1930’ların başında 11 milyon üyesi bulunan Ahlak Birliği ve kamuoyu baskısı sonucu Hollywood film endüstrisi, kendi kendine geliştirdiği bir tür sansür oluşturmuş ve bütün film senaryoları çekimler başlamadan önce Stüdyo İlişkileri Komitesi’ne gönderilmiştir. Film stüdyoları da bu sansür kurulunun almış olduğu kararlar ve yaptığı düzenlemelere göre senaryolara yaptırım uygulamış, en nihayetinde Hollywood’da filmlerin kendisi değilse bile senaryoları sansüre uğramıştır. Sansürcülerin tavsiyeleri, genellikle filmin neden-sonuç mantığının bozulmasını gerektirmiştir; çünkü sansür filmlerde nelerin betimlendiğinden çok, nasıl betimlendiğiyle ilgili olmuştur. Bu bağlamda bazı eylem ve olaylar sansürcüler tarafından “saldırgan” olarak nitelendirilmiştir.

Ülkemizde de buna benzer bir durumun var olduğundan, hatta bu konu üzerine bizzat Sinema, Video ve Müzik Eserlerinin Denetlenmesi Hakkında söz konusu bir yönetmeliğin ve bu yönetmeliği denetleyen bir kurulun olduğundan bahsedebiliriz. Bu yönetmeliğe göre tıpkı Hollywood’da olduğu gibi film stüdyoları bakanlıktan maddi destek alabilmek ve filmleri tamamlayabilmek için kurulun senaryoları onaylamasını bekler. Üstelik filmlerin dağıtım ve gösterimine de engel olabilen bu kurul ve Hollywood’un tavrıyla bağ kurmamak elde değil.

Sansürün belirsizliğe yer vermeyen temsil formlarını 1932 Hollywood yapımı Blonde Venus filmi üzerinden ele alacağımız bu yazıyla “Sinemada Sansür” konusuna bir kapı aralamış olacağız. Filmin konusuna değinmeden ve konuyla ilgili analizlere geçmeden önce Lea Jacobs’un The Wages of Sin: Censorship and the Fallen Woman Film, 1928-1942 adlı kitabında tescillenen bir kavramın üzerinde durmakta fayda var. Blonde Venus;  Anna Karenina (1935), Ann Vickers (1933), Baby Face (1933) gibi örneklerini verebileceğimiz bir “düşmüş” kadın filmi profili çizer. Jacobs bu film grubunu şu şekilde tanımlar:

“Bu filmler, aldatma veya evlilik öncesi cinsellik gibi cinsel kuralları çiğneyen bir kadınla ilgilidir. Olay örgüsünün geleneksel versiyonlarında kadın, ailenin ev ortamından dışlanır ve sürüncemeli bir düşüş yaşar.”

Jacobs’un ifade etmiş olduğu durum, Ahlak Birliği’nin toplumsal normlara ve etik değerlerine uygun olarak şekillenmiş bir kavramın doğuşuna işaret eder. İşledikleri konunun mevcut kuralları çiğneyen doğası nedeniyle bu filmler sansüre uğrar. Sansürün etkisini, filmin neden-sonuç mantığını nasıl şekillendirdiğini, düşmüş kadın filminin nasıl tanımlandığını ve bu bağlamda belirli anlatı kurallarını nasıl empoze ettiğini Blonde Venus filmi üzerinden ele alalım.

Hollywood’da Sansür: Blonde Venus

Blonde Venus, eski bir kabare dansçısı olan Helen Faraday (Marlene Dietrich), kimyager kocası Ned Faraday (Herbert Marshall) ve oğulları Johnny’yi merkezine alır. Ned, tedavisi yalnızca Avrupa’da mümkün olan bir kimyasal zehirlenme yaşar. Helen ise bu tedavinin karşılanması için gerekli parayı sahnelere dönerek kazanmaya çalışır. Ned’in Avrupa’daki tedavisi sırasında, Helen zengin bir politikacı olan Nick Townsend (Cary Grant) ile yasak bir ilişki yaşar. Ned geri döndüğünde bu ilişkiden haberdar olur ve oğlunun velayetini almaya çalışır. Helen oğluyla birlikte kaçıp yoksulluğun pençesinde hayatta kalma mücadelesi verdiği sırada Ned’in kiraladığı polis onları bulur ve Johnny babasıyla gider. Kendini toparlayan Helen Avrupa’da ses getiren bir kabare yıldızı olur ve Nick’le tekrar karşılaşır. Oğlunu tekrar görebilmek umuduyla birlikte Amerika’ya dönerler ve Helen bir karar vermek zorunda kalır.

Bir melodramın tüm özelliklerini taşıyan Blonde Venus, kadın odaklı bir filmdir. Olay örgüsü bir kadının hakimiyetindedir ve kadın aynı zamanda kurbandır. Film boyunca ahlakî çatışmalarla yüzleşir. Aile hayatı için kariyerinden vazgeçer, kocasının tedavisini karşılamak için zengin bir adamla birlikte olur, kocasının ilişkiden haberdar olmasıyla birlikte çocuğundan kopmak zorunda kalır ve tekrar ayakları üzerinde durmak için direnir dahası kendinden birçok kez fedakarlıkta bulunur. Bunlar Helen’in bilinçli tercihleri değildir, her tercih bir kurban gerektirir ve ahlakî bir ikilem yaratır. Helen, düşmüş bir kadın olarak bu ahlakî ikilemin tam merkezindedir. Çok hızlı ve keskin virajlarla seyircisine sunulan hikayede sansürcülere göre üç temel problem vardır:

1- Helen ve Nick arasındaki ilişki
2- Helen’in müşteri aradığı sahneler
3- Filmin yumuşatılmış finali

Sansürcülerin senaryoya müdahalesi filmin nedensel mantığında göze batacak kadar ciddi sonuçlar yaratmış, yönetmen Josef von Sternberg bu bağlamda olay örgüsünde inanılmaz bertaraf girişimlerinde bulunmuştur. Sinemada kurgunun önemini bir kez daha anlamamız dışında hiçbir yararı dokunmayan ve sansürcülerin ekmeğine yağ süren bu korkunç yaptırım, Helen’in kocasının tedavisini karşılamak için 300 dolar karşılığında Nick ile sevişmesi üzerinden uygulanır. Nick ve Helen’in sevişmesi sansürcüler için kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir, Sternberg de hamlesini buna göre yaparak sahneyi belirsiz hale getirmiştir. Nick ve Helen’i soyunma odasında görürüz ve ardından Nick’in Helen’e 300 dolarlık bir çek yazdığı plana geçeriz. Temel nedenin göz ardı edildiği bu sahne kurgu tekniğinin nimetlerinden faydalanmış olur sadece. Bir bakıma seyircinin zekası ve iradesi de alaşağı edilir. Helen’in Nick’in açmış olduğu eve taşınmasını da paralel bir kurguyla öğrenen seyirci, evli bir kadının başka bir adamla birlikte yaşamasının dolaylı bir temsilini izleyerek kendi çıkarımlarını yapmak zorunda kalır. Helen’i ve Nick’i bu evde bir arada görmediğimiz sahneler yönetmenin bilinçli bir hamlesidir ve sansürcüler bu duruma itiraz edemez.

Helen Johnny’le kaçtıktan sonra hayat kadını olur. Sansürcüler, Helen’in sokaklarda adamlarla pazarlık yaptığı, sivil polis tarafından tutuklandığı ve mahkemeye çıkarıldığı birçok sahneye karşı çıkmıştır. Sternberg de bu yaptırıma kısmen uyarak Helen’in pazarlık yaptığı sahneleri filmden çıkarır ve mahkeme sahnesinde de revizeye giderek Helen fuhuşla değil de serserilikle suçlanır. Filmin neden-sonuç mantığı açısından kilit noktası kadar önemli bir olay kayıp bürosundan bir kartın çekimine geçilerek atlanır ve bu durum da eksik kalmış, belirsiz bir sekansla sonuçlanır. Bir sonraki sahnede Helen’in fuhuş yaptığını görürüz ama bu sahnenin altı para kazanmak için bu işi yapmak zorunda olduğu gerekçesiyle doldurulur.

Senaryonun bir versiyonunda Helen’in kocası Ned’in evin temizlikçisiyle bir ilişkisi vardır. Bu, Helen’in çocuğunu alıp gitmesi ve Nick ile evlenmesi için yeterli nedeni sunar. Helen şov dünyasındaki başarılı kariyerine devam eder, oğlunu alır ve romantik kahramanla evlenir. Ama sansürcüler, “ahlakî değerlerin dengelenmesi kuralı” olarak adlandırdıkları kuralın çiğnenmesi üzerine bu alternatif senaryoya karşı çıkmışlardır. Bu kurala göre, ahlak dışı eylemlerin filmde telafisi şarttır. Bu bağlamda kadın günahlarından arınmalı ya da ahlakî davranışlar sergilemeyen karakterler cezalandırılmalıdır. Filmin sansüre maruz kalmamış ham senaryosunun finalinde Helen’in ahlaksızlığı, Ned’in ahlaksızlığıyla dengelenir. En nihayetinde Sternberg’in finalde yumuşak bir dokunuş yapmasını tamamen sansürcülerin tavrına bağlayabiliriz. Bu bağlamda Helen’in Nick ile şov dünyasındaki başarılı kariyerini terk edip oğlunun iyiliği için aile hayatına geri döndüğü alternatif son ataerkil değerlerle uyum içerisindedir. Sansürcüler için sorun ortadan kalkmıştır.

Geçtiğimiz sene Altın Portakal’da gösterim odaklı uygulanan sansürün şaşkınlığını atamamış bir film eleştirmeni, 5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun gereği kısa film projesi reddedilen bir sinemacı ve en nihayetinde dünyanın en görkemli filmlerinin doğduğu Hollywood’un sansür politikalarına birçok filmde seyirci kimliğiyle maruz kalmış bir sinema tutkunu olarak sanatın, hele ki yedinci sanatın bu eşiği keskin bir kararlılıkla geçmesini yürekten diliyorum. Ataerkil değerlerin ön plana çıkarılarak yönetildiği ülkemde kadın kimliğimle vurgulamak istiyorum ki küçük hesaplardan arındırılmış ve müdahale edilmemiş sinema sanatı ulaşmaya çalıştığımız hazzın doruk noktasıdır.

Not: Bu yazıda Lea Jacobs’un The Wages of Sin: Censorship and the Fallen Woman Film, 1928-1942 ve Warren Buckland’ın Understand Film Studies kitaplarından yararlanılmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi