Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Almanya dolaylarında ucu Hollywood’a çıkan koca bir kara delik var. Alman sinemasında hatırı sayılır bir kariyer yapanların önemli bir kısmı soluğu Hollywood’da aldı. Herzog, kısa bir süre için Haneke, Oscar ve Altın Palmiyeli Teneke Trampet’in yönetmeni Volker Schlöndorff, Das Boot‘un yönetmeni Wolfgang Petersen, Wim Wenders, Koş Lola Koş‘un yönetmeni Tom Tykwer  Hollywood’a yelken açanlardan en bilinenleri. Herzog, Los Angeles ve Munih hattında gidip geliyor.  Tom Tykwer  da giderek aşağıya doğru inen bir ivmeyle şansını denemeyi sürüdürüyor. Onun dışındakiler Avrupa’ya geri döndüler. Zira Hollywood’da yerelliği, kimliği, bireyselliği korumak diye bir önerme yok.  Yapımcıların son transferi ise genç ve başarılı Alman yönetmen Dennis Gansel oldu.

Kasım’da vizyona giren Suikast filminde kamera arkasına geçen yönetmenin Almanya’da çektiği filmler oldukça başarılı işlerdi. Jason Statham, Jessica Alba ve Tommy Lee Jones gibi popüler isimlerle çalıştığı bu filminde aksiyon dolu bir yapım ortaya koymuş. Basit bir denklem üzerine yüksek tempolu bir aksiyonla inşa edilen film, çok izlenen yapımlardan biri oldu. Ne var ki Hollywood klişeleriyle oluşturulmuş senaryosuyla derinlikten uzak, yüzeysel bir yapım olarak Hollywood’a yelken açan yönetmenlerin nasıl işlerde çalışması gerektiğine güncel bir örnek oluşturdu.

1973’de o dönem Doğu Almanya’ya bağlı olan Hannover şehrinde doğup büyüyen Gansel, Münih Film Okulu HFF’de okudu. 17 yaşından beri film çeken yönetmen, çok sayıda kısa filmden sonra 2001’de ilk uzun metraj filmi Mädchen, Mädchen‘i (Kızlar, Kızlar) çekti. Bir grup voleybol oyuncusu genç kadının ilk cinsel deneyimleri ve çevreleriyle iletişimlerine odaklanan film, bir erkekten beklenmeyecek kadar kadın filmiydi.

Napola: Faşizm Geleceğini Yetiştiriyor

Yönetmenin 2004’te çektiği Napola, II. Dünya Savaşı’nda Naziler’in Napola adıyla kurdukları geleceğin bürokratlarını yetiştirdikleri okullardan birindeki gencin yaşamını konu alıyordu. 17 yaşından itibaren eğitime alınan gençlerin, yeni Almanya’nın bürokratik elitleri olarak yetiştirilme süreçleri ve yurt yaşantıları beyaz perdeye yansıtılmıştı.  İlk filminde genç kızların yaşamına odaklanan yönetmen bu kez de genç erkeklerin dünyalarına girdi. Çok bilinmeyen bir örgütü ilk defa sinemaya taşıyan Gansel, özellikle 2000’lerin başında adeta furyaya dönen Nazi dönemi filmlerine özgün bir yapım katmıştı.

Kült Bir Alman Filmi: Dalga

2008’de ise büyük ses getiren projesini gerçekleştirdi. Todd Strasser’in aynı isimli romanından uyarlanan Dalga isimli film, kısa sürede kült mertebesine erişti. Film, 1967 yılında Kaliforniya’da yaşanmış gerçek bir olaydan hareketle 1981’de yayınlanan romandan uyarlandığında kısa sürede 2.3 milyon kişinin izlediği bir yapıma dönüştü. Almanya’da bir okulda öğretmen olan Rainer Wenger’e (Jürgen Vogel), proje haftasında anarşi dersine girmek istemesine rağmen otokrasi dersi verilir. Anarşist kişilikli öğretmen, istemeye istemeye bu dersi öğrencilerine anlatmanın keyifsizliğini yaşayarak ilk derse başlar.  Derste öğrencilerin birçoğu Hitler’in kötü deneyiminden sonra bir daha Alman topraklarında otokratik fikirlerin yaşamayacağına inanmışlardır. Rainer, en faydalı öğrenme biçimi olan yaparak ve yaşayarak öğrenme yöntemini kullanarak otokratik bir grup kurmayı önerir. Kendisini lider ilan eden Wenger, öğrencilerine önce birey olarak değil grup olarak hareket etmeyi öğretir. Aidiyet problemleri yaşayan öğrenciler, bir gruba ait olma fikrini fazlasıyla benimserler. Herkesin beyaz gömlek giymesi, grubun bir logosunun olması, hatta bir çeşit selamlaşmanın bile bulunmasıyla grup iyice ete kemiğe bürünür. Faşizm, semptomlarını göstermeye başlıyordur. Dalga ismini alan grup, giderek kendilerinden olmayanlara zorbaca davranmaya başlarlar. Grubu, otokrasinin ne denli zararlı bir fikir olduğunu öğretmek için ortaya çıkaran öğretmen, iplerin hızlıca elinden kaydığını gördüğünde artık çok geçtir.

die-welle-filmloverss

Nazi döneminde Hitler’e karşı mücadele eden Beyaz Gül hareketi gibi Dalga grubuna karşı da gruba dahil olmayan iki öğrenci seslerini yükseltirler. Yöntemleri de benzerdir. Bildiri dağıtıp tehlikenin duyurulmasını sağlamaya çalışırlar. Ne var ki tehlike artık fiziksel şiddet eylemlerine dönüşmüştür.

İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan film, faşizmin şuursuz kitleler üzerinde nasıl kısa bir sürede yayılabileceğini gösteren, eğitim sistemlerinin çerçevesini sorgulatan oldukça çarpıcı bir yapım.

2008’de dönemin furyasına uyarak bir vampir filmi de çeken Gansel, kadınlardan oluşan bir vampir çetesini sinemaya taşıdı. Kan içmeye doymayan kadın vampirler lüksten de vazgeçmiyorlardı. Avrupa’nın ışıltılı gece yaşamında ansızın kaşınan dişlerini zengin erkeklerin kanlarıyla buluşturuyorlardı.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi