Hugo; büyük usta Martin Scorsese’in yönetmen koltuğunda olması sebebi ile bende heyecan yaratmaya yetmişken, filmin Georges Méliès hakkında olduğunu görünce bu heyecanım ikiye katlandı. Peki, kimdir Georges Méliès? Film bunu size en ince ayrıntısına kadar anlatsa da ben bir iki satır yazmadan geçemeyeceğim. 

Filmlerin, hayalleri yakalama gücüne sahip olduğunu ilk fark edenlerden biri olarak görülen Georges Méliès, sinema tarihinin ilk bilimkurgu filmi sayılan “Le voyage dans la lune”nin (1902)’ yönetmenidir. Kariyerine sihirbaz olarak başlamış olsa da asıl sihrin sinemada olduğunu anlamakta çok da geç kalmamıştır. 

Filme gelince, 1930’larda çok küçük yaşta sırasıyla önce annesini daha sonra da en yakın arkadaşı olan babasını kaybeden Hugo, ayyaş amcası ile Paris’te bir tren istasyonunun saat kulesinde yaşamaya başlar. Hayatını hırsızlık yaparak sürdürmek zorunda kalan Hugo’nun en büyük yeteneği babasından öğrendiği saat tamirciliğidir. Babası ölmeden önce birlikte tamir etmeye çalıştıkları automaton (bir robot) Hugo’nun hayattaki tek hedefi haline gelir. Hugo’nun bu automaton’u tamir etmeye çalışması ile birlikte sinemanın mucitleri olarak bilinen Lumiere kardeşlerden Georges Méliès’e kadar uzanan bir macera başlayacaktır. 

Hugo rolünde Asa Butterfield var. Filmin ilk dakikasından itibaren bu kadar tatlı bir erkek çocuğu görmedim demeye başlayacağınıza emin olabilirsiniz. Ama benim burada asıl değinmek istediğim isim Hugo’nun en iyi (belki de hayattaki tek) arkadaşı olan Isabelle rolündeki Chloe Grace Moretz. İlk olarak kendisiyle “(500) Days of Summer” filminde tanışmış olsam da “Let Me In”deki performansıyla beni kendine hayran bırakmıştı. Chloe’nin adını önümüzdeki yıllarda daha sık duyacağımıza ve bir dünya yıldızı olacağına eminim. Genç yıldızların yanı sıra Hugo’nun babası rolünde Jude Law’ı izlerken Georges Méliès rolünü de muhteşem oyunculuğu ile Ben Kingsley canlandırıyor. 

Ödüllü kitap “The Invention of Hugo Cabret”ten uyarlanan, masalsı anlatımıyla bir dakika bile izleyiciyi sıkmayan “Hugo” birçok göndermelerle dolu. Bir tren istasyonunda geçen filmde trenin gara yaklaştığı sahneler Lumiere kardeşlere* Scorsese’den bir selam taşırken, Hugo’nun rüyalarında gördüğü tehlike; 1985’te Montparnasse Garı’nda raylardan çıkıp garın penceresinden sokağa düşen Granville ekspresinin ta kendisi. Daha birçok göndermelerle dolu olan filmin heyecanını kaçırmamak adına sizlerle bunları paylaşamıyorum. 

İzlerken büyük usta Charlie Chaplin gözlerimizin önüne gelmiyor dersek büyük saygısızlık etmiş oluruz. Filmin açılış sahnesi adeta “Modern Times”a bir saygı niteliğinde. 

Bir an bile sıkılmadan, kimi zaman duygulanarak kimi zaman gözü yaşlı bir gülümseme ile izlenen bir film. Özellikle Hugo’nun ellerinde defterin kül olduğu sahneyi Méliès’in çektiği filmlerden bir alıntı olarak sunan Martin Scorsese’in önünde saygıyla eğiliyorum ve bu seneki Oscar adayımın ne olursa olsun Hugo olduğunu üstüne basarak belirtiyorum. 

“Bir zamanlar Hugo Cabret adında bir çocukla tanışmıştım. Bir tren istasyonunda yaşıyordu. Neden bir tren istasyonunda yaşıyordu? diye sorabilirsiniz pek tabi. İşte bu kitabın anlatacağı tam da bu olacak. Ve bu yegane genç adamın babasının ona bıraktığı gizli mesajı bulma çabasından ve o mesajın onca engeli aşarak ona nasıl ulaştığından söz edecek”  Isabelle 

* Lumiere kardeşlerin ilk filmi olan ” La Sortie des Usines Lumiere a Lyon” sadece bir trenin istasyona yaklaşmasını beyazperdeye aktarıyordu. Film izleyenleri öyle şaşırtmış olmalı ki izleyiciler yerlerinden fırlayıp trenden kaçmak için salondan dışarı çıkmayı istemişler. 

İyi Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi