What’s Eating Gilbert Grape, Chocolat ve Salmon Fishing in the Yemen filmlerinin İsveçli yönetmeni Lasse Hallström bu defa köklerine dönerek, kendi ülkesinde geçen ve İsveçli oyunculardan oluşan kadrosuyla Hipnozcu (Hypnotisören) filmiyle izleyici karşısına çıkıyor. Suç, gerilim ve gizem türündeki film Hollywood yapımlarıyla kendi etnik kökenleri arasında kalmış alışıldık bir kovalamacayı konu alıyor.

Önce spor salonunda bir öğretmenin, sonrasında da öğretmenin evinde ailesinin vahşice katledilmesiyle başlayan film, Joona adlı bir polisin bu cinayetleri işleyen katili bulma çabasını konu alıyor. Katili görmüş olan aile üyelerinden tek kişi Josef, ağır yaralı olarak kurtulmuş ve yoğun bakımda tutulmaktadır. Bir an önce katilin kim olduğunu bulmak isteyen Joona, doktorun da yardımıyla bir başka doktordan hipnoz konusunda yardım alır. Erik hipnotik deneyler yapan ve geçmişte yaşanan bazı olumsuzluklardan dolayı mesleğini bırakmış eski bir doktordur. Kurtulan genç Josef’i yoğun bakımda hipnotize ederek katili öğrenmek için hastaneye gelir. İlk seferinde başarısız olur, yeni bir deneme için bekledikleri süreçte anemi hastası oğlu kaçırılır ve bir daha hipnoz uygulamaması için tehditler alır. 

Bu noktadan sonra film katilin yüzünün gösterilmediği, bilindik alıkonma sahneleriyle izleyiciyi baş başa bırakıyor. Polisin çaresiz kalışı, çocuklarının hayatında endişe eden bir aile ve bir türlü bulunamayan katil. İsveç’in soğuk atmosferinde geçen Hipnozcu bu soğuk ve karanlık duyguyu filme başarıyla yansıtıyor. Ama bunun dışında, konu olarak ne yazık ki yeni bir şey sunmuyor. 

Filmtitel: Hypnotisören

Joona kız arkadaşıyla yemeğe çıktığı bir akşam aklına gelen bir ipucunu hatırlayarak bulmacayı çözüyor ve ikinci bir hipnoz denemesiyle katilin kimliği ifşa ediliyor. Olay çözülüyor, asıl takip süreci de bundan sonra başlamış oluyor. Erik, karısı ve polis Joona’nın tek başlarına (ekipleri beklemeden) katilin peşine düşmesi, karakterlerin içinde bulundukları durumu sorgulamadan kabullenmeleri gibi klişe yaklaşımlar hemen hemen her polisiye ve suç filminde karşılaştığımız, bu kadar da olmaz dedirten sahnelerden fazlası olamıyor. Bu anlamda yönetmen kendi vatanına borcunu ödemek için yola koyulsa da başarısız bir yapımla bu amacına varamıyor. 

Öte yandan, filme dair söyleyebileceğim iyimser yorumlarımı sona saklamamın sebebi olaraksa son sahneyi gösterebilirim. Az önce de bahsettiğim gibi İsveç’in soğuk, beyaz ama bir o kadar da karanlık atmosferinde, özellikle gün batımında çekilen sahne oldukça sağlam bir mizansenle takdiri hak ediyor. Son anına kadar gerilimini koruyan bu sahne, filmin tek izlemeye değer anlarından biri oluyor. 

Yönetmenin bundan hemen sonra çektiği son filminin, Nicholas Sparks’ın yazdığı aşk romanından uyarlanan Safe Haven olduğunu da düşünürsek bu arada kalmışlık hissi daha da anlam kazanıyor. Kısacası Hipnozcu, yeni bir şey sunmayan sıradan bir suç gizem filmi olarak yer ediyor. 

Keyifli seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi