Bir kadının kara yazgısı üzerinden bir ülkeyi, coğrafyayı, kültürü anlatan Hazal, seks filmleri furyasıyla yetmişli yıllarda oldukça hırpalanmış olan Türkiye sineması içinde yeni bir döneme işaret eden kilometre taşlarından biridir. Anlatımı ve ele aldığı konu itibariyle toplumsal sorunlara ve daha sahici bir sinemaya yeniden dönüş olarak okunabilecek bir özellik taşır. Sinema kariyerinde gücünü giderek yitiren bir eğri çizen Ali Özgentürk, bu ilk filmiyle sinemaya esaslı bir başlangıç yapmıştır. Edebiyat uyarlamalarından biri olan Hazal, Necati Haksun’un Kutsal Ceza isimli romanından yönetmenin kendisi ve Onat Kutlar ile birlikte senaryolaştırılarak filme alınmıştır. Etkisini geçtiğimiz yüzyıla ve hatta bugüne değin sürdürebilmiş olan feodalliğin ve onu bütünleyen törenin kıskacına sıkışmış Hazal’ın hikâyesi, Türkiye’de ve dünyanın geri kalmış diğer coğrafyalarındaki pek çok kadınınkiyle benzeşir. Kadını baskılayan, onu sadece bir üreme aracı olarak gören, erkeğin ve erkin kölesi haline getiren eril tahakküm; etkisi altına sadece erkeği değil, aynı zamanda onu içselleştiren kadını da alır. Özgentürk, Onat Kutlar senaryoculuğundan da aldığı destekle karamsar ancak bir o kadar da çarpıcı bakış açısını ortaya koyar.

Olayların Güneydoğu’nun ücra köylerinden biri olan Gönüllü’de geçtiği film, yöre insanını da hikâyesinin içine katarak otantik bir anlatım sunar. Tıpkı Zeki Ökten&Yılmaz Güney birlikteliğinde çekilen Sürü’de olduğu gibi, yerellik kendi özgün varoluşu içinde kameraya yansır. Özgentürk, diğer filmlerinde yaptığı gibi belge dilinin ilk kullanımlarına burada başlar. Türkiye izleyicisi için o dönem sinemada pek bilinmeyen Kürtler, Yeşilçam’ın karikatürize eden dilinden farklı olarak özgün bir sunumla temsil edilir. Yöredeki hayat zorludur, teknolojinin ve modernitenin sunduğu olanaklardan uzak olan köyde feodal sistemin o güne uzanan varlığı hissedilir. Ağalık sistemi egemendir; insanlar, onun adeta birer kuludur. Mülk ve insan ağaya aittir. Dini inançlar, bu yapıya hizmet eden bir araç haline gelmiştir. İnsanlar üzerinde etkili olan din âlimi, ağanın hizmetindedir tıpkı köyün muhtarı gibi. Sönük bir mizacı olan muhtar, diğer “kullardan” farksız, yönetme yetisi olmayan bir tiptir. Ağa, din âlimi ve muhtar üçlüsü köyde yerleşik olan feodal düzenin küçük bir şablonunu oluşturur. Burada devlet, bu sisteme müdahale eden, “onların kâğıdını tutan” konumundadır. Devleti simgeleyen yolun köye gelecek olması, ağanın kurduğu derebeyliği tehlikeye atacağı gibi getirdiği yükümlülüklerle köylünün de düzenini bozacaktır. Feodal üçlü, bu algıyı köylünün zihnine yerleştirir. Hatta yol inşaatına çalışmaya gidenleri hain ilan edip evlerini yakıp yıktırırlar. Hâlbuki yol, köylünün hayatını kökten değiştirecek bir yeniliği sunacaktır; yaşadıkları ilkelliği ortadan kaldırıp, onlara çağ atlatacak bir adımdır. Çocuk ölümlerinden cahilliğe, altyapı imkânlarından iletişime kadar pek çok sorunu çözecektir. Yol, sadece devletle değil; dünyayla tanışmanın da ilk adımıdır. Fakat köylü bunu görecek yetiden yoksundur. Zihinlerini tam bir atalet duygusu içinde feodal üçlüye devretmişlerdir. Ağa ve beraberindekilere göre bu iş, “mülkün nizamını bozacaktır”. Özgentürk ve Kutlar ikilisinin çelişkinin temeline maddi hayatın üretimi ve mülkiyet meselesini koymuş olmaları, şüphesiz bilinçli bir tercihtir. Yol, feodaliteden modernliğe geçişte önemli bir simgedir, bütün hayatı baştan kuracak bir potansiyeli taşır.

hazal-filmloverss

Hazal: Kadınlığa, Aşka ve Feodaliteye Dair Bir Kara Yazgının Hikayesi

Hazal’ın güzelliği dillere destandır, “ceylan gözlü yoksul bir fukaradır”. Başlık parası karşılığı ailesini kurtarmak uğruna muhtarın büyük oğlu Beşir’e “verilir”. Beşir, köyden çıkıp gitmiş sonra da ölmüştür; neden gittiği neden öldüğü belli değildir. Örf, töre ya da gelenek artık nasıl isimlendirilirse Hazal, başlık parası ödendiği için “ölenin kardeşine helaldir”, bu sebeple daha çocuk olan Ömer’le evlendirilir. Her ikisi de kurbandır bu evlilikte, Hazal kadınlığını, Ömer çocukluğunu yaşayamaz. Bütün duygular tıpkı kendileri gibi tutsaktır. Ömer’in eril tahakkümü herkesten çok içselleştirilmiş annesi, onun bir din âlimi olmasını ister. Ailenin “soyunu çoğaltacak” olan odur, artık “koca adam” olmuştur, arkadaşlarıyla oynaması yadırganır. Oldukça ilkel bir kadın olan anne, istediği gibi davranılmadığında saldırganlaşır, hem Ömer’i hem Hazal’ı hırpalar. Onun için her ikisi de elde etmek istedikleri uğrunda kullanılacak birer araçtır esasında, verdiği değer bunlardan kaynaklanır. Annenin varlığı, eril tahakkümün cinsiyet ayırt etmeden herkes tarafından ne denli benimsenmiş olduğunu gösterir. Anne, tüm karakterler içinde en kötücül olanlardan biridir.

Etrafındaki tüm baskıya rağmen Hazal, bir kadın olarak duygularını yaşamaktan geri durmaz. Eskiden beri onu tutkuyla seven Duvarcı Emin’e kayıtsız kalmaz, gizlice buluştukları bir gece onunla birlikte olur. Gizli âşıklar, yasak aşklarını yaşamaktan kaçınmaz. Ancak bu, tüm tabuları yıkmak, dâhil oldukları düzen içinde affolunmaz günahı işlemek demektir. Kaçmaktan başka çare yoktur, onlar da öyle yapar. Emin, köydeki düzene başkaldıran ender kişilerden biridir; ufku geniştir, yolun köye getireceği faydaları sezer. Ağalığın ve feodalliğin köylüyü köleleştiren bir düzen olduğunun farkındadır. Hazal’ı her şeye rağmen sevmeye devam eder, tüm tehlikeleri göze almıştır. “Hain” ve “günahkâr” aşıklar, başkaldırdıkları düzenden kaçmak ister ancak bu hiç kolay değildir. Ortada “temizlenmesi gereken bir namus meselesi” vardır.

Özgentürk’ün sinemasında yoğun olarak hissedilen karamsarlık, ilk filminde kendini gösterir. Köy tasviri oldukça katastrofik bir atmosfer taşır, görünen taşra pastoralden ziyade ürkütücüdür. Konunun işlenişi trajedinin unsurlarını barındırır. Umut yoktur, ele alınan gerçeklik yakıcıdır, insafsızlığı saklanmaz. Özgentürk ve Kutlar, Anadolu’nun ücrasında yaşanan gerçekliği eğip bükmeden, olanca katılığı içinde verir. Hikâyenin işlenişinde ritüelistik bir dil vardır ancak bu, romantik değildir. Kadınlar yazmalarına, elbiselerine, eşyalarına işledikleri figürlerle verilir; duygularını, açıkça dillendiremediklerini nakışlara işlerler. Hayatı üretenler onlardır aslında. Yazmalarını ağaçlara bağlayıp kendilerini uçurumdan aşağı bırakanlar da onlardır, sevdiklerine kavuşamazlar. Tahakküm her şekilde kendini hissettirir, onları bir şekilde “günahkârlığa” iter, tıpkı Hazal’a ve onu hoyratça kıskanan Feşo’ya yaptığı gibi.

Hazal, kadınlığın bu topraklarda içine düştüğü/düşürüldüğü hallere dair umutsuz bir hikâyedir. Şüphesiz Hazal’ın, Feşo’nun yaşadıkları, Anadolu’nun farklı ücralarında yaşayan pek çok kadınınkiyle ortak özellikler taşır. Geçmişten günümüze kadınlar bugün de tahakkümün, istismarın başka başka hallerini yaşamaya devam ediyorlar. Eril tahakküm ve istismar hiç değişmiyor, sadece biçim değiştiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi