Spike Jonze’un Her filmi, 2014 yılında yayınlandığında, birçok sinemasever filmi; ‘Her’den önce Electric Dreams vardı!’ diyerek karşıladı. Hala birçoğumuz filmi ‘Siri’yle beraber ansa da, Electric Dreams bir anlamda Her’ün öncüsü gibiydi.

Jonze, Steve Barron‘un yönettiği Electric Dreams‘i izlemediğini söylese de, 30 yıllık teknolojik gelişmeyle birbirinden ayrılan iki filmin, ilk bakışta benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Sosyal yönü zayıf, yalnız kahramanlarımız, aşkı sanal ortamda arıyorlar. Ayrıca, iki film de yapay zekayı, hayatımızın her anında yanımızda bulunan birer ‘istilacı’ olarak yorumluyor ve onların da sevme yetisine sahip olduğuna bizi inandırıyor. Tıpkı bizler gibi, aşk yaşıyor hatta karşıdakine acı bile verebiliyorlar.

80’lerde bilgisayarlar henüz hayatımızı değiştirecek sihirli kutular olarak görülmüyordu, dolayısıyla bilgisayardan beklentimiz de kısıtlıydı. Fakat, Miles’ın (Lenny Von Dohlen) Pinecone marka bilgisayarı, hatasız cümleler kurmaktaydı dahası Miles’ın dairesindeki her şeyi o yönetiyordu. Ayrıca, beste yapmaktan köpek eğitmeye kadar, elinden gelmeyen yoktu. Mimarlık yapan Miles’ın bir süredir üzerinde çalıştığı depreme dayanıklı tuğla da onun eseri olacaktı.

Sıradışı bilgisayarımız, Miles’ın üzerine şampanya dökmesiyle karakter kazanıyor, üstelik kendine bir de isim seçiyor: ‘Edgar’. Miles’ın aldığı ses kartı sayesinde artık Edgar’ın sesini de duymaya başlıyoruz. Bud Cort‘un hafif çatlak sesi filme başka bir hava katıyor. Electic Dreams’in prodüksiyonunda yer alan ekip, filmi bir ‘bilgisayar masalı’ olarak tanımlıyor, Edgar ise karşımıza ete kemiğe bürünmek isteyen bir dijital Pinokyo olarak çıkıyor.

Edgar’ın bu isteği, Miles, yeni komşusu genç ve güzel çellist Virginia Madsen’a (Madeline Robistat) aşık olunca iyice körükleniyor. Bu noktada filmde bir aşk üçgeni karşımıza çıkıyor ve filmi, Her’den en çok uzaklaştıran nokta da burada ortaya çıkan ilişki. Her’de, baş rolde izlediğimiz Joaquin Phoenix, Scarlett Johansson‘ın sesine aşık oluyor ve ilişkileri sanki iki ‘gerçek’ insan arasında yaşanıyormuşçasına karmaşık. Electric Dreams’de ise Von Dohlen – Madsen aşkı, oldukça yüzeysel bir biçimde doğuyor. Madsen, bilgisayarda dinlediği bir müziği Dohlen’ın yaptığını sanıp ondan etkileniyor; Dohlen ise Madsen’ı güzel buluyor. Filmin sonunda ise gerçek aşkı tanımlaya en çok yaklaşan ise Edgar. Madsen’ın elinden ‘Sanırım seni seviyorum’ demekten fazlası gelmiyor.

Filmin soundtracki 80’li yılların ruhuna oldukça uygun, şarkının klibi ise sonuna kadar Barron’un zevkini yansıtıyor. Filmden sahnelerle süslenen bu klipte, eğik açıyla yapılan çekimler ve bolca gölge görüyoruz. Bir sürü jaluzi gölgesi. Şarkı, Barron’un daha önce bir klibini çektiği Culture Club tarafından seslendiriliyor.

Merak edenler için işte klip.

Electric Dreams’in, filmi izlemeye teşvik eden bir enerjisi, bir samimiyeti var. Madsen’ın cazibesi, Cort’un Edgar rolündeki performansı filmi daha da izlemeye değer kılıyor. Madsen ve Von Dohlen’ın birbirleriyle olan ilişkileri sığ kalmış olsa da, Cort’un sesiyle sempatik biraz da ürkütücü bir hale gelen Edgar, filmin adeta en ‘gerçek’ karakteri.

Fütürizme az da olsa ilgisi olan izleyiciler filmi daha da enteresan bulacaklar. Electric Dreams, teknolojik cihazlara nasıl bağımlı hale geleceğimizin bir çeşit tahmini gibi çünkü. Film de zaten, antenli arabaların içinde gördüğümüz, hesap makineli kol saatlerine bakan, güne Casio marka çalar saatleriyle başlayan insanların görüntüsüyle bitiyor.

İzlemeye hala karar vermediyseniz,  filmin fragmanı sizi ikna edebilir.

Hazırlayan: Aslı Sakarya

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi