Sinema üzerine kafa yormaya başladığım yıllarda belgesel çeken bir arkadaşım, dünyada sayılı senaryo yazım tekniklerinin olduğunu ve birçok senaristin içlerinden bir tanesini sıklıkla kullandığını ifade etmişti. Neydi bu yöntem? Ana karakterimizin sıradan giden hayatına bir kişi ya da bir obje sokuluyor. Bu kişi ya da obje ile hayatı bambaşka bir hale dönüşen karakterimizin elinden bu nesne ya da kişi alındığında hayatı eskisi gibi olmayan biriyle karşı karşıya kalıyoruz. Uzun süre boyunca kendimce senaryo yazmaya çalışsam da bu konuda ilerleme kat etmiş sayılmam. Ancak izlediğim filmlerden çıkarım yapmaya başlamam açısından bu senaryo tekniklerini bilmek faydalı oluyor. Ve o gün arkadaşımın bahsetmiş olduğu teknikler ile birçok filmde karşılaşıyorum.

Peki, birçok senarist ve yönetmen aynı yöntemi kullanırken bir öykünün diğerinden iyi olduğunu nasıl ayırt ediyoruz?  Nasıl oluyor da aynı yöntemle yazılmış senaryoların arasında, filmlerin kalitesinde büyük farklılıklar görüyoruz? İşte burada yönetmen tarafından, ana hikayenin yanına yerleştirilen taşlar ön plana çıkıyor.

Hayatına son vermeye kararlı birinin neden intihar etmeye kalkıştığını anlatan The Ledge filminin senaryosunu benzerlerinden farklı kılan ise herkesin yakından bildiği bir paradoks. İzleyici bir taraftan su gibi akıp giden filmi izlerken beklenmedik olaylar ile karşılaşıyor, bir yandan da her an karşısına çıkabilecek olaylara karşı kendisini hazırlıklı tutuyor. 

The Ledge, şehrin yüksek sayılabilecek binalarından birinde intihar etmek üzere olan Gavin’i, kısır olduğunu yalnızca kısa bir süre önce öğrenen dedektif Howard’ın kurtarmaya gelmesiyle başlıyor. İki farklı hikayeye sahip, iki farklı insanın geri dönüşlerle anlatılan hikayelerini izlerken birbirinden farklı olay örgüleriyle bağlanmış hayatlar görüyoruz. Toplumsal sorunların neredeyse her birine değinen film, aynı zamanda her geçen dakika artan bir aşk ve gerilim temposu hissettiriyor.

Film başta Gavin olmak üzere dört ana karakterin etrafında dönüyor. Gavin rolünde Charlie Hunnam’ı, dedektif Howard rolünde ise Terrence Howard’ı izlerken güzel yıldız Liv Tyler’ı, Gavin’in yan komşusu Shanna rolünde izliyoruz. Arka planda kalmış izlenimi verilse de filmin belki de en önemli karakterini Patrick Wilson, aşırı dinci Joe Harris rolünde canlandırıyor.

Aksiyon, aşk ve dram türlerini bir arada barındıran filmin türlerinden ayrılan özelliği ise diyalogları. Akıllıca eleştiriler ve sorgulamalar ile donatılan film, bu diyalogların çevresinde dönüyor. Örneğin, fonda kiliseden gelen çan sesleri duyulurken Gavin, Shana’ya “Mesela bu homofobi saçmalığını ele alalım. Ülkeyi ben yönetiyor olsaydım hetroseksüel evliliği yasaklardım. Çünkü hetroseksüeller çok fazla ürerler. Eşcinseller ise evlat edinmeye meyillidirler. Bu karmaşık dünyada aklı başında biri neden onların cesaretini kırar ki?”  diye soruyor.

Yalnızca toplumsal sorunları irdelemekle yetinmeyen film, Gavin ile Joe’nun tartışmalarında ise dini öğeleri ön plana çıkartıyor. Bu tartışmalardan birinde Joe’nun sorduğu “Neden Tanrı’ya inanmıyorsun?”sorusuna Gavin şöyle cevap veriyor. “Küçükken inançlıydım. Önce Noel baba’ya inanmayı kestim. Çünkü gerçek olmadığını öğrendim. Sonrasında diş perisine inanmayı bıraktım çünkü olmadığını anladım. Ve sonrasında da fark ettim ki Tanrı’nın da bunlardan farkı yok.”

The Ledge’in yönetmenliğini, filmin senaryosunu da yazan Matthew Chapman yapıyor. Yönetmen, başarılı bir senaryo hazırlayarak izleyicinin dikkatini dağıtmadan, sonunu merak ettirmeyi başarıyor. Peki, bunu sadece merak ettirmeyi amaçlayarak mı yapmış? Hayır, anlatmak istediklerini beyazperdeye aktarırken, izleyicinin dikkatini tamamen filme vermesini hedeflemiş. Herkesin izlemekten büyük keyif alacağı bir film olduğunu düşünmesem de hem gerilim dolu bir aşk hikayesi seyretmek hem de filmden sonra biraz düşünmek istiyorsanız izlemenizi tavsiye ediyorum.

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi