Özellikle 1994’te çektiği Hoop Dreams filmiyle tanınan Amerikalı belgesel yönetmeni Steve James’in, 2013’te hayatını kaybeden efsanevi film eleştirmeni Roger Ebert’ın hayatını anlattığı son filmi Hayatın Kendisi -Life Itself , özellikle Ebert’ın son anlarına tanıklık etmesiyle önemini bir kat daha arttıran bir yapım olarak dikkat çekiyor.

Film, Ebert’ın hastanedeki son dönemlerini, onu anlatan biyografik bölümlerle paralel bir şekilde işliyor. Ailede tek çocuk olması, gençliğinde gazeteciliğe ilgi duyup o alanda çalışmalar yapması ve tamamen tesadüf eseri ondan film eleştirileri yazması istendiğinde bu işe girmesi gibi kırılma dönemleri bizzat kendisi tarafından kaleme alınan biyografisinden metinlerle destekleniyor. Özellikle de filmi basit bir bireysel biyografi olmaktan çıkaran, Scorsese ve Herzog gibi usta yönetmenlerle yapılan ufak röportajlar; Ebert’in yıllar süren kariyerinin çarpıcı bir özeti olarak karşımıza çıkıyor.

Hayatın Kendisi ilk aşamada, gençlik döneminde gazetecilik alanındaki ütopik başarılarına odaklanarak yer yer kahraman figürü yaratmaya doğru evrilse de Roger Ebert dendiğinde akla gelen ilk isim olan Gene Siskel’ın hikayeye dahil olması ile daha dengeli bir hal alıyor. Yönetmenin bir noktada Siskel’ın da hayatına belirgin şekilde odaklanıyor olması onun, Ebert’ın hem kariyeri hem de hayatı üzerindeki etkisini iyi analiz etmesinin bir sonucu olarak filmi bu açıdan oldukça değerli bir noktaya taşımış.

Özellikle yönetmenin Amerikan orta sınıf kültüründen beslenen filmografisinin, Ebert’ın hayata karşı politik ve toplumsal tutumuyla olan benzerliği  yalnızca hikaye olarak değil yaklaşım olarak da Hayatın Kendisi’ini eksiksiz bir Ebert biyografisi haline getirmiş. Fakat bunun doğurduğu, özellikle Ebert’ın eşi Chaz’la yapılan röportajlarda iyice ayyuka çıkan; Katolik orta sınıfın ruhani inancı üzerine toz pembe bir hümanist bakış açısının getirildiği bölümler, hem duygusal açıdan didaktik olma hatasına düşülmesine hem de gerçekliğin, kahraman figürüne kurban edilmesine yol açmış. Hatta bu kahraman, idealist figürüne evrilen yapı, bir yerden sonra Ebert dışındaki dünyaya karşı agresif bir tutum alınmasına da sebep olmuş. Burada yönetmenin büyük ihtimalle Ebert’la özdeşleşme aracı olarak düşündüğü mizahın, şahsen benim açımdan rahatsız eden bir hali vardı.

Yönetmenin tarzı ve yaklaşımından doğan bu olumsuzluğa karşı yine de Ebert’ın, filmin girişinde yer verilen ve sinemanın büyüsüne dair bir konuşması ve finalde tüm bu olanlara (kanser teşhisi akabinde gerçekleştirilen onlarca ameliyat ve her şeyin daha da kötüye gitmesi) nasıl katlanmayı başardığı sorusuna verdiği cevap aslında tüm hayatının da bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan son anlarını yaşarken hala yüzündeki gülümsemeyi görebilmek, geriye dönük hayatına dair hissettiği tatminkar duygunun derecesini gösteriyor bizlere. Hele ki şu an bu yazıyı bir film eleştirmeni olarak yazan ben; hiç kuşkusuz bu iki saate sığdırılmış hayatın içinde parıldayan o aşkı, hayata dair benliğimi saran tüm o korku, endişe ve telaşın ötesinde oldukça derin bir şekilde hissettim.

Bir de filmin özellikle sonlarında internetin gelişmesiyle yeni bir şekle bürünen film eleştirmenliğiyle ilgili, Ebert’ın yaklaşımının anlatıldığı bölümler, özellikle günümüzde sıkça yapılan tartışmalara yönelik oldukça güzel cevaplar içeriyor. Yakın zaman ben de şuradan okuyabileceğiniz yazımda bu konuya değinmiştim.

Sinema büyüsünün peşinden giden fırtınalı bir hayatın, tüm yönleriyle ele alındığı ve birçok açıdan oldukça ağır bir sona sahip olmasına karşın içindeki umudu yitirmeyen bir belgesel olarak Hayatın Kendisi, yalnızca bir biyografi olarak değil aynı zamanda hayata dair birçok duygu ve yaşanmışlığı da hissetmenizi sağlaması açısından, izlemenin size bir şeyler katması muhtemel bir yapım.

Özellikle 1994’te çektiği Hoop Dreams filmiyle tanınan Amerikalı belgesel yönetmeni Steve James’in, 2013’te hayatını kaybeden efsanevi film eleştirmeni Roger Ebert’ın hayatını anlattığı son filmi Hayatın Kendisi -Life Itself , özellikle Ebert’ın son anlarına tanıklık etmesiyle önemini bir kat daha arttıran bir yapım olarak dikkat çekiyor. Film, Ebert’ın hastanedeki son dönemlerini, onu anlatan biyografik bölümlerle paralel bir şekilde işliyor. Ailede tek çocuk olması, gençliğinde gazeteciliğe ilgi duyup o alanda çalışmalar yapması ve tamamen tesadüf eseri ondan film eleştirileri yazması istendiğinde bu işe girmesi gibi kırılma dönemleri bizzat kendisi tarafından kaleme alınan biyografisinden metinlerle destekleniyor. Özellikle de filmi basit bir bireysel biyografi olmaktan çıkaran, Scorsese ve Herzog gibi usta yönetmenlerle yapılan ufak röportajlar; Ebert’in yıllar süren kariyerinin çarpıcı bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın Kendisi ilk aşamada, gençlik döneminde gazetecilik alanındaki ütopik başarılarına odaklanarak yer yer kahraman figürü yaratmaya doğru evrilse de Roger Ebert dendiğinde akla gelen ilk isim olan Gene Siskel’ın hikayeye dahil olması ile daha dengeli bir hal alıyor. Yönetmenin bir noktada Siskel’ın da hayatına belirgin şekilde odaklanıyor olması onun, Ebert’ın hem kariyeri hem de hayatı üzerindeki etkisini iyi analiz etmesinin bir sonucu olarak filmi bu açıdan oldukça değerli bir noktaya taşımış. Özellikle yönetmenin Amerikan orta sınıf kültüründen beslenen filmografisinin, Ebert’ın hayata karşı politik ve toplumsal tutumuyla olan benzerliği  yalnızca hikaye olarak değil yaklaşım olarak da Hayatın Kendisi’ini eksiksiz bir Ebert biyografisi haline getirmiş. Fakat bunun doğurduğu, özellikle Ebert’ın eşi Chaz’la yapılan röportajlarda iyice ayyuka çıkan; Katolik orta sınıfın ruhani inancı üzerine toz pembe bir hümanist bakış açısının getirildiği bölümler, hem duygusal açıdan didaktik olma hatasına düşülmesine hem de gerçekliğin, kahraman figürüne kurban edilmesine yol açmış. Hatta bu kahraman, idealist figürüne evrilen yapı, bir yerden sonra Ebert dışındaki dünyaya karşı agresif bir tutum alınmasına da sebep olmuş. Burada yönetmenin büyük ihtimalle Ebert’la özdeşleşme aracı olarak düşündüğü mizahın, şahsen benim açımdan rahatsız eden bir hali vardı. Yönetmenin tarzı ve yaklaşımından doğan bu olumsuzluğa karşı yine de Ebert’ın, filmin girişinde yer verilen ve sinemanın büyüsüne dair bir konuşması ve finalde tüm bu olanlara (kanser teşhisi akabinde gerçekleştirilen onlarca ameliyat ve her şeyin daha da kötüye gitmesi) nasıl katlanmayı başardığı sorusuna verdiği cevap aslında tüm hayatının da bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan son anlarını yaşarken hala yüzündeki gülümsemeyi görebilmek, geriye dönük hayatına dair hissettiği tatminkar duygunun derecesini gösteriyor bizlere. Hele ki şu an bu yazıyı bir film eleştirmeni olarak yazan ben; hiç kuşkusuz bu iki saate sığdırılmış hayatın içinde parıldayan o aşkı, hayata dair benliğimi saran tüm o korku, endişe ve telaşın ötesinde oldukça derin bir şekilde hissettim. Bir de filmin özellikle sonlarında internetin gelişmesiyle yeni bir şekle bürünen film eleştirmenliğiyle ilgili, Ebert’ın yaklaşımının anlatıldığı bölümler, özellikle günümüzde sıkça yapılan tartışmalara yönelik oldukça güzel cevaplar içeriyor. Yakın zaman ben de şuradan okuyabileceğiniz yazımda bu konuya değinmiştim. Sinema büyüsünün peşinden giden fırtınalı bir hayatın, tüm yönleriyle ele alındığı ve birçok açıdan oldukça ağır bir sona sahip olmasına karşın içindeki umudu yitirmeyen bir belgesel olarak Hayatın Kendisi, yalnızca bir biyografi olarak değil aynı zamanda hayata dair birçok duygu ve yaşanmışlığı da hissetmenizi sağlaması açısından,…

Yazar Puanı

Puan - 74%

74%

Yalnızca bir biyografi olarak değil aynı zamanda hayata dair birçok duygu ve yaşanmışlığı da hissetmenizi sağlaması açısından, izlemenin size bir şeyler katması muhtemel bir yapım.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
74
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi