Alman auteur yönetmen Wim Wenders, 26. Ankara Film Festivali programında yer alan ikinci filmi (bir diğeri The Salt of the Earth) Her Şey Güzel Olacak – Every Thing Will Be Fine ile 3D formatıyla karanlık, pitoresk bir doğa tasviri eşliğinde suçlu hisseden ve bağışlanmayı bekleyen bir adamın portresini çiziyor.

Tomas Eldan (James Franco), sevgilisi Sara’yla (Rachel McAdams) sorunlu bir ilişkinin tam ortasındadır. Kasvetli bir kış akşamı araba kullanırken, telefonda kavga ettikleri esnada kaza geçirir. Bu kırılma noktasıyla birlikte Tomas’ın hayatı asla eskisi gibi olmayacaktır. Wenders, film boyunca Tomas’ın iç mücadelesine odaklanır. İstemeden de olsa bir çocuğun ölümüne sebep olan Tomas intihara teşebbüs eder, sevgilisinden ayrılır, kendine yeni bir hayat kurmak ister ama kazanın izlerini üzerinden atamaz. Tam anlamıyla dibe vurmuştur.

Kazanın olumsuz etkileri olduğu kadar, kurgu romanı yazarı olan Tomas’a faydası da dokunur. Sanatçının derinliği olan bir eser yaratabilmesi için acıdan beslenmesi gerektiği yaklaşımına ithafen kaza, Tomas için ödüllere boğulacağı ve maddi gelir elde edebileceği romanı için ilham kaynağı olur. Olaydan sonraki hayatını pragmatist bir yaklaşımdan beslenerek kuran Tomas, Ann’le evlenir ve kendisine çekirdek bir aile kurar. Elbette zaman zaman susturamadığı vicdanı onu, belli aralıkla geçmişle yüzleşmeye çağırır. Bu yüzleşmelerden birinde kederli anne Kate’le (Charlotte Gainsbourg) aralarında bir düğüm daha atılmak üzeredir fakat Wenders, birçok fırsat yakalamasına rağmen bu kırılma noktasını da oluşturmaktan kaçınır.

Zaman ilaç değildir. Tomas’ın ailesiyle birlikte gittiği lunaparkta yaşanan bir kazaya soğukkanlı yaklaşmasıyla bize bir kez daha hatırlatılan bu gerçek, karısıyla arasında çok da üzerinde durulmayan bir çatışmaya dönüşür. Keza yıllar sonra karşısına çıkan sevgilisi Sara, Tomas’ın yıllar sonra ziyaret ettiği Kate yalnızca onun lehine işleyen pragmatist eylemler olarak karşımıza çıkar. On bir yıllık anlatıda Tomas’ın hayatına dokunan üç kadının (Sara, Ann, Kate) öylece geçip gitmesi, hikâyeye neredeyse hiçbir etkilerinin olmamaları bir anlamda gerçekçiliği artırıyor olsa da Wenders “kadının adı var, kendisi yok” fikrini destekler gibi de aynı zamanda…

Filmin gerilim unsuru kazanın bir diğer kahramanı, Kate’in büyük oğlu Christopher üzerinden kurulmaya çalışılıyor. Christopher, Tomas’ın kitaplarına hayranlık duyuyor ve yazar olmayı hayal ediyor. Kitaplarından birinde bir adamın omzuna aldığı çocuk tasviri dikkatini çekiyor ve onun kendisi olduğunu düşünerek Tomas’la olan bağını takıntılı bir şekilde iletişime dönüştürmek istiyor. Bu sahnelerde de altı doldurulamamış birçok diyalog geçiyor ve Wenders bir kırılma noktasından daha kaçıyor. Ve ikili arasındaki bağı zorlayıcı duygularla üretmeye çalışarak filmi oldukça karikatürize bir noktaya taşıyor.

Kırılma noktalarının es geçildiği, patlamanın bir türlü yaşanmadığı ama 3D formatla bir derinlik yakalamaya çalışılan Her Şey Güzel Olacak filminde Wenders’in sadece Tomas’ın duygularına odaklanıyor olması senaryonun inandırıcılığından uzaklaştırıyor seyirciyi. 127 Hours filmindeki performansıyla dikkat çeken James Franco, yalnızca kendisi için yaratılan çatışmaların tam merkezinde durarak zaman zaman abartılı bir oyunculuk sergilese de iyi iş çıkarıyor. Özellikle formatının yeterli olmadığı kısımlarda filmin atmosferine en önemli katkıyı ise müzikleriyle Alexandre Desplat sağlıyor. Wenders’in duyguları yoğun ve hassas bir şekilde ele aldığı Her Şey Güzel Olacak; hayatın tüm sorunlarını çözmenin bir “sevgi” göstergesi olan sarılma eyleminden geçtiğini iddia ederek izleyiciyi birçok dezavantajla baş başa bırakıyor.

Alman auteur yönetmen Wim Wenders, 26. Ankara Film Festivali programında yer alan ikinci filmi (bir diğeri The Salt of the Earth) Her Şey Güzel Olacak - Every Thing Will Be Fine ile 3D formatıyla karanlık, pitoresk bir doğa tasviri eşliğinde suçlu hisseden ve bağışlanmayı bekleyen bir adamın portresini çiziyor. Tomas Eldan (James Franco), sevgilisi Sara’yla (Rachel McAdams) sorunlu bir ilişkinin tam ortasındadır. Kasvetli bir kış akşamı araba kullanırken, telefonda kavga ettikleri esnada kaza geçirir. Bu kırılma noktasıyla birlikte Tomas’ın hayatı asla eskisi gibi olmayacaktır. Wenders, film boyunca Tomas’ın iç mücadelesine odaklanır. İstemeden de olsa bir çocuğun ölümüne sebep olan Tomas intihara teşebbüs eder, sevgilisinden ayrılır, kendine yeni bir hayat kurmak ister ama kazanın izlerini üzerinden atamaz. Tam anlamıyla dibe vurmuştur. Kazanın olumsuz etkileri olduğu kadar, kurgu romanı yazarı olan Tomas’a faydası da dokunur. Sanatçının derinliği olan bir eser yaratabilmesi için acıdan beslenmesi gerektiği yaklaşımına ithafen kaza, Tomas için ödüllere boğulacağı ve maddi gelir elde edebileceği romanı için ilham kaynağı olur. Olaydan sonraki hayatını pragmatist bir yaklaşımdan beslenerek kuran Tomas, Ann’le evlenir ve kendisine çekirdek bir aile kurar. Elbette zaman zaman susturamadığı vicdanı onu, belli aralıkla geçmişle yüzleşmeye çağırır. Bu yüzleşmelerden birinde kederli anne Kate’le (Charlotte Gainsbourg) aralarında bir düğüm daha atılmak üzeredir fakat Wenders, birçok fırsat yakalamasına rağmen bu kırılma noktasını da oluşturmaktan kaçınır. Zaman ilaç değildir. Tomas’ın ailesiyle birlikte gittiği lunaparkta yaşanan bir kazaya soğukkanlı yaklaşmasıyla bize bir kez daha hatırlatılan bu gerçek, karısıyla arasında çok da üzerinde durulmayan bir çatışmaya dönüşür. Keza yıllar sonra karşısına çıkan sevgilisi Sara, Tomas'ın yıllar sonra ziyaret ettiği Kate yalnızca onun lehine işleyen pragmatist eylemler olarak karşımıza çıkar. On bir yıllık anlatıda Tomas’ın hayatına dokunan üç kadının (Sara, Ann, Kate) öylece geçip gitmesi, hikâyeye neredeyse hiçbir etkilerinin olmamaları bir anlamda gerçekçiliği artırıyor olsa da Wenders “kadının adı var, kendisi yok” fikrini destekler gibi de aynı zamanda... Filmin gerilim unsuru kazanın bir diğer kahramanı, Kate’in büyük oğlu Christopher üzerinden kurulmaya çalışılıyor. Christopher, Tomas’ın kitaplarına hayranlık duyuyor ve yazar olmayı hayal ediyor. Kitaplarından birinde bir adamın omzuna aldığı çocuk tasviri dikkatini çekiyor ve onun kendisi olduğunu düşünerek Tomas’la olan bağını takıntılı bir şekilde iletişime dönüştürmek istiyor. Bu sahnelerde de altı doldurulamamış birçok diyalog geçiyor ve Wenders bir kırılma noktasından daha kaçıyor. Ve ikili arasındaki bağı zorlayıcı duygularla üretmeye çalışarak filmi oldukça karikatürize bir noktaya taşıyor. Kırılma noktalarının es geçildiği, patlamanın bir türlü yaşanmadığı ama 3D formatla bir derinlik yakalamaya çalışılan Her Şey Güzel Olacak filminde Wenders’in sadece Tomas’ın duygularına odaklanıyor olması senaryonun inandırıcılığından uzaklaştırıyor seyirciyi. 127 Hours filmindeki performansıyla dikkat çeken James Franco, yalnızca kendisi için yaratılan çatışmaların tam merkezinde durarak zaman zaman abartılı bir oyunculuk sergilese de iyi iş çıkarıyor. Özellikle formatının yeterli olmadığı kısımlarda filmin atmosferine en önemli katkıyı ise müzikleriyle Alexandre Desplat sağlıyor. Wenders’in duyguları yoğun ve hassas bir şekilde ele aldığı Her Şey Güzel Olacak; hayatın tüm sorunlarını çözmenin bir “sevgi” göstergesi olan sarılma eyleminden geçtiğini iddia ederek izleyiciyi birçok dezavantajla baş başa bırakıyor.

Yazar Puanı

Puan - 48%

48%

48

Wenders, 3D formatıyla karanlık, pitoresk bir doğa tasviri eşliğinde suçlu hisseden ve bağışlanmayı bekleyen bir adamın portresini çiziyor.

Kullanıcı Puanları: 4.85 ( 1 votes)
48
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi