Bu hafta vizyona, -afişinde yazdığı şekliyle- Ammar ve Azazil: Düğüm’ün yönetmeninden Helak: Kayıp Köy giriyor. Kimdi ki bu filmlerin yönetmeni diyecekler için hemen yazayım, Özgür Bakar. Yönetmenin, bu ismi geçen önceki filmleri başarılı kabul edilmiş olacaklar ki yeni filminde böyle bir şey yazmaya karar vermişler. Ama Ammar ve Azazil’i bizzat izleyen biri olarak, vasatlığın sınırında dolaşan ve bir daha adını anmak dahi istemeyeceğim kadar kötü olan bu filmlerin böylesine başarı timsali olarak gösterilmesi de ilgimi çekmedi değil. Bu açıdan bu yazının her ne kadar çıkış noktası Helak: Kayıp Köy filmi olsa da aslında onla çok da alakalı değil, çünkü filmin kendisi bir “film” olmakla çok alakalı değil.

Peki o halde neyden bahsedeceğiz? Nedir bu yazının konusu? Öncelikle şu birkaç şeyi hemen ardı ardına sıralayıp üzerimizdeki bazı sorumluluklardan kurtulalım. Helak: Kayıp Köy; çok çok kötü senaryosuyla, 1980’leri anımsatan amatör ve de gülünç ve de gereksiz ve de… gerçekten can sıkıcı görsel efektleriyle, normalde bu tip yapımlarda en azından olumlu olarak söyleyebildiğimiz tek şey olan oyuncuların filme inancı meselesinden de yoksun; her türlü sanat yönetimi ve yönetmenliğin öğrenci işi bitirme projesine indirgendiği, fazlasıyla kötü bir film. Ama bu çok da önemli değil, çünkü hepimiz biliyoruz ki 100’den fazla salonda gösterilecek olan bu film; ziyadesiyle izlenecek ve yönetmene sonraki filmleri için ziyadesiyle para kazandıracak. Burada bizim canımızı sıkan durum filmi her türlü sinemasal değerden uzakta olan vasatlığı. Sonuçta yönetmenin önceki iki filmi için de benzer eleştirileri yazarak, bu açıdan daha iyiye doğru evrilmesine aracı olmaya çalışsak da görüyoruz ki olay hiç de öyle değil. O halde ister istemez şu soruyu soruyoruz kendimize, burada yazdığımız eleştirinin işlevi nedir? Entelektüel mastürbasyon mu? Hiç de değil. Tüm bu bahsettiğimiz meseleleri sorunsallaştırarak bu problemi çoktan aşmış oluyoruz. O sebeple gayet net bir şekilde anlıyoruz ki bu eleştiri filmle alakalı değil, o filmin “ne idiliği” ile alakalı. Elbette burada derin felsefi  ve kuramsal kavramlarla olayı sıkıcılaştırmayacağım. Çünkü meselenin çok daha ilgi çekici ve de aydınlatıcı bir tarihsel dahası toplumsal boyutu var.

Yalnızca 2000 sonrası patlayan cin temalı korku filmleri özelinde değil, tarih boyunca kendini gösteren her türlü B-film ve erotik filmler furyasında da olduğu gibi; olayı “Efendim halkımızda sinema kültürü yok ki, böyle saçma sapan filmlere doluşuyorlar.” düşüncesine indirgeyemeyiz. Çünkü bunun hiç kimseye bir faydası yoktur. Helak: Kayıp Köy özelinden konuşursak, filmin sinemasal değeri üzerinden her türlü eleştiriyi getirebiliriz ve hatta filmi vasat da ilan edebiliriz –bunları mutlak bir gerçek olarak değil, ortaya koyduğum öznellik olarak savunuyorum- ama aslında meselenin çok daha farklı bir boyutu vardır. Çünkü bu ve benzeri korku filmlerinin oluşturduğu bir alt kültürü görmemek elde değil. Bu ilk aşamada bir tür meşruluk kazandırması adına bu tür filmler için olumlu bir özellik olsa da mevcut statik yapısı sebebiyle aslında onlar belli bir tarihselliğe de hapsediyor aslında. Burada olayın önemi, işin toplumsal boyutunda ve dolaylı olarak ekonomik boyutunda yatıyor elbette. Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu filminde Yavuz karakteri Ali’nin ortaya koyduğu savlara karşı şöyle bir şey söylüyordu: “Ben de biliyorum yaptığımız filmlerin ne köy ne de kasaba olmadığını. Ama başka bir şey gelebilir mi ki elimizden?” Elbette buradaki diyaloğun çok daha farklı tarihsel boyutları var ama söylediği şey temelde aynı noktaya getiriyor bizi. Özgür Bakar gerçekten filmlerin ne köy ne de kasaba olmadığını düşünüyor mu acaba? Eğer düşünmüyorsa –ki umut ediyorum düşünüyordur- yazımızın bundan sonrası onun için oldukça ilgi çekici olacaktır.

Tam bu noktada iki farklı okuma üzerinden, günümüze dair bize bir bakış açısı sunmasını ümit ettiğimiz bir irdelemeye girişmek zaruri bir hal alıyor. İlk olarak çağdaş Alman düşünürlerinden olan Erich Fromm’un özgürlükle ilgili düşüncelerine bakmak bu açıdan önemli. Fromm, tarih boyunca imrenilen, amaçlanan özgürlüğün; günümüz modernizmi içerisindeki bireyler için aslında çok da istenilen bir şey olmadığından bahseder. Hatta öyle ki bu bireyler ondan kaçmaktadırlar. Kendi özgürlüklerini, başka kimselere ya da şeylere yıkıp onun sorumluluğundan kaçma isterler. Çünkü Fromm özgürlüğü belli bir sorumlulukla da özdeşleştirir. Özgürlük demek karar vermek demektir ve bu büyük bir sorumluluktur. Hele ki 20.yüzyıl sonrası modernizmi içerisinde, varoluşa dair muğlaklığı tek gerçeğe dönüşmüş bireyler için bu sorumluluk kesinlikle kurtulunması gereken bir hilkat garibesine dönüşmüştür. İşte burada Fromm ilginç bir noktaya uzanır: Alt kültür; ve hatta şöyle der: “Alt kültürler bir yan alan ya da alternatif bir kültür gibi ihtiyaç ötesi bir şey değildir. Günümüz modernizminde alt kültürün oluşmasında daha mantıklı bir şey olamazdı.” Alt kültürü böylesine kaçınılmaz yapan neydi peki? Fromm’a göre bunun sebebi, modern insanın derinlerinde yatan varoluş muğlaklığı ve bunun yol açtığı ego savaşımıdır. Varoluşuna dönme ve bunu üzerinden ego ile savaşımda bir dengeye ulaşma meselesi oldukça uzun, girift ve de değişken bir süreç. Fromm da zaten bu sebeple neredeyse kimsenin böyle bir uğraşa girmeye çalışmadığını söylüyor. Çünkü bunu yapamasalar da taklit etmenin çok daha kolay bir yolu vardır. Kültürü (burada kültür kelimesiyle kast edilen aynı zamanda tarihsel bir varoluş sürecidir) anlamak ve bunu kendi içinde dengelemek yerine kendi kültürünü yaratmak (alt kültür) işte bu yüzden çok mantıklıdır (Elbette bu arayışa girmemiş insanlar için). Bu yüzden özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısı tam anlamıyla patlayan bu alt kültür furyasının binlerce insanı bir araya getiriyor oluşu oldukça etkileyicidir. Ama Fromm’un fikirleri üzerinden göreceğiniz üzere, düşünür; bu alt kültürü bir analiz olarak ele alıp aslında onu olumsuzluyor. Yani bu insanların bir araya gelişi üzerinden bir neşeye ya da mutluluğa kapılınmamalı, tam tersi bunun üzerine gidilmeli diyor.

Şimdi burada ikinci okumaya geçerek meseleleri birbirine bağlamaya başlayalım. Hepimizin adını bir şekilde duyduğumuz, biraz da bu sebeple sıklıkla yanlış anlaşılan Nietzsche; ahlak felsefesi üzerine tartışırken ilginç bir noktaya dikkat çeker. (İçinde yaşadığı dönem özelinde) “Günümüzde insanlık olarak belli bir ahlaki ufukla sınırlandırılıyoruz.” der. Hatta bu sınırı oluştururken öylesine sığ ve de hatalı çıkarsamalarda ve de temellendirmelerde bulunuyoruz ki gerçek ahlaksızlık aslında tam da ahlak dediğimiz şey olmuş oluyor. Bu açıdan özellikle Kant ve Hegel gibi düşünürleri bu ahlaki ufku keşfetmekle ama bunu yıkmak şöyle dursun, bundan zevk almakla suçlayarak onların insanlığa ihanet ettiğini söyler Nietzsche. Çünkü Nietzsche’ye göre yapılması gereken bu ufkun ötesine geçmektir. Ancak o zaman gerçekten ahlak üzerine konuşmaya başlayabiliriz. Burada Nietzsche’nin öne sürdüğü fikirler ile Fromm’u bir arada düşünürsek oldukça ilginç bir bakış açısına evrilmiş oluyoruz aslında. Fromm diyordu ki, bu alt kültür öylesine kalabalık bir kitleye hitap eder ki gerçek anlamdaki kültür onun çok uzaklarında ve de gölgesinde kalır. Hatta bir yerden sonra insanlar için görülemez olur. Bu açıdan Nietzsche’nin söylediği ahlaki ufukla Fromm’un olumsuzladığı alt kültür arasında belli belirsiz bir benzerlik kendisini gösterir. İnsanlar için kolaycı bir çıkar yol olarak başvurdukları bu alt kültür aslında kültürsüzlüğün ta kendisidir (buradaki “kültürsüzlük” kelimesi bireysele işaret etmez, kavramsaldır). Dahası bu alt kültürü keşfedip onu gün yüzüne çıkaran ve bundan zevk de alan kişiler için Nieztsche’nin çok da iyi duygular beslemediğini söyleyelim.

O vakit tüm bu bahsettiklerimizden sonra nasıl bir bakış açısına ulaştık? İnsanları bu filmlere gittikleri için suçlayabilir miyiz? (Alt kültürün modernist zorunluluğunu hatırlayalım) Yönetmeni böyle kötü filmler çekmeye ısrarla devam etmesine istinaden ve de “İnsanlar izliyor ki çekiyorum bundan daha ötesi mi var?” anlayışı üzerinden yönetmene bir şey diyebilir miyiz? (Sizin yerinize Nietzsche yeterince diyor zaten, ama en azından neden dediğini temellendirmesi önemli) O halde artık Helak: Kayıp Köy filmine dair de oldukça genel ve kapsayıcı bir bakış açısına ulaşmış oluruz. Hatta şöyle bir şey dahi söyleyebiliriz, tüm bu bahsettiklerimizden sonra; “Biz burada filme gitmeyin mi diyoruz? Hayır. Mesele gidip gitmemeniz değil zaten. Hatta bu tarzı sevenler gönül rahatlığıyla gitsin. Gidin elbet, ama bu bahsettiklerimizi düşünerek gidin.

Bu hafta vizyona, -afişinde yazdığı şekliyle- Ammar ve Azazil: Düğüm’ün yönetmeninden Helak: Kayıp Köy giriyor. Kimdi ki bu filmlerin yönetmeni diyecekler için hemen yazayım, Özgür Bakar. Yönetmenin, bu ismi geçen önceki filmleri başarılı kabul edilmiş olacaklar ki yeni filminde böyle bir şey yazmaya karar vermişler. Ama Ammar ve Azazil’i bizzat izleyen biri olarak, vasatlığın sınırında dolaşan ve bir daha adını anmak dahi istemeyeceğim kadar kötü olan bu filmlerin böylesine başarı timsali olarak gösterilmesi de ilgimi çekmedi değil. Bu açıdan bu yazının her ne kadar çıkış noktası Helak: Kayıp Köy filmi olsa da aslında onla çok da alakalı değil, çünkü filmin kendisi bir “film” olmakla çok alakalı değil. Peki o halde neyden bahsedeceğiz? Nedir bu yazının konusu? Öncelikle şu birkaç şeyi hemen ardı ardına sıralayıp üzerimizdeki bazı sorumluluklardan kurtulalım. Helak: Kayıp Köy; çok çok kötü senaryosuyla, 1980’leri anımsatan amatör ve de gülünç ve de gereksiz ve de... gerçekten can sıkıcı görsel efektleriyle, normalde bu tip yapımlarda en azından olumlu olarak söyleyebildiğimiz tek şey olan oyuncuların filme inancı meselesinden de yoksun; her türlü sanat yönetimi ve yönetmenliğin öğrenci işi bitirme projesine indirgendiği, fazlasıyla kötü bir film. Ama bu çok da önemli değil, çünkü hepimiz biliyoruz ki 100’den fazla salonda gösterilecek olan bu film; ziyadesiyle izlenecek ve yönetmene sonraki filmleri için ziyadesiyle para kazandıracak. Burada bizim canımızı sıkan durum filmi her türlü sinemasal değerden uzakta olan vasatlığı. Sonuçta yönetmenin önceki iki filmi için de benzer eleştirileri yazarak, bu açıdan daha iyiye doğru evrilmesine aracı olmaya çalışsak da görüyoruz ki olay hiç de öyle değil. O halde ister istemez şu soruyu soruyoruz kendimize, burada yazdığımız eleştirinin işlevi nedir? Entelektüel mastürbasyon mu? Hiç de değil. Tüm bu bahsettiğimiz meseleleri sorunsallaştırarak bu problemi çoktan aşmış oluyoruz. O sebeple gayet net bir şekilde anlıyoruz ki bu eleştiri filmle alakalı değil, o filmin “ne idiliği” ile alakalı. Elbette burada derin felsefi  ve kuramsal kavramlarla olayı sıkıcılaştırmayacağım. Çünkü meselenin çok daha ilgi çekici ve de aydınlatıcı bir tarihsel dahası toplumsal boyutu var. Yalnızca 2000 sonrası patlayan cin temalı korku filmleri özelinde değil, tarih boyunca kendini gösteren her türlü B-film ve erotik filmler furyasında da olduğu gibi; olayı “Efendim halkımızda sinema kültürü yok ki, böyle saçma sapan filmlere doluşuyorlar.” düşüncesine indirgeyemeyiz. Çünkü bunun hiç kimseye bir faydası yoktur. Helak: Kayıp Köy özelinden konuşursak, filmin sinemasal değeri üzerinden her türlü eleştiriyi getirebiliriz ve hatta filmi vasat da ilan edebiliriz –bunları mutlak bir gerçek olarak değil, ortaya koyduğum öznellik olarak savunuyorum- ama aslında meselenin çok daha farklı bir boyutu vardır. Çünkü bu ve benzeri korku filmlerinin oluşturduğu bir alt kültürü görmemek elde değil. Bu ilk aşamada bir tür meşruluk kazandırması adına bu tür filmler için olumlu bir özellik olsa da mevcut statik yapısı sebebiyle aslında onlar belli bir tarihselliğe de hapsediyor aslında. Burada olayın önemi, işin toplumsal boyutunda ve dolaylı olarak ekonomik boyutunda yatıyor elbette. Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu filminde Yavuz karakteri Ali’nin ortaya koyduğu savlara karşı şöyle bir şey söylüyordu: “Ben de biliyorum yaptığımız filmlerin ne köy ne de kasaba olmadığını. Ama başka bir şey gelebilir mi ki elimizden?” Elbette buradaki…

Yazar Puanı

Puan - 27%

27%

27

Biz burada filme gitmeyin mi diyoruz? Hayır. Mesele gidip gitmemeniz değil zaten. Hatta bu tarzı sevenler gönül rahatlığıyla gitsin. Gidin elbet, ama bu bahsettiklerimizi düşünerek gidin.

Kullanıcı Puanları: 2.42 ( 11 votes)
27
  • Açıkçası bu bahsi geçen temadaki filmlerden Dabbe’den sonrasını kaldıramıyorum. Onu da hani bir ilkti diye sineye çekiyorum diyelim. Kısacası güzel ne kelime beceremiyorlar bile korku filimini. Ancak bu yorumları her ne kadar hak etseler de sizin yorumunuz da bir o kadar gereksiz imalar ve yorumlarla dolmuş. Radikal kelimelerin zorla sıkıştırılmaya çalışıldığı yazınız sanki sadece bir kitleye veya kişiye yüklenmek, sadece aşağılamak için yazılmış gibi. Keza ne kadar kötü filmler var aynı kalitesiz görüntüye sahip ancak onlara aynı cümleleri sarf edeceğinizi sanmıyorum bile. Yazar, yazar bakmıyorum sitenizdeki yazılara. bence tüm bu eleştiriler Filmlovers çerçevesinde bir bütün bu yüzden benim bu eleştirilerim daha çok filmlovers’a. İyi çalışmalar.

  • Yazar büyük bir olasılık kitlelerin psikolojisi hakkında Nietzsche’nin ahlak, Fromm’un ise alt kültür ve özgürlük temaları üzerine oluşturduğu birkaç düşüncesini herhangi bir film eleştirisine monte etmek istemiş, karşısına Helak çıkmış (Hadi İnşallah filmi de çıkabilirdi). Araya filmden alakasız olarak yerleştirivermiş. Alt kültüre duyduğu tüm hıncı bu film üzerinden yediririm ben demiş gibi duruyor tüm yazı. Ki bu bakış açısıyla Türk sinemasını küçümseyen 60 ve 70’lerin sinematekçileri havasını yakalıyor.

    Yazara Özgürlükten Kaçış’ı bir de kendi içinde bulunduğu, kendisini kapattığı dar entelektüalite içerisinde değerlendirerek de okumasını öneriyorum. Eleştirdiği çoğu şeyi aynaya baktığında çok net görecektir. Aslında Türk sinemasının kurtuluşu üzerine de yazmak isterdim ama onu zaten rakı masalarında kurtarıyorlardır diye şu an girmek istemiyorum.

    Ama bunun üzerine tek bir şey söylemek gerekirse ülke sinemasının kurtuluşu bu sektörün endüstrileşmesidir. Gün gelecek, elbette Türk filmlerinin yapımına da “Filinta” gibi dizilere bölüm başına verilen 5 milyon dolarlık ücretin belki 5’te 1’i verilerek bir nevi sıçrama sağlanabilecektir. Kitleler nasıl ki Tv ve dizi sektörünü endüstrileştirdiyse, son 20 yılda yıllık 5 milyondan 100 milyona çıkan seyirci sayısı ve yavaş yavaş oluşan kültür sinemayı da endüstrileştirecektir. Bir sektörün büyümesi sadece ama sadece üreticinin kazanması sayesinde olur. Kazanan üretici bir yerden sonra risk almaya başlayacak ve belki bu sayede de yazarın da çok sevdiği Kieslowskivari filmlerin çekilebilmesi için bütçesini riske edebilecektir.

    Ama demem o değil ki, Helak kötü bir film. Aksine ülke sinemasına göre gayet oturmuş ve istediğini yansıtan bir yapıda. Nasıl ki belli türler coğrafi olarak belli kalıplarda iş yapmak zorundaysa (Amerikan sinemasındaki “şeytan” ya da “vietnam” teması gibi) Helak da ülke kalıplarında gayet başarılı bir iş koymuş ortaya.

    Ayrıca son bir şey: Princeton Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre “daha akıllı görünmek için eşanlamlı kelimelerin daha zor, karmaşık ve yabancı kökenli olanlarını seçen kişiler okuyucular tarafından daha “az” akıllı bulunuyormuş. Okuyucuya akılsız görünmemek için cümlelerinizi basit kurabilecek zekada olmanız gerekiyor kısaca. Kulağa küpe olsun.

  • Merhaba, Ben filmin senaristi ve yönetmeni Özgür Bakar. Gerçekten yaptığımız işler adına yazılan her kelimeyi okumak için can atan, her eleştiriyle yolumu aydınlatıp kendimi geliştirmeye açık biri olduğumu biliyorum. Ayrıca sitenizin de müdavimlerinizdenim. Mesele benim filmime kötü denmesi değil. Neden kötü olduğunun söylenmemesi. Burası eğer bir geyik forumu veya facebook sayfasında alalade herkesin girip yorum bıraktığı bir kahvehane değilse ve burada bence kolay kazanılmaması gereken bir title birilerine veriliyorsa o zaman sorumluluğu paylaşıyorsunuz demektir. Editör değil insani vicdanla bana bu yazıdan filmimin neden kötü olduğu sonucunu çıkardığını siz anlatın. Çünkü yazarlık payesi verdiğiniz insan derdini anlatamamış. Henüz üniversite çağlarında, sektörel bilgisi ve tecrübesi belli ki sıfır olan, herkes gibi ergenliğinde bir film izlemiş gaza gelmiş (bio’sunda öyle yazıyor) ama hala önümüze derli toplu hikayesini anlattığı bir iş koymadığı halde kendini aynı zamanda sinema yapan kısmına yerleştirmiş bu heyecanlı arkadaşın sinema sektöründe benden kazanacağı bir tecrübesi saklı duruyor. Bigün hediyesini veririz.

    Ben bu yazıdan filmi izleyip izlemediğini dahi anlayamadım. Bana filmi izlediğine dair bir cümle bile kurmadan benim filmimin eleştiri yazısı başlığı altından entelektuel zırvalarını saçmak gibi bir lüksü reelde olabilir ama vicdanen olmamalı. Benim yönetmenliğime de filmimin film olup olmadığına karar verecek kişilerin gerçekten kim olduğu önemli.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi