Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 832 [1] => 11 [2] => 1 [3] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Biyografik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/biyografik/ ) [1] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Henry ve June
Henry and June
1990 - Philip Kaufman
136
Senaryo Anaïs Nin (roman), Philip Kaufman
Oyuncular Fred Ward, Uma Thurman, Maria de Medeiros
Gizem Çalışır
Bu hikayenin bir kaybedeni ya da kazananı yok. Hayatlarının belli bir dönemine tanık olduğumuz Miller, June ve Nin’in o dönemlerine şahit olurken, onların yaratma sancılarını görebilmek elbette ki Kaufman’ın en büyük başarılarından biri.

Henry and June

Bitmek bilmeyen yollar, köşeleri uçurum olan virajlar ve en sonunda doğaya ulaşan bir hayat. Benliği, hem varlığı hem yokluğu kendi öz potasında eritmiş, kimseye ve hiçbir yere ait olmayan Henry Miller. Karşımızda pornografiden çok müstehcenliği düstur edinmiş bir yazar var. Bu onun kendi tercihi, pornografinin dolaylı doğasına karşılık, doğrudan ve açık olan müstehcenlik. Eserleriyle okuyucularını, doğruluğun soğuk ve şok edici dünyalarında gezdiren ve böylece onları arıtıcı bir sürecin içine çeken Miller, pornografinin kasvetli doğasından uzak durmaya çalıştığını ısrarla yineliyor. Ahlak ve din kılıfı altında insanlara belli şeyleri dayatan, kendi hayatlarını yaşama cesareti olmayan, hastalıklı zihinlerin ürünü tabulara, müstehcenliğin ışığında saldırıyor.

Yazmak için dünyaya fırlatılmış bir varlığın bu yoldaki sancıları, Amerika’dan Paris’e sürüklenip hayatının belki de en uç noktalarına sivrilen anılarını kaleme alan Anais Nin’in sözcükleriyle dile gelirken, bizler yalnızca sözcüklerin ve görüntülerin diliyle onlara eşlik edebiliyoruz. Henry Miller’ın hayatını anlamak yerine ona bu yolda eşlik edebilmeyi seçtiğimizde taşlar yerine oturuyor. İçinde olmadığınız bir hayatı anlayamazsınız çünkü, ancak gözlemleyip yorumlayabilirsiniz. Bu yorum gücünün bizler gibi okuyuculara kattığı ise, medeniyet tuzağına düşmüş insanlığın dışavurumuna şahit olmak ve belki de biraz daha ileride bu tuzaktan sıyrılabilmeyi öğrenmektir. Kelimelerin ya da fikirlerin doğasından korkan medeniyet tuzağı ile esir alınmış kitlelere yasaklanan Miller romanları mı tehlikelidir, yoksa savaşları, hastalıkları, kıtlığı ve sefaleti meşru gören medeniyetin kendisi mi? Hayatı arz-talep eğrisinin içinde arayan kokuşmuş tüketim toplumunun bol şiddet içeren sapkın edebi ve görsel ürünlerini mi tercih etmeliyiz, yoksa tüm tabuları altüst edip insanı ve onun yaşantısını önceleyen, ruhlarımızı özgür kılan, gündelik hayatın içinden ve ifade özgürlüğünün beşiğinden gelen eserleri mi? Tercih, elbette ki sizin. Karşınızda biri mavi biri kırmızı iki hap yok, karşınızda kendiniz ve kültür var. Çoğunluğun masalını dinlemekten vazgeçmek size kalmış.

Henry and June: Müstehcenliğin Doruklarında Bir Aşk Üçgeni

Sanat pratiğinden yararlanarak kendi başkaldırma edimini gerçekleştiren Henry Miller’in hayatını filme alma denemeleri sıklıkla gerçekleştirildi. Her ne kadar bu filmlerin büyük çoğunluğu yazarı tam anlamıyla aktaramamış olsa da, bu tarz filmlerin varlığı umut verici. Özellikle sinemaya büyük anlamlar yükleyen ve fazlasıyla değer veren biri olan Henry Miller, sinemanın gücünün iyi değerlendirildiğinde ne denli etkiler yaratacağının farkındaydı. Kendisiyle gerçekleştirilen bir röportajda bu fikirleri şöyle aktarır: “Benim asıl canımı sıkan, sinemanın doğru bir şekilde değerlendirilememiş olması. Çünkü sinema içinde her türlü imkan ve olasılığı barındıran şiirsel bir mecra. Yalnızca rüya ve fantezi unsurunu düşünün. Ama bunu ne sıklıkla alabiliyoruz sinemadan? Zaman zaman ufak bir dokunuşa tanık olduğumuz oluyor ve şaşkınlık içinde kalıyoruz. Dahası, elimizin altında bulunan onca teknik aracı hesaba katın. Tanrım, daha bu araçları kullanmaya başlamadık bile. Sinemayla birlikte inanılmaz mucizeler, sürprizler, sınırsız bir keyif ve güzellik elde edebilirdik. Ama elimize geçen ne oldu? Yalnızca zırvalama. Sinema sanat türleri içinde en özgür olanı; sinema ile mucizeler yaratabilirsiniz. Aslına bakacak olursanız, artık okumaya daha fazla ihtiyacımızın kalmayacağı ve sinemanın edebiyatın yerini alacağı günü memnuniyetle karşılayabilirim. Filmlerde gördüğünüz yüzleri, jestleri her zaman hatırlarsınız; bir kitapla böyle bir sansınız yoktur. Eğer bir film sizi tam anlamıyla sarmışsa, siz de kendinizi tam olarak ona verirsiniz. Hatta müzik dinlemek bile tam olarak bu düzeyde değildir. Bir konser salonuna gittiğinizde berbat bir ortamla karşılaşabilirsiniz; insanlar esner ya da uyuyakalır, program çok uzun olabilir ya da sevdiğiniz şeyler içermiyordur. Bunun gibi şeyler. Ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur. Ama sinemada, karanlıkta oturmak ve üzerinize gelen görüntülere dalmak; bu bir meteor yağmuruna dönüşebilir.”

Sinemaya bu denli değer veren ve onun gücüne inanan biri olarak Henry Miller’ın da bir çok eseri elbette ki sinemaya uyarlandı. 20. yüzyılın en başarılı kadın yazarlarından biri olan Anais Nin’in Günce’sinden hareketle Philip Kaufman tarafından beyazperdeye aktarılan Henry and June filmi ise, Miller’ın hayatının en tutkulu ve hızlı zamanlarını anlattığı için ayrı bir öneme sahip. Anais Nin (Maria de Medeiros) ilk kitabını bitirmeye çalışan bir yazardır ve kocası tarafından tatmin edilemeyen bir cinsel açlığı vardır. Hugo’nun arkadaşı olan Richard onu Henry Miller (Fred Ward) ile tanıştırır. Amerikalı yazar Miller, Anais gibi cinsel arzuları ve cazibesi oldukça yüksek bir yazardır. Anais daha sonra Henry’nin karısı June (Uma Thurman) ile de tanışır. June oldukça çekici olmasının yanı sıra biseksüel bir kadındır. Anais Henry’den etkilenmekteyken, aslında June’dan daha da fazla etkilendiğini fark eder. June Amerika’ya dönmek zorunda kalınca Henry ve Anais arasında bir ilişki başlar. Fakat Anais’in doymak bilmeyen açlığı Henry, June ve Anais üçlüsünü çetrefilli yollara sürükleyecektir. Henry and June filmine dair söylenecek en önemli şey, özellikle Anais Nin’in kendi cinselliğini ve aslında edebi kimliğini keşfetme sürecinin Henry Miller ve karısı June sayesinde gerçekleştiğini bizlere aktarması olabilir. Çünkü film daha çok Anais Nin’in birbirine girmiş, kadın, insan, yazar kişiliklerinin geçirdiği dönüşümleri ekrana taşır.

1930’lu yıllarda hayatları kesişen bu üç kişinin birbirlerine olan etkileri, ego savaşları, yazmaya karşı olan ısrarlı tutkuları ve hazzın yalnızca iki kişi arasında aranamayacağı duygusu filmde en çok üzerinde durulan konular. Birbirlerine temas ederek kendilerini gerçekleştiren karakterlerin hikayesinin belki de en dokunaklı ve kışkırtıcı tarafı, tüm bunların gerçekten de yaşanmış olması. June’un Henry Miller üzerindeki etkisinden, Anais Nin tarafından şekillendirilen Miller’a doğru çıktığımız yolculukta, aynı şekilde June’un ve Anais Nin’in de ne denli değişip dönüştüğüne tanık olabiliyoruz. Bu hikayenin bir kaybedeni ya da kazananı yok; çünkü her şeyden önce bu bir kesit hikayesi, hayatlarının belli bir dönemine tanık olduğumuz Miller, June ve Nin’in o dönemlerine şahit olurken, onların yaratma sancılarını görebilmek elbette ki Kaufman’ın en büyük başarılarından biri. Henry and June kimi yönleriyle eksik ya da tam anlamıyla doyurucu bir yapım olamasa da, tüm karakterlere aynı mesafeden bakabilmek ve şiirsel bir dille gerçek bir hayat hikayesi aktarabilmek filmin en başarılı yanı.

Medeniyeti, kültürün damar sertleşmesi olarak nitelendiren ve hayatı boyunca bu medeniyet yalanını ifşa etmekten vazgeçmeyen Miller’ın eserlerini ve hayatını beyazperdede daha fazla görebileceğimiz günlerin gelmesi dileğiyle…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol