“Ethem kaçarken, gelen taşlardan dolayı hastaneye gidiyor. Olan hadiseleri polisin üzerine yıkmanın bir anlamı yok. Burada polis kurşunu filan yok.”

Melih Gökçek

“Beynine saplanmış 9 mm çapında bir mermi çıkartıldı. Merminin 4.8 metreden ateşlendiği öngörüldü.”

Otopsi raporu ve mobese kayıtları

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kendi kanalı olan Beyaz Tv’de yaptığı açıklamada her ne kadar aksini iddia etmiş olsa da, 1 Haziran günü Ankara Güvenpark’taki eylemler sırasında yaralanan Ethem Sarısülük, polis kurşunuyla vurulmuştu. Mermi çekirdeği beyninin içinden çıkarılan Sarısülük, girdiği yoğun bakımda 14 gün daha hayata tutunabilmiş, tarihler 14 Haziran’ı gösterdiğinde ise yaşama gözlerini yummuştu.

Ethem Sarısülük’ü öldüren katil zanlısı Ahmet Şahbaz, cinayeti işlerken aslında polis okulunda öğrendiği bir tekniği uyguluyordu: Havaya ateş açar gibi yapıp, bileğini kırmak. Haziran Yangını belgeselinde kayıt görüntülerinin ayrıntılı olarak ele alınması ve oluşturulan grafiklerle de desteklenmesi ile oldukça açık bir şekilde anlatılan tekniğe göre, kolunuzu yukarı kaldırıp havaya ateş açıyor gibi görünmeniz, ardındansa bileğinizi aşağı kırarak, namlusu yukarı bakan silahı karşıya denk getirmeniz, bu tekniğin yöntemini oluşturuyor. Böylece, havaya ateş açmak yerine insan öldürebiliyorsunuz, normalden ise tek bir farkla: Çaktırmadan! Zira teknik sayesinde, silahı doğrudan ateşlemiş olduğunuz direkt fark edilmezken, havaya sıkılan kurşun “denk gelmiş” gibi görünebiliyor.

“Gibi görünmelere” karşın, Haziran Yangını belgeselinin yönetmenliğini yapan Gürkan Hacır, gerek sunduğu belgeler ve arşivlerden çıkardığı görüntüler, gerekse yaptığı röportajlarla, bir cinayetin nasıl işlendiğini ve sonrasında ise adaletin ne şekilde sekteye uğratıldığını bir bir anlatıyor.

Ters-yüz olan kavram: Provokasyon

Sarısülük’ün ölümünün ardından, sokaktaki eylemciyi öldürürken düşünmeyen polis Ahmet Şahbaz hakkında, nasıl “ak”lanabileceği üzerine bir beyin fırtınası başlatıldı. Belli ki taş ile silah, aynı etkideki materyaller olarak görülüyordu. Medyada verilen “taş atıyordu” haberleri, kasklı-kalkanlı polisin elinde herhangi bir korunma aracı olmayan eylemciyi silah kurşunuyla öldürmesi için haklı bir sebepmişçesine gösteriliyordu. Kullanılan silahınki gibi, adaletin dengesi de şaşmıştı.  Çoğu medya kuruluşu çalışanı, gösterilen tepkilere karşın simit satmamaya devam ediyordu. Kalemler ortadan ikiye kırıldı. Kırmayana ise tehditler savruldu, işten atılmalar gerçekleşti.

“İlahi adalet”, mahkeme salonlarından önce televizyon ekranlarında kendini konuşturdu. Nitekim yazının girişinde ifadelerine yer verdiğimiz Melih Gökçek, aynı programda sözlerine şu şekilde devam ediyordu: “Bakın o gün Levent Gök nasıl provokasyon yapıyor… ‘Bugün Güvenpark’ta polis kurşunuyla başından yaralanan…’ Başından yaralanan filan yok. Yani bir milletvekili, bu kadar provoke edebilir mi?”

Provokasyon kavramı tersle-yüz oldu. Tıpkı gazetecilik gibi. Gökçek, ardından otopsi sonuçlarıyla polis kurşunu beynine isabet eden Sarısülük’ün eylemciler tarafından atılan taşla öldüğünü söylerken(!), gerçeği ifade eden milletvekili ise provokatörlükle suçlandı, yaşananlara tepki gösteren gazeteciler de provokatör ilan edildi. Halkın, herhangi bir durum karşısında polisin “öldürme hakkını” kullanabileceğini kabullenmesi ve ses çıkarmaması gerekiyordu. Tıpkı henüz ortada şiddete dair en ufak bir durum dahi yokken, barış içinde Gezi Parkı’na çadırlarını kurmuş olan aktivistlerin gece yarısı operasyonuyla çadırlarının yakılmasına halkın tepki vermemesinin istenmesi gibi. Polisin orantısız şiddetine bir tepki niteliğinde sokağa dökülen halk, ardından patır patır dökülen fidanlara da tepkisini gösterdikçe, “şiddet sorumlusu” olarak kendini buldu medyada. Sarısülük bu isimlerden biriydi. Yapılan davranışın suç teşkil edip etmediğinin mahkemede karar verildiği “normal” adalet sistemine karşın, tutuklanma dahi değil, direkt mermilerle konuşulmuştu.

“Polise emri ben verdim”

T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2013 yılındaki Başbakanlık yetkisini, polise emri vererek kullanmıştı. Erdoğan, 60 saldırgana karşın, 160 polisin yaralandığını dile getirerek, orantılı güç kullanılmasaydı yaralanan kişi sayısında polis rakamlarının yüksek çıkmayacağını ifade ediyordu. Hastane içlerine kadar atılan gazlara karşın sokakta 7’den 70’e yaşam savaşı veren yaralılar, ifade edilen hesaplar içinde yer almıyordu. Üstelik, polisin sabrını nasıl koruduğuna şaştığını dile getiriyordu Başbakan. Sarısülük’ün avukatı Kazım Bayraktar, Haziran Yangını’nda da yer verildiği üzere, bu ifadeyi polisin fitilini çeken bir demeç olarak değerlendirecekti. Sabrın taşmamasına dair ifade edilen hayret, taşabileceğine dair bir izin niteliğindeydi.

Uykusuz kalan polisin gerçekten de sabrının taşması, kullanılan şiddetin de artmasına sebep olmuştu. Gelişmiş ülkelerde herhangi bir eylem olması halinde, karşıt görüşlü vatandaş tarafından gelebilecek şiddet hareketlerini engellemek için eylemlerde hazır bekleyen polis, Türkiye’de ise sokak aralarında bekleyen eli sopalı, baltalı kişilerle birlikte hareket ediyordu. Yanında bir limon ve deniz gözlüğünden başka bir şey olmayan, en büyük silahı sapan(!) olan eylemci, gerçek silahlarla kendisine saldıranlar karşısında bir tekme de polisten yedi. “Masum gösterilmeye çalışılıyorlar” şeklinde lanse edilen eylemciler, silahsız bir şekilde gezerken, basında ve mecliste “terörist” konumuna oturtuldu. Ölenlerin ardından kullanılan ifadeler, “tarih yazan polisin” öldürdüklerine karşın bir savunma niteliğindeydi. Görüntülerinin mobese kayıtlarında dahi bulunmadığı ifade edilen Kabataş olayı ise, halkı kutuplaştırarak sokaktakilere yönlendirilen nefretin, polisin güç kullanımını haklı çıkarmak için gösterilen demeçler zincirinin büyük bir parçasıydı.

Trajikomik yargı: Uyuyan hakim, peruk takan sanık

Sarısülük ailesi, Ethem’in kaybından ötürü yas içindeydi, tepkisi ise; bir canın bu kadar kolay alınabilmesineydi. Mahkemeye gelen katil zanlısı Ahmet Şahbaz’ı gören aile, sinirlerine hakim olamamıştı. Peruk, gözlük ve takma bıyıkla duruşmaya gelen Şahbaz’ın peruğu, yaşanan arbede esnasında düşmüştü! Sarısülük’ün avukatı Kazım Bayraktar’ın meslek hayatında ilk kez yaşadığını bir durum şeklinde ifade ettiği bu olay üzerine, zanlı ikinci duruşmaya dahi aynı şekilde katıldı; ancak bu kez, telekonferans yöntemiyle. Üçüncü duruşma ise başka bir skandala sahne oldu: Duruşma sırasında hakim uyuyordu! Katil zanlısı Şahbaz ise, çapraz duruşma sırasında kendisine yönlendirilen birçok soruya; “Hatırlamıyorum” diye cevap vermişti.

Biz yeniden hatırlatalım: 1 Haziran günü Ankara Güvenpark’taki eylemler sırasında başından yaralanan Ethem Sarısülük, polis kurşunuyla vuruldu. Sarısülük, girdiği komanın ardından 14 Haziran tarihinde yaşamını yitirdi.

Ethem Sarısülük hakkında kaleme alınan bir yazı, aslında çok daha dramatik açıdan da ele alınabilirdi; ancak Gürkan Hacır’ın yönetmenliğini üstlendiği Haziran Yangını, hiç de ajitasyona yer vermeyen bir tutumla, oldukça soğukkanlı bir şekilde ilerliyor. Belgesel, ekrana getirdiği görüntüleri gerek avukatı, gerekse aile fertleri ile yapılan röportajlar ile destekliyor ve herhangi yoruma yer bırakmayan oldukça net bir tavır takınıyor. Tanık olduğumuz, yitirilen hukuk oluyor. Ölenlerin arkasından basına servis edilen nefret söylemleriyle, halkın gözünde cinayetleri “haklı” konumlandırmanın yollarını arayan o hukuk…

“Ethem kaçarken, gelen taşlardan dolayı hastaneye gidiyor. Olan hadiseleri polisin üzerine yıkmanın bir anlamı yok. Burada polis kurşunu filan yok.” Melih Gökçek “Beynine saplanmış 9 mm çapında bir mermi çıkartıldı. Merminin 4.8 metreden ateşlendiği öngörüldü.” Otopsi raporu ve mobese kayıtları Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kendi kanalı olan Beyaz Tv’de yaptığı açıklamada her ne kadar aksini iddia etmiş olsa da, 1 Haziran günü Ankara Güvenpark’taki eylemler sırasında yaralanan Ethem Sarısülük, polis kurşunuyla vurulmuştu. Mermi çekirdeği beyninin içinden çıkarılan Sarısülük, girdiği yoğun bakımda 14 gün daha hayata tutunabilmiş, tarihler 14 Haziran’ı gösterdiğinde ise yaşama gözlerini yummuştu. Ethem Sarısülük’ü öldüren katil zanlısı Ahmet Şahbaz, cinayeti işlerken aslında polis okulunda öğrendiği bir tekniği uyguluyordu: Havaya ateş açar gibi yapıp, bileğini kırmak. Haziran Yangını belgeselinde kayıt görüntülerinin ayrıntılı olarak ele alınması ve oluşturulan grafiklerle de desteklenmesi ile oldukça açık bir şekilde anlatılan tekniğe göre, kolunuzu yukarı kaldırıp havaya ateş açıyor gibi görünmeniz, ardındansa bileğinizi aşağı kırarak, namlusu yukarı bakan silahı karşıya denk getirmeniz, bu tekniğin yöntemini oluşturuyor. Böylece, havaya ateş açmak yerine insan öldürebiliyorsunuz, normalden ise tek bir farkla: Çaktırmadan! Zira teknik sayesinde, silahı doğrudan ateşlemiş olduğunuz direkt fark edilmezken, havaya sıkılan kurşun “denk gelmiş” gibi görünebiliyor. “Gibi görünmelere” karşın, Haziran Yangını belgeselinin yönetmenliğini yapan Gürkan Hacır, gerek sunduğu belgeler ve arşivlerden çıkardığı görüntüler, gerekse yaptığı röportajlarla, bir cinayetin nasıl işlendiğini ve sonrasında ise adaletin ne şekilde sekteye uğratıldığını bir bir anlatıyor. Ters-yüz olan kavram: Provokasyon Sarısülük’ün ölümünün ardından, sokaktaki eylemciyi öldürürken düşünmeyen polis Ahmet Şahbaz hakkında, nasıl “ak”lanabileceği üzerine bir beyin fırtınası başlatıldı. Belli ki taş ile silah, aynı etkideki materyaller olarak görülüyordu. Medyada verilen “taş atıyordu” haberleri, kasklı-kalkanlı polisin elinde herhangi bir korunma aracı olmayan eylemciyi silah kurşunuyla öldürmesi için haklı bir sebepmişçesine gösteriliyordu. Kullanılan silahınki gibi, adaletin dengesi de şaşmıştı.  Çoğu medya kuruluşu çalışanı, gösterilen tepkilere karşın simit satmamaya devam ediyordu. Kalemler ortadan ikiye kırıldı. Kırmayana ise tehditler savruldu, işten atılmalar gerçekleşti. “İlahi adalet”, mahkeme salonlarından önce televizyon ekranlarında kendini konuşturdu. Nitekim yazının girişinde ifadelerine yer verdiğimiz Melih Gökçek, aynı programda sözlerine şu şekilde devam ediyordu: “Bakın o gün Levent Gök nasıl provokasyon yapıyor… ‘Bugün Güvenpark’ta polis kurşunuyla başından yaralanan…’ Başından yaralanan filan yok. Yani bir milletvekili, bu kadar provoke edebilir mi?” Provokasyon kavramı tersle-yüz oldu. Tıpkı gazetecilik gibi. Gökçek, ardından otopsi sonuçlarıyla polis kurşunu beynine isabet eden Sarısülük’ün eylemciler tarafından atılan taşla öldüğünü söylerken(!), gerçeği ifade eden milletvekili ise provokatörlükle suçlandı, yaşananlara tepki gösteren gazeteciler de provokatör ilan edildi. Halkın, herhangi bir durum karşısında polisin “öldürme hakkını” kullanabileceğini kabullenmesi ve ses çıkarmaması gerekiyordu. Tıpkı henüz ortada şiddete dair en ufak bir durum dahi yokken, barış içinde Gezi Parkı’na çadırlarını kurmuş olan aktivistlerin gece yarısı operasyonuyla çadırlarının yakılmasına halkın tepki vermemesinin istenmesi gibi. Polisin orantısız şiddetine bir tepki niteliğinde sokağa dökülen halk, ardından patır patır dökülen fidanlara da tepkisini gösterdikçe, “şiddet sorumlusu” olarak kendini buldu medyada. Sarısülük bu isimlerden biriydi. Yapılan davranışın suç teşkil edip etmediğinin mahkemede karar verildiği “normal” adalet sistemine karşın, tutuklanma dahi değil, direkt mermilerle konuşulmuştu. “Polise emri ben verdim” T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2013 yılındaki…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

90

Gürkan Hacır’ın yönetmenliğini üstlendiği Haziran Yangını, hiç de ajitasyona yer vermeyen bir tutumla, oldukça soğukkanlı bir şekilde ilerliyor. Belgesel, ekrana getirdiği görüntüleri gerek avukatı, gerekse aile fertleri ile yapılan röportajlar ile destekliyor ve herhangi yoruma yer bırakmayan oldukça net bir tavır takınıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.68 ( 5 votes)
90
  • Sansar

    90 Puanı filme mi yoksa filmin, sizin inandığınız doğruları anlatmasına mı verdiğinizi anlayamadım. Aksi halde ne farkınız kalır Kod Adı Koz filmine 90 puan veren bir hülo’dan.

    • Gubse Tokgöz

      “Ethem Sarısülük hakkında kaleme alınan bir yazı, aslında çok daha dramatik açıdan da ele alınabilirdi; ancak Gürkan Hacır’ın yönetmenliğini üstlendiği Haziran Yangını, hiç de ajitasyona yer vermeyen bir tutumla, oldukça soğukkanlı bir şekilde ilerliyor.” İşin dram yüklü tarafını köşe yazarlarına bırakıyor, biz ise belgeseli, kullandığı belgeler üzerinden nitelendiriyoruz. Öte yandan Kod Adı: Koz, kurmaca bir film olmakla birlikte, gerçekleri ispat etme çabasında olan bir yapım olarak vizyonda yer almamıştı. Bu sebeple vermiş olduğumuz puan, direkt olarak belgeselin kendisinedir.

  • fatih

    Aslında en çok merak ettiğim konu havaya ateş etme tekniğini okuldan öğrendiğini nerenizden çıkardığınız. Bazen halkımızın ve bazı kişilerin kendi düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak için kendi kıçından uydurduğu şeyleri görünce bu ülkeden daha fazla soğuyorum . Ben o söylediniz polis okulunda okudum havaya ateş etme tekniğine dair en ufak bir şey öğrenmedim kaldı ki atış poligonundan başka hiç bir yerde atış dersi almayan biz havaya ateş etme tekniğini nerden öğrenelim. Sizin düşüncelerinize saygı duyuyorum ama böyle bir yerde film eleştirisi yapıyorum diye kendi düşüncelerini savunmanız bana ikiyüzlülük gibi geldi .

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi