“Sevgili Frodo’m, bir keresinde sana maceralarımla ilgili bilinmesi gereken

her şeyi anlatıp anlatmadığımı sormuştun. Her ne kadar

sana dürüstçe doğruyu söylemiştim diyebilsem de

hepsini anlatmamış olabilirim.”

Bilbo Baggins, “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk”

Hobbit: Beklenmedik Yolculuk uzun bir bekleyişin ardından bu hafta vizyona giriyor. Tüm dünyada merakla beklenen üçlemenin ilki vizyona girmeden hemen önce filmin hikayesi ve karakterleri hakkında bilinmezleri öğrenmek istemez misiniz?

BİR BÜYÜCÜ, BİR HOBBİT VE BİR CÜCE KRAL

Yeğeni Frodo’nun kendi müthiş ve tehlikeli yolculuğuna koyulmasından altmış yıl önce Bilbo Baggins bir pazar günü kasabası olan Hobbitköy’deki Çıkın Çıkmazı’nda mutlu ve huzurlu bir hayat sürmektedir. Tüm kendi türünden olanlar gibi, evini sevmekte ve Shire’ın ötesindeki yaşam hakkında pek az şey bilmektedir; öğrendikleri değerli kitapları ve haritalarında gördüklerinden ibarettir. 

Maceranın merkezindeki Hobbit’i canlandırması için yapımcıların aklından geçen tek bir isim vardı: Gerek komedi gerek drama rollerine aynı ölçüde, zahmetsiz bir mizah ve insaniyet katmasıyla övgü toplayan Martin Freeman. “Martin aynı anda hem zayıf hem de sağlam ve güçlü olabilmek gibi inanılmaz bir yeteneğe sahip” diyen Boyens şöyle devam ediyor: “Aynı anda hem komik hem de dokunaklı da olabiliyor. Tüm bu özellikler bize onun Bilbo Baggins olduğunu söyledi. Martin’in bu olağanüstü yolculukta sizi de yanında götürebileceğini biliyorduk”.

Filmin renkli Cüceleri ve Büyücüleri, Elfleri ve Trolleri arasında, Bilbo muhtemelen izleyicinin en kolay özdeşleşebileceği yaratık. Jackson, “Bilbo sıradan bir insan gibi ve onun durumunda olsak büyük ihtimalle hepimizin vereceği tepkileri veriyor. Bilbo bir Trolle karşılaşınca, illa kılıcına sarılıp savaşmaya başlamıyor; paniğe kapılıyor. Ve Martin’in inanılmaz olan yönü de işte buydu. Bunların hiçbirinde rol kesmek istemiyor; o her zaman gerçek ve özgün. Ben hep Hobbitlerin, ellerinde çay fincanları ayaklarını ateşe uzatmış hâlleriyle, çok İngiliz olduklarını düşünmüşümdür. Martin tanıştığım kişiler arasında muhtemelen bir Hobbit’e en yakın insanlardan biri” diyor gülümseyerek.

Bilbo’yu Freeman’ın oynamasında kararlı olan Jackson, çekim programını yeniden düzenleyerek  aktörün “Sherlock” adlı televizyon dizisindeki Watson rolünü oynamak üzere Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye gitmesi için bir boşluk ayarladı. “Hakikaten çok şaşırdım ama bir o kadar da memnun oldum çünkü Bilbo’yu canlandırmayı gerçekten istiyordum, ve bu yeniden karşınıza çıkacak türde bir fırsat değildi. Bu durum bana Bilbo olarak çok güvendiklerini gösterdi. Bende endişeyi mizahla oynayabileceğime dair bir şey görmüş olmalılar” diyor Freeman.

Freeman, Bilbo’yu “kendi kendine oldukça yeterli” olarak niteliyor ve şöyle devam ediyor: “Ayrıca, dünyayı gezmeden eğitimli biri olduğu için kendisinden oldukça da memnun bence. Onun hakkında dikkatimi çeken şeyler, birçok durumda belirli bir çekingenliği olduğuna, hayata karşı belli bir tereddüt duyduğuna işaret ediyor çünkü onun dünyası evi ve Hobbitköy; bunun ötesi biraz korkutucu”.

Fakat Bilbo’nun rahat yaşamı her şeyden habersiz bu Hobbit için hırslı planları olan Gri Büyücü Gandalf’in gelişiyle bozulur. Bilge, sezgileri güçlü ve bazen de muzip Büyücü’yü bir kez daha Ian McKellen canlandırdı. Bu tiyatro ve film yıldızının oynadığı pek çok başarılı rol arasında belki de en ikonlaşmış olanı “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde hayat verdiği Gandalf’dir. 

“Sette Ian McKellen’ı kostümü, sakalı ve şapkasıyla görünce bu Gandalf dedim. O, film karakteri ile kültürel ikon arasında tuhaf bir şekilde gidip geliyor” diyor Jackson.

Saygın aktör her ne kadar kendini tekrar etmekten endişe duyduysa da, sonunda bir kez daha Gandalf’in cüppe, sakal ve şapkasına bürünmenin cazibesine karşı koyamadı. “Aynı karaktere geri dönmek belki yeni bir rol üstlenmek kadar baştan çıkarıcı değil; ayrıca büyük bir sorumluluktu, ama sonuç olarak başka birinin Gandalf’i oynama düşüncesine katlanamadım” diyor McKellen ve ekliyor: “Yıllar içinde, üçlemenin pek çok hayranından bu rolü ben oynamazsam üzüleceklerini duydum. Dolayısıyla, role geri dönmek ve bu harika aileyle yeniden zaman geçirmek büyük mutluluk ve heyecan kaynağıydı”.

Gandalf, Erebor’u geri almak için Yalnız Dağ’ın çorak topraklarına yapacağı yolculukta kendisine danışmanlık yapması ve eşlik etmesi için Cüce Lordu Thorin Meşekalkan’ı seçmiştir. Erebor, Gandalf’in kabilesinin uzun süre önce Ejderha Smaug tarafından saldırılıp fethedilen kayıp krallığı ve anavatanıdır. McKellen bu konuda şunları söylüyor: “Gandalf Cücelerden hoşlanıyor ya da onlara hayranlık duyuyor gibi görünüyor. Ve oldukça yaşlı olduğu için —en az 6000 yaşında—, mevcut durumu yakın ve uzak geçmişteki tarih bağlamında değerlendirip şimdi onlara yardım etme zamanı olduğuna hükmediyor”.

Gandalf, Bilbo’yu bulmacanın çok önemli bir parçası, ve Erebor’a ulaştıklarında, tabi ulaşabilirlerse, gizli silahları olabilecek biri olarak görüyor. “Gandalf, bir hırsıza ihtiyaçları olduğunu düşünüyor. Ejderha’nın burnunun dibinden gizlice geçip Erebor’a girebilecek birine,” diyen Jackson, şöyle devam ediyor: “Ve Gandalf bunun bir Hobbit olması fikrini seviyor çünkü Ejderhalar Hobbitlerin kokusunu bilmiyorlar. Gandalf hırsızın Bilbo olmasını istiyor”.

Hayatı boyunca hiçbir şey çalmamış olan Bilbo için bu yeni bir bilgidir. Fakat Bilbo’yu çocukluğunda tanımış olan Gandalf onun bu iş için doğru Hobbit olduğuna inanıyor. McKellen bunu şöyle açıklıyor: “Sanırım Gandalf’in Bilbo’yu seçmesinin nedeni onu her şeye hazır, cesur bir çocuk olarak hatırlaması. Şaşırarak fark ediyor ki, o parlak çocuk biraz rahat bir yaşam biçimini seçmiş. Ama Bilbo’nun içinde bir yerlerde maceraya hazır bir ruh olduğuna inanıyor”.

Bilbo daha ne olduğunu tam anlayamadan, derli toplu küçük Hobbit Deliği’nin bir bir gürültücü Cücelerle dolduğunu görür. Son olarak da, liderleri olan efsanevi Cüce savaşçı Thorin Meşekalkan (Richard Armitage) kapıda belirir. Thorin doğrudan Orta Dünya’nın Cüce Kralları olan Durin soyundan gelmektedir. Kendisi ayrıca, Erebor’un beklemedeki kralıdır. O, Smaug’un yaptığı dehşet verici katliamda krallığın çöküşüne tanık olmuş, babası Thrain ile dedesi Thror’u bu savaşta kaybetmiştir. 

Armitage, “Thorin’e babasından bir intikam görevi miras kalıyor: Kendilerinin olanı geri almak ve halkını Erebor’a geri götürmek. Ve bu, tek başına taşıması çok ağır bir yük. Thrain yüz yıl önce aynı şeyi yapmaya çalışırken kaybolmuş. Bu yüzden, Thorin ya şimdi ya da hiç diye hissediyor. Bence o, sönmekte olan bir kor gibi. Bu koru tekrar büyük bir ateşe dönüştürebilme potansiyeline sahip ama eğer şimdi harekete geçmezse kor sönecek” diyor. 

Aktör şöyle devam ediyor: “İlginçtir ki, Thrain’in tercümesi ‘hasret çeken’, Thorin’inki ise  ‘cüret eden’. Thrain bunu isteyen ama başaramamış olandı; Thorin ise bunu yapmaya cesaret eden”. 

Fran Walsh ise karakter için şunları söylüyor: “Thorin son derece asil ve kusurlu bir karakter. Onun hikayesi trajik ve çok dokunaklı. Thorin yurtsuz bırakılan ve yıllardır statüsüz bir şekilde gezinen halkı için savaşıyor. Onun hikayesi Erebor’u ve o vatanı tekrar kazanma hayalini konu alıyor”.

Bir Cüce için yakışıklı, uzun boylu ve krallığa layık olan Thorin saygıyı hak eden cesur bir liderdir. Fakat çevresinde bir ordu gezdirmek yerine, 12 Cüceden oluşan toplama bir grup oluşturmayı başarabilmiştir sadece. Armitage bunu şöyle açıklıyor: “Yeterince iyi bir lider olmadığı paranoyası daima içinde olan bir şey ve onu aşağı çekiyor. Bu rolde aynı hissi oyuncu olarak ben de yaşadım. Çok kaygan bir zeminde olduğumu hissettiğim anlar oldu. Ama Peter’la çalışmanın müthiş olduğunu düşündüğüm yönü onun tüm filmi kafasında canlandırması, böylece güvenli ellerde olduğunuzu hissediyorsunuz. Karakteri benden daha iyi biliyor. Bana sunduğu incelikli rehberlik içimi özgüvenle doldurdu”.

Yolculuğunun taşıdığı büyük önem yüzünden, Thorin rolü için oyuncu seçimi yapımcılar adına özellikle dikkat gerektirdi. “O, Cüceler grubunun lideri. Bu yüzden, böylesi bir güç ve otoriteye doğuştan sahip birine ihtiyacımız vardı” diyor Jackson ve ekliyor: “Ve bu nitelikler Richard’ın Thorin karakterini bütünüyle sahipleniş şekline fazlasıyla yansıdı. Kendisi normal hayatta olağanüstü sessiz biri ama Thorin Meşekalkan kostümüne büründüğü anda o grubun kontrolünü tamamen eline alıyor”. 

Üstelik bu, öyle sıradan bir grup değildir.  

CÜCELER BÖLÜĞÜ

“Hobbit: Beklenmedik Yolculuk”ta Bilbo, Gandalf ve Cüceler Bölüğü olmak üzere 15 ana karakter bulunuyor. Bu durum yapımcılar açısından hikaye anlatımı için biraz zorluk teşkil ediyordu. Jackson bunu şöyle açıklıyor: “Cüceler hikayede büyük yer tutuyorlar; dolayısıyla bireysel tarzlarıyla birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilen karakterler yaratmak ve güçlü oyuncular seçmek bizim için önemliydi. Cüceler Bölüğü’nü hayata geçirmeleri için muhteşem bir oyuncu kadrosunu bir araya getirdik”.

Thorin’e en yakın olanlar ona Durin soyundan doğrudan bağlantılı olan Balin ve Dwalin kardeşlerdir. Thorin’in en güvenilir danışmanlarından olan, nazik yapılı, diplomatik ve bilge Balin’i Ken Stott canlandırdı. Balin her ne kadar sadık olsa da, Stott’a göre, “Erenor’u geri almanın asil bir düşünce olup olmadığını bilemediği için yolculuğa dahil olma konusunda biraz isteksiz. Orayı olduğu gibi bırakmak gerektiğine inanıyor. Ayrıca, hayatlarını birine emanet edeceklerse, Bilbo seçmeleri gereken son kişi. Balin’e göre, onların bu işi başarmasını sağlayamayacağını anlamak için Bilbo’ya bakmanız yeterli. Fakat, yavaş yavaş ve emin adımlarla Bilbo onların saygısını kazanıyor”. 

Her iki kardeş de savaş deneyimi yaşamışlardır, ve bu deneyim Balin’i daha isteksiz kılarken, kardeşi Dwalin’i (Graham McTavish) tam tersi yönde etkilemiştir. Uzun boylu, kaslı, dövmeli ve korkusuz bu güçlü savaşçı Thorin’in liderliğine şaşmaz bir güven duymaktadır ve onu ölümüne savunmaya hazırdır. “Dwalin tek kelimeyle müthiş bir savaşçı” diyor McTavish ve ekliyor: “Önlerindeki serüvene dair asla hayaller görmüyor. Bu resmen bir intihar görevi ve gruptaki herkesin bunu pek anladığını sanmıyor. Dwalin şakalar yapıp kamp ateşi başında hikayeler anlatan türde biri değil. Hayır, asla. O, baltalarını çıkarıp, bıçaklarını iyice biler!”

Skalanın diğer ucunda Thorin’in yeğenleri Fili (Dean O’Gorman) ve Kili (Aidan Turner) bulunmaktadır. Büyük Cüce savaşlarını yaşamış olmak için fazla genç olan bu iki kardeş neyin içinde olduklarını pek bilmemektedirler. “Onlar ateşli olanlar” diyen O’Gorman, şöyle devam ediyor: “Fili bu görevi doğuştan hakkı, kendi hayat serüveninin önemli bir parçası olarak görüyor. Ve bu kulağa bir erkek çocuğunun hayali gibi geliyor. Büyük bir gençlik ateşiyle yola çıkıyor ama hikaye ilerledikçe, ciddiyet kendini belli ediyor”.

Fili ve Kili, Çıkrık Çıkmazı’na gelip birlikte seyahat ettikleri bölüğü görünce sert bir uyanış yaşarlar. Turner, “Burada bir rüya takıma adım attıklarını sanıyorlar ama birden bire masanın diğer ucuna baktıklarında yoldan çıkmışlar güruhu görüyorlar. Başına balta saplı bir adam, bol alkol alan tipler, bazı emekliler ve kendi annesini soymuş bir hırsız Hobbit’le karşı karşıyalar” diyor Turner gülerek ve ekliyor: “Ama Fili ve Kili bunu eğlenceli buluyor ve tam anlamıyla uygunsuzlarla dolu bu odada bile Bilbo’yla dalga geçmekten geri kalmıyorlar!”

Kraliyet soyu olan Durin’den gelen Fili ile Kili’nin aksine, Bofur (James Nesbitt) ve Bombur (Stephen Hunter) kardeşler ve kuzenleri Bifur (William Kircher) madenci ve demir ustası ailelerden gelmektedirler.

Bofur, Balin’in endişesini, Dwalin’in kararlılığını ya da Fili ve Kili’nin heyecanını taşımamaktadır. Nesbitt, “Bofur’un genel motivasyonu Cücelerin kalanından çok daha basit” diyor ve ekliyor: “Bana kalırsa, kaybedilmiş topraklarını geri almak gibi asil bir davayla çok da ilgili değil. Bence o ve yakınları birazcık eğlence, biraz hırgür peşinde. O pozitif bir Cüce. Hayata çok olumlu bir bakışı var. Bofur’un sert, dürüst, aynı zamanda sevecen bir yapısı olduğunu düşünüyorum”.

Bifur bölükte sivrilen bir karakter çünkü kafasına saplı, paslı bir Ork baltası var. Çılgın saçlı ve çılgın gözlü Bifur el hareketleri, homurdanma ve ara sıra, sadece Cücelerin bildiği eski ve gizli bir dil olan Khuzdulca’yla iletişim kuran, yırtıcı ve ne yapacağı belli olmayan bir savaşçı. Kircher bu konuda şunları söylüyor: “Başından yaralanmış olduğu için sadece eski Cüce dilinde konuşabiliyor. Ve, ne yazık ki, kimse onu anlamıyor, hatta Cüce arkadaşları bile. Sadece, eski Cüce dilini bilen Gandalf onu anlayabiliyor”.

Bombur’un tek anladığı şey yemektir; bu yüzden de hayattaki tutkusunun ve başlıca odağının yemek pişirmek ve yemek olması şaşırtıcı değildir. “Bombur her ne kadar Thorin ya da Dwalin kadar uzun boylu olmasa da, Cücelerin en irisi” diyor Hunter ve ekliyor: “Kör gözüm kör parmağına demenin anlamı yok; Bombur, Cücelerin en şişmanı. O, Bofur ve Bifur oldukça sert mizaçlı karakterler. Yapılılar ve savaşta başlarının çaresine bakabilirler”.

Oin (John Callen) ve Gloin (Peter Hambleton) kardeşler seyahat grubunun daha kıdemli birer üyesidir. Cesur Kuzeyli Cüceler ve Thorin Meşekalkan’ın uzaktan kuzenleri olan bu kardeşler akrabalarına derin bir sadakat duygusuyla bağlıdırlar. Yaşça büyük olan Oin şifacı ve bir tür medyumdur. Aslında yolculuğu tetikleyen de onun duru görülerinden biridir. “Oin kuşların uçup, kuzgunların Erebor’a dönmesinin bir işaret olabileceğini anlayıp, belki de Smaug’un hüküm süren dehşetinin sona ermek üzere olduğunu görüyor” diye açıklıyor Callen. 

Gloin ise harcamaların “muhasebecisi”dir ve masraflara olağanüstü dikkat eder. Aynı zamanda sevgi dolu bir aile adamıdır. Karısı çok güzel sakallı, ün salmış bir afettir; o dönemde hâlâ bir çocuk olan oğlu Gimli ise 60 yıl sonra ‘Yüzüklerin Efendisi’ne katılacaktır. “Üçlemenin hayranları benzerliği görecekler” diyor Hambleton ve ekliyor: “Gloin’un baltası kesinlikle Gimli’nin hikayesiyle bağlantılı çünkü bu babadan oğula geçen bir şey. Ve tıpkı oğlunun olacağı gibi, Gloin de bu işin sonunu görmeye oldukça kararlıdır”.

Üç kardeş Dori (Mark Hadlow), Nori (Jed Brophy) ve Ori (Adam Brown) de anne tarafından Thorin Meşekalkan’ın uzaktan akrabalarıdırlar, ama her birinin babası farklıdır ve mizaçları bambaşkadır. 

Dori en büyükleridir. Kendisi biraz anaçtır ve en küçük kardeşi Ori’yi ortanca kardeşi Nori’nin etkisinden korumak konusunda özellikle endişelidir; dolayısıyla, bu konuda biraz patronluk taslar. Hadlow, “Dori her zaman kardeşlerini kontrolü altında tutmaya çalışıyor. Aile birliğini korumayı kendi görevi olarak görüyor. Bu Cücelerin hepsi farklı klanlardan. Bu yüzden de, önce hepsi bir şekilde diğerlerine şüpheyle bakıyor. Ama filmin akışı içerisinde aralarında inanılmaz güçlü bir bağ oluşuyor”.

Nori kardeşlerinden kesinlikle çok farklıdır. Küçük yaşta evini terk etmiş ve aile ocağına dönmeden önce yıllarca pratik zekası ve yaratıcılığıyla hayatta kalmıştır. Bir yere çivilenmemişse, çekici ya da kullanışlı herhangi bir nesne muhtemelen onun parmaklarına kurban gidecektir. Brophy onu şöyle tanımlıyor: “Biraz değişken, biraz arkadan bıçaklayan, biraz da hırsız biri. Çok şirin ama muhtemelen onun Cüce kız kardeşinizle evlenmesini istemezsiniz”. 

Ori ise erkek kardeşinin tam tersidir. Tatlı, sevimli ve masum Ori serüveni kaydetmek için yazar ve çizim yapar. Sinemaya bu filmle adım atan Brown, “Bence Ori oldukça sıradışı bir Cüce” diyor ve ekliyor: “Genç ve saf, grubun en küçüğü. Ama kendini kanıtlamak istiyor, sadece sürekli olarak kendisine annelik yapmaya çalışan ağabeylerine değil, Thorin’e de. Efsanenin bir parçası olmak istiyor”. 

Cücelerle yaptığı bu uzun yolculukta, Bilbo onların anavatanları Erebor’a dönme isteklerini çok iyi anlamaya başlar. Boyens bu konuda şunları söylüyor: “Bilbo macerası boyunca ait olduğu Çıkrık Çıkmazı’ndaki anılarını içinde tutuyor. Oraya dönme arzusuyla yanıp tutuşuyor ve yuvasına ait bu düşünceler ona muazzam bir güç veriyor. Ve kendi yuvasına duyduğu bu bağ sayesinde, karşısındaki Cücelerden neyin koparılıp alınmış olduğunu, o bir yere ait hissetme özlemini anlıyor. İşte bu, her şeyden daha çok, karşısındaki Cücelerin kim olduğunu anlamasına yardımcı oluyor”.

Farklı aksanları ve kişisel tarzları olsa da, Cüceler bir alemdirler. “Cüceleri çok çalışan, asalete ve büyük çalışma ahlakına sahip ama barda oturup herkes gibi üç beş kadeh içmeyi seven bir grup çelik işçisine benzetebilirsiniz” diyen Jackson, şöyle devam ediyor: “Ayrıca, mizah anlayışına sahipler ve müthiş birer savaşçılar. Onların şamatacı bir yapıları var. Savaşta Orklarla mücadele etmeyi sevdikleri kadar, stres atmayı da seviyorlar”.

Bilbo, Cüceler evini istila ederek, kendilerine güzel bir ziyafet çekmek için kileri boşaltıp, öğünü de dev bir yemek savaşıyla kapatınca, Gandalf ile Thorin’in ondan ne istediklerini anlamaya başlar: Ucunda ölümcül bir Ejderha’nın beklediği uzun ve tehlikeli bir yolculukta onlara eşlik etmesi beklenmektedir. “Bilbo bir savaşçı değil. Kılıçta becerikli değil ve daha önce hiç ata binmemiş ki dizginleri tutuşundan bunu kolayca anlayabiliyorsunuz. Yine de Gandalf onun bu serseriler takımıyla birlikte Hobbitköy’den ayrılmasını istiyor; bu biraz çılgınca bir düşünce. Bilbo’nun rutin bir yaşamı var ve bundan hoşlanıyor. Oysa ondan bile bile kendini tehlikeye atması, fiziksel zararın söz konusu olabileceği, hatta belki dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkması isteniyor. Dolayısıyla, soru şu: Madem öyle, neden gitsin? Gidiyor çünkü bir daha böyle bir fırsat bulamayacağını biliyor” diyor Freeman.

Gandalf yeraltı Erebor krallığının bulunduğu Yalnız Dağ’a giden gizli bir geçidin yerini gösterecek bir anahtar ve eski bir harita üretir. Fakat Cüce Bölüğünün görevlerini tamamlamak için bir uzmana daha ihtiyaçları vardır. Harita şifrelidir ve Gandalf onu çözebilecek yetenekte tek bir kişi tanımaktadır.

BEYAZ KONSEY VE KARARAN YEŞİL ORMANLAR

Midillilerin üstünde Shire’dan ayrılan Bölük dinlenmek için Trolbükü Ormanı’nda konaklarlar ama çok geçmeden iri yapılı ve aç üç Trol tarafından pusuya düşürülüp canlı canlı yakılmanın ucundan dönerler. William, Bert ve Tom adındaki bu Trolleri, en son, “Yüzüklerin Efendisi”nde heykel olarak görmüştük. “Bu, Bilbo’nun yeni yolculuğunda mutlak ve dehşet verici tehlikeyle ilk karşılaşması ve bu şekilde sınanıyor” diyor Jackson ve ekliyor: “Bilbo’nun Cücelerle süregiden ilişkisi anlamında Bilbo’nun rolü böylece büyük ölçüde tanımlanıyor”.

Çok geçmeden, Gandalf’in eski bir meslektaşı olan, Boz Büyücü Radagast’la (tiyatrocu ve bir kez Doctor Who’yu da canlandırmış olan Sylvester McCoy) karşılaşırlar.

Eksantrik, biraz unutkan ve dikkati kolayca dağılan Radagast bir İstari’dir, diğer bir deyişle Orta Dünya Büyücüsü. Beşli bir grup olan İstariler arasında Gri Gandalf ile Ak Saruman da vardır. Fakat diğerlerinden farklı olarak, Radagast uzun süre önce Yeşil Ormanlar’ın güneybatı eteklerinde virane evi Rhosgobel’da sakin bir yaşam sürmek için toplumdan el ayak çekmiştir. Radagast’ın dostları vahşi hayvanlar ve orman kuşlarıdır, ve ulaşım için tavşanların çektiği büyük bir kızak kullanır. McCoy bu karakteri Tolkien’ın Yeryüzü’nün korunmasına ilişkin bilindik kaygılarının bir simgesi olarak görüyor. “Bana göre, Radagast pek çok açıdan Assisili Aziz Francis’e benziyor” diyor McCoy. 

Boyens ise şunu ekliyor: “Orta Dünya halkının, Elflerin, Cücelerin ya da Hobbitlerin işleri Radagast’ı pek ilgilendirmiyor. Hayvanların, ağaçların ve doğanın iyiliği onu çok daha fazla ilgilendiriyor. Ve bağlantıları sayesinde, Yeşil Ormanlar’ın içinde büyüyen ve Kuytuorman olarak anılacak olan kötülüğü ilk o seziyor. Radagast Orta Dünya’da yıllar süren huzur ve bolluktan sonra, eski bir dehşetin dünyaya geri dönmüş olabileceğine inanıyor”.

“Orta Dünya’da küçük çatırdamalar başlıyor” diyen McKellen, şöyle devam ediyor: “Bazı şeyler değişiyor gibi görünüyor, üstelik iyi yönde değil. Bazı güçler iş başında ve Gandalf bu güçlerin tam olarak ne olduklarını çözmeye çalışıyor. Bu da onu işaretleri ilk gören Radagast’a götürüyor. Ancak, bağlantıları kurmak için Gandalf’in zekası ve büyük resme odaklanma anlayışı gerekiyor”.

Terk edilmiş tarihi Dol Guldur Kalesi’nin de içinde bulunduğu bir gizemi çözmeye başlayan Gandalf için Radagast’ın güveni kilit öneme sahip bir bağlantı sağar. “Bu, hikayenin Tolkien’ın değindiği ama yazmadığı bir parçası” diyor Walsh ve ekliyor: “Biz Gandalf’in Dol Guldur’daki hikayesini irdelemeyi her zaman arzu etmiştik ve biliyorum ki serinin çoğu hayranı da öykünün o kısmının anlatılmasını fazlasıyla istiyorlardı”.

Dol Guldur’da karanlık bir Büyücü’nün —Ölümbüyücüsünün— olası varlığı Gandalf’in payına düşen göreve daha büyük bir ivedilik kazandırır. Bir başka gelişme de çirkin, canavarımsı bir Ork sürüsünün kurtları andıran Wargların sırtında Bölük’ün peşine düşmesidir. Bu yırtıcı ve güçlü yaratıkların kurduğu pusudan kurtulan Bölük, Elflere ait Ayrıkvadi ileri karakoluna doğru yola koyulurlar. Burası derin bir nehir vadisine gizlenmiş, muhteşem bir vahadır. Bölük’ün gelişi pek de memnuniyetle karşılanmaz. 

Bu duygu karşılıklıdır. “Aralarındaki ilişki Erebor’a kadar uzanıyor” diyen Armitage, bunu şöyle açıklıyor: “Elflerin Cücelerin sahip oldukları şeylerde gözü vardı. Ejderha saldırdığında da Elfler hiçbir şey yapmadı. Cücelerin yanmalarına izin verdiler ki Thorin bunu asla unutmayacak”.

Cüceler sonunda Elrond’un emriyle vahaya kabul edilirler (Elf Lordu’nu “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde de olduğu gibi Hugo Weaving canlandırdı). Ne var ki, Elrond, Thorin’in yolculuğunun zekice olduğundan ve Gandalf’in bundaki rolünden şüphelidir. Weaving bu konuda şunları söylüyor: “Bence Elrond ile Gandalf arasında büyük bir karşılıklı saygı var. Ama Thorin’i ve Cüceleri koruyarak, Gandalf, Elrond’un onaylamadığı bir şey yapıyor. Elrond eğer Yalnız Dağ’a gidip Smaug’u uyandırırlarsa, bunun ancak işleri karıştıracağını düşünüyor.  Öte yandan, Gandalf’in bir başka amacı daha var ki bu da ele alınması gereken bambaşka bir sorun”.

Gandalf’in Ayrıkvadi’yi ziyaret etmesinin ardında yatan bir neden daha bulunmaktadır: Dol Guldur’la ilgili şüphelerini Beyaz Konsey’e iletmek. Beyaz Konsey, Gandalf’in kendisi, Saruman, Yüksek Elfler Elrond ve (yine Cate Blanchett’ın canlandırdığı) Galadriel’den  oluşmaktadır. Jackson, “Beyaz Konsey, Tolkien’ın notlarında, daha geniş bir Orta Dünya evreninin parçası olarak geçiyor. Onlar gerçekten de Orta Dünya’nın koruyucuları, herhangi bir tehlikeye karşı tetikte bekliyorlar. Bu bizim açımızdan bir altın madeniydi çünkü daha önce tanıttığımız karakterleri filmlere taşıyabilmemize ve Dol Guldur’daki bu varlığın harika hikayesini anlatmamıza olanak tanıdı” diyor.

Weaving ise, Beyaz Konsey, “esasen barış dolu bir dünya için çalışıyor. Çevrelerinde her an yeniden ortaya çıkıp mevcut yaşam tarzını tehdit edebilecek güçlere karşı tetikteler” diyor. 

Weaving’e göre, bu role geri dönmek, aynı zamanda, eski arkadaşlarla çalışabilme fırsatıydı: “Geri dönmek ve yıllardır görüşmediğimiz oyuncu ve set ekibinden arkadaşları yeniden görmek gerçekten harika oldu”.

Güzel ve bilge Beyaz Lothlorien Hanımı’nı bir kez daha canlandıran Blanchett da şunları ekliyor: “İlk serüvenin parçası olan çoğu kişi ikinci serüvende de yer alıyor. ‘Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesinden sonra başka bir şey olacağına dair beklentim yoktu ve benim o filmlerdeki sürem oldukça kısaydı. Buna rağmen, Peter, Fran ve Philippa’nın ‘Hobbit’ filmlerini yapacaklarını duyunca peşlerine düştüm. Galadriel’in hikayede olup olmadığını bilmiyordum ama umut etmekten vazgeçmedim. Sonrasında, hikayede olduğumu öğrenince havalara uçtum”.

Galadriel Beyaz Konsey’in güçlü bir üyesi ve Gandalf için çok önemli bir müttefik. Blanchett canlandırdığı karakter için “bulmacanın küçücük bir parçası,” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Öyle tahmin ediyorum ki hikayede bizim yerimiz, yani Gandalf ile Galadriel’in bir şeylerin yanlış gittiğini sezmesi, sonradan olacaklar üzerinde belirli bir etkiye sahip. Beyaz Konsey bunu göremiyor. Gandalf ile Galadriel’in asil ve kahramansı yönü beraberce geleceğin gözünün içine bakmaya hazır olmaları. Gandalf’i en muhteşem kahraman yapan şey de bu: Popüler görüşün aksine, başka kimse bunu yapmaya hazır değilken karanlığın içine yürüme cesaretine sahip olması”.

Hem Blanchett hem de McKellen yeniden birlikte çalışmaktan ve canlandırdıkları karakterler arasındaki olağanüstü bağı hayata geçirmekten büyük keyif aldılar. “Aralarında duygusal bir bağ var ki bence bu senaryodan olduğu kadar oyunculardan da kaynaklanıyor” diyor McKellen gülümseyerek ve ekliyor: “Bu birbirlerine duydukları karşılıklı güven ve hayranlığa dayanıyor. Aslında, sevgi gerçekten de yeterince güçlü bir kelime değil. Aralarında yüce bir yakınlık var”.

Blanchett da gülerek, “Ian’ı sevmek zor değil. Karakterlere gelince, belki bir başka hayatta” diyor.

Beyaz Konsey’in son üyesi, lideri ve İstarilerin en güçlü ve saygını olan Ak Saruman’ı, “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde olduğu gibi, efsanevi aktör Christopher Lee canlandırdı.  Aktör şunları söylüyor: “Bu hikaye ‘Yüzüklerin Efendisi’nden 60 yıl önce geçiyor. Bu yüzden, orijinal Ak Saruman’ı oynuyorum; henüz tehlikeli bir kişiliğe dönüşmemiş, asil, iyi kalpli, Büyücülerin efendisi olan Ak Saruman’ı”. 

Hayatı boyunca Tolkien’ın hayranı olan ve bir Oxford barında yazarla tanışma şansını yakalayan Lee, Peter Jackson’ın Orta Dünya’sına dönmekten mutluluk duyduğunu söylüyor: “Zaman makinesinde olmak gibi. Olağanüstü bir deneyim. Ve biz zamanda ileri gitmek yerine geri gidiyoruz”.

Elrond gibi, Saruman da Cücelerin yolculuğunu uzun süredir var olan huzura bir tehdit olarak görür ve Gandalf’in toplanmakta olan karanlık güçlere işaret eden uyarılarına kulak asmaz. “Saruman, Gandalf’in bundan daha bilge olması gerektiğini düşünüyor. Cücelerle bu yolculuğu hiçbir şekilde tasvip etmiyor. Önce Saruman’a gelmiş olsalardı, onları boşuna hayal kırıklığına uğramaktan kurtarırdı” diyor Lee.

Fakat Gandalf’in çok uzak belki de imkansıza yakın bir ihtimal olduğu halde Cücelere yardım etmeyi seçmesi hikaye boyunca yer alan önemli temalardan biri. Boyens şunları kaydediyor: “Galadriel, Gandalf’e bir soru soruyor ve onun verdiği cevap bize göre Tolkien için önemli olan bir şeye işaret ediyor. Bizler bunun filmin özünde olduğunu sonuna kadar hissettik: Sıradan insanların içindeki iyilik, yapılan bir iyiliğin basitliği, sade bir jest en büyük kahramanlıklar kadar etkili ve güçlüdür”.

GOBLİNLER, GOLLUM VE SADE BİR ALTIN YÜZÜK

Gandalf’i arkada bırakan Thorin, yanına Bilbo’yu ve Cüce Bölüğünü alarak fark ettirmeden Ayrıkvadi’den ayrılır. Güzergahları doğudur ama önce tehlikelerle dolu Dumanlı Dağları geçmek zorundadırlar. Burada bir yandan sert fırtınayla mücadele ederken bir yandan da canlanarak muazzam boyuttaki Taş Devlere dönüşen dağın duvarlarından kurtulmaları gerekir. Kendileri için Goblin sürüsü tarafından hazırlanmış tuzağa düştüklerinde görürler ki dağın altında da onları aynı ölçüde büyük tehlikeler beklemektedir.

Goblin tünellerinin derinliklerinde, Thorin ve adamları bu vahşi ve çirkin katil leşçil ırka karşı koymak zorunda kalırlar. Goblinlerin başında iri yarı Goblin Kralı bulunmaktadır. Bu karakteri Barry Humphries canlandırdı. “Büründüğüm en nahoş karakterlerden biri olan Goblin Kralı’nı oynadım. Kendisi kuruntulu, vahşi, empatiden kesinlikle yoksun ve hepsinden öte, çok çirkin bir yaratık. Çok acımasız olduğu için ondan korkan, sadık bir Goblin grubuna sahip. Cüceler ise onun düşmanları. Cücelerle mutfakta deneyler yapmak çok sevdiği bir şey” diyor Humphries.

Bu arada, Cücelerden ayrılıp tünellerin aşağısındaki yeraltı gölünün kıyısına düşen Bilbo, farklı türde bir yaratıkla karşı karşıya kalır: Balık ve Goblin yiyerek hayatını devam ettiriyor gibi görünen, tuhaf ve zayıf mı zayıf bu yaratık, büyülü ve şaşırtıcı güçleri olan bir yüzüğü elinde tutan ve şiddetle arzulayan Gollum’dan başkası değildir. 

Andy Serkis

“Favori karakterimiz olan Gollum için bir kez daha bir şeyler yazabilmek hepimizi çok sevindirdi” diyen Boyens, şöyle devam ediyor: “‘Yüzüklerin Efendisi’ filmlerinden tanıdığımız aynı Gollum ama daha genç, biraz daha fazla dişi var ve bu filmde biraz daha cesur. Yaklaşık 540 yıl gibi uzun bir süreyi burada karanlıkta talihsiz Goblinleri avlayarak geçirdiği için, kendi zayıflıklarını unutmuş. Onun kusuru, “kıymetlisi”nin kendisini yenilmez yapacağını sanması. Yüzüğü kaybederse neler olabileceğini fark etmiyor”.

Mağarayı kolaçan ederken, Bilbo bir yüzüğe denk gelir ve değersiz takıyı cebine atar. Yüzüğün Gollum ve de Orta Dünya’nın geleceği için önemi hakkında pek az şey bilmektedir. 

Gollum’a bir kez daha hayat veren Andy Serkis, “Yüzüklerin Efendisi”nden sonra King Kong’u ve “Rise of the Planet of the Apes”te Caesar’ı canlandırınca, yeşil ekran performansında bir usta oldu. Serkis’in eskiden bir Hobbit olan bu takıntılı, çift karakterli karakter portresi sinema kültürüne adını altın harflerle yazdırdı. 

Aradan uzun zaman geçtiği için, Gollum’u yeniden keşfetmek aktör için bir süreçti. Bu konuda şunları söylüyor: “On yıldan fazla zaman önce bu karakteri canlandırdığımda, onun ruhuna hakikaten derinlemesine sızmıştım. Dolayısıyla, aynı derinliklere yeniden ulaşamama gibi bir korkum yoktu. Ama başlarda kendimi zayıf bir taklit yapıyormuş gibi hissettiğim bazı anlar oldu. Ne zaman ki sette Gollum ile Bilbo arasındaki unutulmaz sahneyi çekiyorduk, işte o zaman Gollum’un ruhuna gerçekten tekrar büründüğümü hissettim. Gollum’un durumunu, yaşadığı trajediyi ve çok sevdiği bir şeyin büyük kaybını yüreğimde kesin bir şekilde duydum”.

Gollum, Bilbo’yu yemeye hazırlanırken, Hobbit çaresizlik içinde bilmece oyunu oynayarak hayatını ve özgürlüğünü güvence altına almaya çalışmaktadır. “Gollum karşısındaki bu şeyle diyaloğa giriyor. Aslında ondan sıkıldı ama ona baskın çıkabileceğini düşünüyor” diyen Serkis, şöyle devam ediyor: “Bir yanı oyundan zevk alıyor, ama öyle bir nokta geliyor ki bilmece ters tepiyor. Bu son derece önemli karşılaşma Gollum için hayatı boyunca peşinden koşacağı yegane şeyin başlangıcını oluşturuyor”.

Filmin ileriki bölümlerinde yer alan bu kritik sekans yapım başladığında ilk çekilen sekanstı. Freeman bunun kendisi için bir lütuf olduğunu düşünüyor. “Çok iyi yazılmıştı ve oynaması son derece eğlenceliydi; ne de olsa karşımda Andy vardı” diyor aktör ve ekliyor: Andy çok iyi ve Gollum da muazzam sevilen bir karakter. Andy’nin o sesi çıkarışını görmek inanılmazdı; çok aşina olduğunuz bir şey ama şimdi tam karşınızda ve gerçek. Peter bizim sahnemizi kesintisiz olarak çekti, yani bir bakıma dokuz dakikalık bir tiyatro oyunu gibiydi. Bu küçük sekansı çekmek için harcadığımız bir hafta bana Bilbo’yu bulmamda gerçekten yardımcı oldu”.

Gollum’la etkileşimi Hobbit’in üzerinde derin bir etki bırakır. Her ne kadar başka kimsenin büyük kahramanı olmayacağını bilse de, “bu yolculuk boyunca kimsenin, hatta kendisinin bile onda gerçekten görmediği bir cesaret buluyor” diyen Freeman, şöyle bitiriyor: “Baskı altındayken bir şeye nasıl tepki vereceğimizi hiçbir zaman bilmeyiz. Ama Bilbo kendi içinde asla var olduğunu düşünmediği sadakat, şefkat ve yaratıcılığı buluyor. Ayrıca, artık biraz büyüye de sahip ve şimdi kendi büyüsünü ona veren yüzüğü de elinde tutuyor”. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi