2011 yapımı In the Land of Blood and Honey (Kan ve Aşk) ve 2014 yapımı Unbroken (Boyun Eğmez) filmlerinden sonra üçüncü kez yönetmen koltuğuna oturan Angelina Jolie Pitt; Hayatın Kıyısında – By The Sea isimli son filminde senaristliği ve yapımcılığı da kendi üstleniyor. Hem ilişkilerindeki problemleri çözebilmek hem de bir süre kafa dinlemek için Fransız sahil kasabasındaki bir otele yerleşen evli bir çiftin hikayesini anlatan Hayatın Kıyısında; en son Mr. and Mrs. Smith filminde evli bir çifti canlandıran Angelina Jolie Pitt ve Brad Pitt’in ikinci kez başrolleri paylaştıkları yapım olarak da dikkatleri çekiyor. Angelina Jolie Pitt’in 1970’ler Avrupa Sineması’ndan ilham alarak benzer tonlarda çekmeye çalıştığı Hayatın Kıyısında -ne yazık ki- senaryo bazında sınıfta kalıyor. Hayatın Kıyısında sinematografik anlamda 1970’ler Avrupa Sineması’nın renklerini tutturabilmiş ve oldukça güzel imajlar yakalayabilmiş bir film olsa da; Jolie Pitt’in derinliksiz karakter yaratımı, yer yer oldukça teatral gelen oyunculuklar ve senaryonun katharsis noktasına bir türlü varamaması filmi bütünlüksüz bir hale getiriyor.

Özellikle, oldukça sinematografik doğa görüntüleri ile bizleri varoluşsal sancılar çeken evli bir çiftin ilişkisindeki iletişimsizliğe ve yabancılaşmaya götüreceği izlenimini veren Hayatın Kıyısında, filmin ikinci yarısıyla birlikte bu beklentilerimizi boşa çıkarıyor. Film her ne kadar Avrupa Sineması’nın temel nüanslarına öykünüyor ve provokatif bir çizgide ilerlemek istiyor olsa da Hollywood Sineması’nın didaktik ögelerinden bir türlü kurtulamıyor. Bu noktada, Avrupa Sineması’na öykünen Jolie Pitt’in önünde daha uzun bir yol olduğunu belirtmek gerek.

Hayatın Kıyısında: Varoluşun Dayanılmaz Kısırlığı

Filmin temel çıkmazlarına gelmeden önce konusundan bahsedelim. Evlilikleri sallantıda olan çift Vanessa (Angelina Jolie Pitt) ve Roland (Brad Pitt) Fransa’da bir sahil kasabasına yerleşirler. Vanessa eski bir dansçı, Roland ise uzun süredir bir şeyler yazamayan bir yazardır. Bu sahil kasabasının ilişkilerine iyi gelebileceğini düşünen çift, yan dairelerine balayına gelen yeni evli çift Lea (Melanie Laurent) ve François (Melvil Poupaud)’nın ilişkilerini gözetleyerek kendi yaşamlarında çözümsüz görünen problemleri aşmaya çalışacaktır.

1970’lerde geçen filmde özellikle Vanessa karakteri oldukça soğuk, depresif, tüm gününü yatakta ya da balkondaki şezlongda geçiren, ağzından tek kelime duymanın oldukça zor olduğu biri olarak çiziliyor. Roland ise tüm gününü ‘belinde’ bir defterle barda geçirerek eve zil zurna sarhoş dönen; ama eşinin soğukluğuna karşı sabırlı ve soğukkanlı olmaya çalışan bir karakter. Lea ve François’nın yan dairelerine taşınmasıyla birlikte kendi boşluğundan bir kaçış yolu bulan ve onların yatak odalarını gözetlemeye başlayan Vanessa’nın bu voyerizme (röntgencilik) varan durumunun kendi kişiliğindeki psikolojik ya da seksüel bir tavrı ortaya çıkarmadığını söylemek gerek.

Vanessa ve Roland, Lea ve Fronçois’nın gelişiyle birlikte sosyalleşmeye başlasa da; bu durum ne Vanessa’nın günlük rutinini kırabiliyor ne de Roland ile arasındaki iletişimsizliği. Vanessa ile arasında bir iletişim ortamı yaratabilmek adına onunla birlikte yan komşularını gözetlemeye başlayan Roland, evlilikleri için bir kırılma noktası yaşatıyor. Fakat film boyunca gözümüze gözümüze sokulan kırılma noktasının bizlerde bir kırılma noktası yaşattığını söylemeyebilmek pek olağan gözükmüyor. Hal böyle olunca, 132 dakikalık süresi boyunca aynı döngüyü anlatan Hayatın Kıyısında’nın hem gereksiz uzun bir film olduğuna hem de oldukça sıradan bir Hollywood filminden farksız olamadığına kanaat getirebiliyoruz.

Oyunculuk anlamında da hem Brad Pitt’in hem de Angelina Jolie Pitt’in kariyerleri açısından oldukça plastik gelebilecek bir deneyim sergilediklerini söylemek gerek. Karakterlerin dış görünümü ile içlerinde yaşadıkları sancılı durum arasında hiçbir uyumun var olmaması, Vanessa karakterinin depresif ve nevrotik kişiliğinin filmin bağlandığı nokta için inanılmaz derecede yapay duruşu; Angelina Jolie Pitt’in senaryo anlamında henüz yolun çok başında olduğunu göstermekte yeterli.

Tüm bu kısırlıklara rağmen Hayatın Kıyısında filminin başarıyla kotarılmış iki ögesi var. Bunlardan biri; Michael Haneke’nin hemen hemen tüm filmlerinin görüntü yönetmenliğini yapmış olan Christian Berger’in yakaladığı muazzam güzellikteki imajlar. Özellikle birçok sahnede doğal ışık kullandığını söyleyen Berger’in Hayatın Kıyısında’nın başına gelmiş en güzel şey olduğunu söylemek gerek. İkinci olarak; film müziklerinin altında imzası bulunan Gabriel Yared’in adını anmalıyız. Tüm o muazzam doğa görüntüleri üzerine oldukça huzur verici müzikleri yerleştiren Yared’in de hakkını teslim etmek gerek. Peki bu iki başarılı öge Hayatın Kıyısında için yeterli mi? Tüm ögeleriyle tutarlı ve uyumlu bir bütünlük sağlayamayan bir film için, elbette ki hayır.

2011 yapımı In the Land of Blood and Honey (Kan ve Aşk) ve 2014 yapımı Unbroken (Boyun Eğmez) filmlerinden sonra üçüncü kez yönetmen koltuğuna oturan Angelina Jolie Pitt; Hayatın Kıyısında – By The Sea isimli son filminde senaristliği ve yapımcılığı da kendi üstleniyor. Hem ilişkilerindeki problemleri çözebilmek hem de bir süre kafa dinlemek için Fransız sahil kasabasındaki bir otele yerleşen evli bir çiftin hikayesini anlatan Hayatın Kıyısında; en son Mr. and Mrs. Smith filminde evli bir çifti canlandıran Angelina Jolie Pitt ve Brad Pitt’in ikinci kez başrolleri paylaştıkları yapım olarak da dikkatleri çekiyor. Angelina Jolie Pitt’in 1970’ler Avrupa Sineması’ndan ilham alarak benzer tonlarda çekmeye çalıştığı Hayatın Kıyısında -ne yazık ki- senaryo bazında sınıfta kalıyor. Hayatın Kıyısında sinematografik anlamda 1970’ler Avrupa Sineması’nın renklerini tutturabilmiş ve oldukça güzel imajlar yakalayabilmiş bir film olsa da; Jolie Pitt’in derinliksiz karakter yaratımı, yer yer oldukça teatral gelen oyunculuklar ve senaryonun katharsis noktasına bir türlü varamaması filmi bütünlüksüz bir hale getiriyor. Özellikle, oldukça sinematografik doğa görüntüleri ile bizleri varoluşsal sancılar çeken evli bir çiftin ilişkisindeki iletişimsizliğe ve yabancılaşmaya götüreceği izlenimini veren Hayatın Kıyısında, filmin ikinci yarısıyla birlikte bu beklentilerimizi boşa çıkarıyor. Film her ne kadar Avrupa Sineması’nın temel nüanslarına öykünüyor ve provokatif bir çizgide ilerlemek istiyor olsa da Hollywood Sineması’nın didaktik ögelerinden bir türlü kurtulamıyor. Bu noktada, Avrupa Sineması’na öykünen Jolie Pitt’in önünde daha uzun bir yol olduğunu belirtmek gerek. Hayatın Kıyısında: Varoluşun Dayanılmaz Kısırlığı Filmin temel çıkmazlarına gelmeden önce konusundan bahsedelim. Evlilikleri sallantıda olan çift Vanessa (Angelina Jolie Pitt) ve Roland (Brad Pitt) Fransa’da bir sahil kasabasına yerleşirler. Vanessa eski bir dansçı, Roland ise uzun süredir bir şeyler yazamayan bir yazardır. Bu sahil kasabasının ilişkilerine iyi gelebileceğini düşünen çift, yan dairelerine balayına gelen yeni evli çift Lea (Melanie Laurent) ve François (Melvil Poupaud)’nın ilişkilerini gözetleyerek kendi yaşamlarında çözümsüz görünen problemleri aşmaya çalışacaktır. 1970’lerde geçen filmde özellikle Vanessa karakteri oldukça soğuk, depresif, tüm gününü yatakta ya da balkondaki şezlongda geçiren, ağzından tek kelime duymanın oldukça zor olduğu biri olarak çiziliyor. Roland ise tüm gününü ‘belinde’ bir defterle barda geçirerek eve zil zurna sarhoş dönen; ama eşinin soğukluğuna karşı sabırlı ve soğukkanlı olmaya çalışan bir karakter. Lea ve François’nın yan dairelerine taşınmasıyla birlikte kendi boşluğundan bir kaçış yolu bulan ve onların yatak odalarını gözetlemeye başlayan Vanessa’nın bu voyerizme (röntgencilik) varan durumunun kendi kişiliğindeki psikolojik ya da seksüel bir tavrı ortaya çıkarmadığını söylemek gerek. Vanessa ve Roland, Lea ve Fronçois’nın gelişiyle birlikte sosyalleşmeye başlasa da; bu durum ne Vanessa’nın günlük rutinini kırabiliyor ne de Roland ile arasındaki iletişimsizliği. Vanessa ile arasında bir iletişim ortamı yaratabilmek adına onunla birlikte yan komşularını gözetlemeye başlayan Roland, evlilikleri için bir kırılma noktası yaşatıyor. Fakat film boyunca gözümüze gözümüze sokulan kırılma noktasının bizlerde bir kırılma noktası yaşattığını söylemeyebilmek pek olağan gözükmüyor. Hal böyle olunca, 132 dakikalık süresi boyunca aynı döngüyü anlatan Hayatın Kıyısında’nın hem gereksiz uzun bir film olduğuna hem de oldukça sıradan bir Hollywood filminden farksız olamadığına kanaat getirebiliyoruz. Oyunculuk anlamında da hem Brad Pitt’in hem de Angelina Jolie Pitt’in kariyerleri açısından oldukça plastik gelebilecek bir deneyim sergilediklerini söylemek gerek. Karakterlerin dış…

Yazar Puanı

Puan - 48%

48%

48

Hayatın Kıyısında sinematografik anlamda 1970’ler Avrupa Sineması’nın renklerini tutturabilmiş ve oldukça güzel imajlar yakalayabilmiş bir film olsa da; Jolie Pitt’in derinliksiz karakter yaratımı, yer yer oldukça teatral gelen oyunculuklar ve senaryonun katharsis noktasına bir türlü varamaması filmi bütünlüksüz bir hale getiriyor.

Kullanıcı Puanları: 2.64 ( 7 votes)
48
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi