60’lı yılların sonu dünyada iki önemli hareketin başlangıcına işaret eder. Biri Paris’teki 1968 Mayıs ayaklanmalarıyla sembolize edilen gençlik hareketi, diğeri ise “movie brats” ya da ülkemizde genellikle adlandırıldığı şekliyle “sakallılar” ekibinin çıkışı. 1968 hareketi ile sakallılar ekibini eş değer görmem biraz mübalağa elbette. Ancak 60’lı yılların sonlarında ortaya çıkan ve günümüze kadar etkisini sürdüren ve sürdürmeye de devam edecek olan iki olayın bunlar olduğunu söylemek abartı değil bana göre.

Peki kim bu sakallılar? Aslında, 60’lı yılların sonunda ilk eserlerini vermeye başlamış ve Amerikan sinemasını geri dönülmez bir şekilde değiştirmiş dört yönetmen bunlar. Ortak yanları var mı derseniz, aslında o kadar da çok yok. Ama bir dönemin – aynı dönemin – farklı ve yeni seslerini oluşturan isimler bunlar: Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, Brian De Palma. Bu isimlere yer yer John Milius ile Paul Schrader’ın da dahil edildiğini görebiliyoruz. Aslında 60’lı yılların sonu Amerikan sinemasında büyük bir değişikliğe tekabül ediyordu ama bu değişikliği yaratan yalnız başına bu dört yönetmen değildi. Robert Altman, Hal Ashby, Peter Bogdanovich, Arthur Penn ve Dennis Hopper gibi isimler de bu dönüşüm hareketinin öncüleriydi. Ancak, bizim “sakallılar” bu kuşağın parçası olan genç – ve sakallı – ve boynuz kulağı geçer misali öncüllerini geride bırakmayı başaran ve stüdyo sistemini bile dönüşüme uğratan bu dörtlüye verilen addı. 1968 kuşağı ile ilişkileri doğrudan olmasa da, o dönemin umutlarını ve kaygılarını sinemaya üstü kapalı bir şekilde aktardılar. Ne de olsa o dönemin çocuklarıydılar.

Bu ekip içinde 1968 ile ilişkisi en sıkı olan kişi şüphesiz Brian De Palma. 1968’de çektiği (New York’ta yalnızca bir sinemada gösterilen Murder a la Mod’u saymazsak) ilk filmi Greetings ile anarşist, kurgu kalıplarını hiçe sayan, Fransız Yeni Dalgası’nın yer yer etkisinde, yer yer stüdyo kültürünün içinde dolaşan, Vietnam Savaşı’na karşı net bir duruşa sahip, kendine özgü bir dil sunmuştu De Palma. Bu yazıda inceleyeceğimiz Hi, Mom! filmi de Greetings’in devamı. Sinemadaki ilk rollerinden birinde Robert De Niro, Greetings’te de canlandırdığı Jon Rubin karakterine hayat vermeyi sürdürüyor bu filmde de. Alfred Hitchcock’un “Rear Window (Arka Pencere)” filminden esinlendiği, gerçek görüntülerden oluşan bir porno film çekmeye çalışıyor Rubin filmde. Hitchcock’un büyük bir hayranı olan De Palma için şaşırtıcı olmayan bir konu. Film içerisinde, 1968 ve post-1968 hayalleri ve hayal kırıklıklarına dair birçok temayı barındırıyor: Radikal sol hareketler, cinsel özgürlük, ırkçılık, ruhsal çöküntü…

Hi, Mom!: Hitchcock’tan Pasolini’ye Uzanan bir Kara Komedi

Film ana bir hikaye ekseninde birçok ilintili ama doğrudan bağıntılı olmayan sekanslardan oluşuyor. Farklı sekanslar, kendi temaları ile ilişkili olarak farklı sinema ve tiyatro yaklaşımlarına göndermelerde bulunuyor ve selam duruyor. Bunların içinde, Hitchcock sineması ve Fransız Yeni Dalga hareketi başat aktörlerken, cinéma vérité ve deneysel tiyatronun da kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Hem yükselen deneysel tiyatro ekolünü de ti’ye alan hem de Afroamerikan hareketi ile Amerikan toprağına gömülü, karşıt ırkçılığı eleştiren kritik bir bölüm, filmin günümüz için bile cesur olan en tartışmalı Be Black, Baby (Siyah Ol, Bebek) bölümü. Bir grup beyaz, Afroamerikan radikal bir grup tiyatrocunun oyununa katılır ve siyahların yaşadığı zorlukları sahnede yaşamaya zorlanır. İddialı ve zor sahneleri ile yer yer Pasolini’nin Salo filmi gibi eleştirel sinema örneklerine de yaklaşan bir bölüm bu. Hem omuz kamerası ile belgeselvari bir kurgu ile çekilen hem de eleştirel deneysel tiyatronun sınırlarını sorgulayan bu bölüm kesinlikle filmin en etkileyici yanlarından biri.

Robert De Niro, The Godfather Part II ya da Mean Streets (yine sakallıların filmleri!) gibi filmlerdeki İtalyan-Amerikan, mafyatik ilişkilerin içindeki adam rollerinden çok daha farklı, post-68, post-cinsel özgürlük, post-psikedelik Amerika’da ruhsal çöküntünün kucağına düşmüş bir yarı-entelektüel rolü ile karşımıza çıkıyor. Bir nevi, orta/orta-üst sınıf bir ailede yetişmiş, Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmiş gençten bir Travis Bickle sanki. Travis Bickle’a nazaran oldukça komik, alaycı, kıvrak zekalı bir karakter ama Jon Rubin.

Film boyunca kamera birçok gerçek görüntüyü de takip ediyor. New York sokaklarına sinmiş sinizmi takip ediyor, yükselmekte olan, gerçekten aykırı, sanal bir dünyayı yansıtan medyaya karşı da ciddi bir eleştirel tavır izliyor. Kamerası ile gerçek görüntüleri kurgunun içine yedirerek saklı gerçeği – medyanın simülasyonlar yaratarak sakladığı gerçeği – yeniden üretmeye çalışıyor De Palma.

İçerdiği mesajlar ve teknik deneyselliği dışında, biçim ile içeriği bağlamaktaki özgürlükçü ve yenilikçi yaklaşımı ile de dikkatleri çekiyor. Dönemin ruhunu yansıtan – adeta bir belge niteliği taşıyan – bir dönem filmi olarak da gözlerden kaçmaması gereken, geleceği parlak bir genç yönetmenin erken dönem ustalık eseri Hi, Mom! / Merhaba, Anne!.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi