımlar yapan merkez çalışanlarını, Arturo ve dedesi Guillermo arasındaki ilişkiyi de ekranlara taşır. Tüm bu akışkanlıkta tıpkı Amazon’un ürkütücü ve şifa verici doğası gibi yaşam ve ölümün, akan ve duran zamanın bir aradalığı mevcuttur.

Angelina’nın ‘ayahuasca’ bitkisiyle yaşadığı deneyimleri, gerçeklik ve rüya olguları üzerinden beyazperdeye aktarırken deneysel sinemaya da göz kırpan yönetmenlerimiz Caraballo ve Norzi, Angelina’nın MR cihazının içine girdiği sahnelere paralel verdikleri hücresel röntgen görüntüleriyle filmin saykodelik atmosferini güçlendirirler. Küçük bir sandalın içinde nehir boyu giden bir kadının görüntüsünün üzerine eklemlenen Angelina’nın Amazon’un bitkilerini ve seslerini açıkladığı panoramik doğa sahneleri, filmin gerçeklik ve rüya görme halini sıklıkla kesintiye uğratır ve iki olgu arasında bir tür köprü vazifesi görür. Elbette bu durum izleyici ile film arasına bir mesafe koyar; ama bu da özdeşleşmenin önünü kesmek için yapılmış bilinçli bir tercihtir.

Filmin başlarında doğaya ve bu hiç de ‘modern’ olmayan şifa merkezine adapte olamayacağını düşünen Angelina, zaman geçtikçe tam tersi bir gelişme kaydeder ve Arturo’nun da güvenini kazanır. Arturo, Angelina’ya ‘susto’ yani korku hastalığı tarafından kuşatıldığını ve kendisinin de, bir gün kendisini kör edecek göz rahatsızlığı sebebiyle, aslında aynı ‘susto’dan muzdarip olduğunu dile getirir. Üstelik Arturo’nun rahatsızlığına modern tıbbın önerdiği hiçbir çözüm yoktur; fakat dedesi Guillermo’ya göre Arturo, Amazon’un derinliklerine yolculuk etmeli ve bir süre inzivaya çekilerek bu ‘susto’dan arınmanın yollarını bulmalıdır. Arturo ve Angelina’nın aynı anda ama farklı biçimlerde çıktıkları fiziksel ve ruhani yolculuk, filmin görüntü yönetmeni Ghasem Ebrahimian’ın yakaladığı doğa görüntüleriyle öylesine büyülü ve transa geçirici şekilde dramatize edilir ki seyirci aynı anda hem umudu hem de korkuyu hisseder.

Modern yaşamın yaydığı kaotik ortamdan uzakta, doğada ve teknolojiden son derece izole bir ortamda şifa arayan yolcularımız aradıkları şifayı bulabilirler mi bunu bilemeyiz; ama belki de umut, modern dünyanın ‘hasta’ olarak nitelendirdiği insanları ‘yolcu’ ya da ‘şifa arayan’ şeklinde olumlu çağrışımlar yapan sözcüklerle niteleyen bu alternatif yaşamın ve doğanın çekirdeğinde gizlidir.

Not: Ayahuasca ve saykodelik bitkiler, bugün ‘Travma Sonrası Stres Bozukluğu’ ve ‘Depresyon’ hastalarının tedavisi için araştırma laboratuvarlarında kullanılmaktadır. Saykodelikler Multidisipliner Derneği (MAPS) programı bu konuda önde gelen araştırma gruplarından biridir. Filmin yönetmenlerinden biri olan Matteo Norzi’nin bu konu hakkında şöyle bir açıklaması vardır: “İnsanlar, 2021 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk saykodelik hastanelerin olacağını tahmin ediyorlar. Bizim yapmak istediğimiz tıp literatüründeki boşluğu doldurmaya ve şamanları temsil etmeye yardımcı olmaktır. İnsanlar şamanizmin yalnızca yediğimiz şeylerle ilgili olmadığını anlamıyorlar. Oysa, şamanizm, eylemlerin bir birleşimidir […] Zaman kaybetmeden bu konudaki boşlukların doldurulması ve bilim ve şamanizmin daha da yakınlaştırılması iyi olacaktır”

Bir ABD-Peru ortak yapımı olan Icaros: A Vision, Alman yönetmen Werner Herzog’un başyapıtlarından biri olan Fitzcarraldo’yla aynı şehirde geçen ve tüm ilhamını Amazon’un sakinleştirici ve şifa verici eşsiz doğasından alan güçlü bir film. Amazon ormanlarını aynı anda hem karanlığın kalbi hem de iyileştirici bir kosmos olarak sunarak bedensel ve ruhani dünyanın sınırlarını zorlayan film; Doğu-Batı, modern tıp-alternatif tıp, beden-ruh, inanç-korku gibi düalitelerin birbirleriyle kesiştikleri bağıntıları deşifre ediyor. Filmin ortak yönetmenlerinden biri olan ve tıpkı filmin başrol oyuncusu Angelina gibi yakalandığı meme kanseri sebebiyle, filmin çekimleri henüz tamamlanmadan hayatını kaybeden Leonor Caraballo’nun tedavi sürecindeki deneyimlerinden yola çıkan Icaros: A Vision’ın deneysel, kurmaca ve belgesel sinemanın biçimsel özelliklerinden faydalandığını dile getirmekte yarar var. Film, Malickvari bir spiritüel açılış sekansının ardından ana karakter Angelina’nın peşine takılıyor. Amerikalı Angelina’nın (Ana Cecilia Stieglitz) yanında birkaç çanta eşyasıyla birlikte Peru Amazonlarının derinlerinde yer alan bir şifa merkezine doğru yaptığı yolculuğu izliyoruz. Küçük küçük kulübelerden oluşan bu şifa merkezini işleten Guillermo (Guillermo Arevalo) ve torunu Arturo (Arturo Izquierdo) merkeze şifa almaya gelen kişileri ‘hasta’ yerine ‘yolcu' (passenger) olarak nitelendiren iki şaman. Modern tıbbın insanların içine bakmak için kullandığı radyoaktif MR cihazları yerine görüleriyle insanların içine bakıp şifayı doğada bulan ve bitkilerle tedavi yöntemine inanan Guillermo ve Arturo’nun şifa arayan ‘yolcular’ı iyileştirmek için kullandıkları psikedelik etkileri bulunan ‘ayahuasca’ bitkisine ve ormanın derinliklerinde yalnız zaman geçirirken bitkilerden dinledikleri ilahi bir şarkı olan ‘icaros’a güvenleri ise tam. Icaros: A Vision: Doğanın Çekirdeğindeki Giz Angelina, yakalandığı ölümcül kanser hastalığına iyi gelebilecek şifayı ararken onun gibi başka rahatsızlık sebepleriyle bu merkeze gelmiş ‘yolcu’lar da vardır. Örneğin, aktörlük yapan Leonardo kekemeliğini tedavi ettirmenin yollarını ararken (çözümü; karınca yemek) bir başka genç, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmanın yollarını aramaktadır. Yönetmenlerimiz ana karakter Angelina’nın tedavi sürecini odak noktalarına alırken bir yandan da şifa merkezinin günlük rutinini, türlü bitkilerle parfüm ve özel karışımlar yapan merkez çalışanlarını, Arturo ve dedesi Guillermo arasındaki ilişkiyi de ekranlara taşır. Tüm bu akışkanlıkta tıpkı Amazon’un ürkütücü ve şifa verici doğası gibi yaşam ve ölümün, akan ve duran zamanın bir aradalığı mevcuttur. Angelina’nın ‘ayahuasca’ bitkisiyle yaşadığı deneyimleri, gerçeklik ve rüya olguları üzerinden beyazperdeye aktarırken deneysel sinemaya da göz kırpan yönetmenlerimiz Caraballo ve Norzi, Angelina’nın MR cihazının içine girdiği sahnelere paralel verdikleri hücresel röntgen görüntüleriyle filmin saykodelik atmosferini güçlendirirler. Küçük bir sandalın içinde nehir boyu giden bir kadının görüntüsünün üzerine eklemlenen Angelina’nın Amazon’un bitkilerini ve seslerini açıkladığı panoramik doğa sahneleri, filmin gerçeklik ve rüya görme halini sıklıkla kesintiye uğratır ve iki olgu arasında bir tür köprü vazifesi görür. Elbette bu durum izleyici ile film arasına bir mesafe koyar; ama bu da özdeşleşmenin önünü kesmek için yapılmış bilinçli bir tercihtir. Filmin başlarında doğaya ve bu hiç de ‘modern’ olmayan şifa merkezine adapte olamayacağını düşünen Angelina, zaman geçtikçe tam tersi bir gelişme kaydeder ve Arturo’nun da güvenini kazanır. Arturo, Angelina’ya ‘susto’ yani korku hastalığı tarafından kuşatıldığını ve kendisinin de, bir gün kendisini kör edecek göz rahatsızlığı sebebiyle, aslında aynı ‘susto’dan muzdarip olduğunu dile getirir. Üstelik Arturo’nun rahatsızlığına modern tıbbın önerdiği hiçbir çözüm yoktur; fakat dedesi Guillermo’ya göre Arturo, Amazon’un derinliklerine yolculuk etmeli ve bir süre inzivaya çekilerek…

Yazar Puanı

puan - 75%

75%

Amazon ormanlarını aynı anda hem karanlığın kalbi hem de iyileştirici bir kosmos olarak sunarak bedensel ve ruhani dünyanın sınırlarını zorlayan film; Doğu-Batı, modern tıp-alternatif tıp, beden-ruh, inanç-korku gibi düalitelerin birbirleriyle kesiştikleri bağıntıları deşifre ediyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi