Geçtiğimiz yıl Fransa’da yedi buçuk milyona yakın izleyici tarafından seyredilerek bir rekora imza atan Hayatımın Şarkısı – La Famille Bélier; komedi – dram türü filmleriyle dikkat çeken yönetmen Eric Lartigau imzasını taşıyor. Açık söylemek gerekirse; Fransa’da gişe rekorları kırmış olan Hayatımın Şarkısı’nı izlemeden önceki düşüncelerim birçok olumsuz ön yargıdan oluşuyordu. Özellikle, ülkemizde gişe rekorlarına oynayan filmlerin yetersizliğini ve Hollywood sinemasının gişe canavarı (blockbuster) filmlerini düşününce Hayatımın Şarkısı filminin az çok bu minvalde olacağını düşünmüştüm. Fakat – ve iyi ki de- yanılmışım. Hayatımın Şarkısı’nın gişede başına gelen bu başarı, ülkemizde büyük bir beğeni toplayarak beklenmedik bir gişe başarısına imza atan Babam ve Oğlum filmiyle oldukça benzer. Hayatımın Şarkısı da kulaktan kulağa yayılarak –bir nevi fısıltı gazetesi de diyebiliriz- izleyicileri sinema salonlarına çeken Çağan Irmak imzalı Babam ve Oğlum’la aynı kaderi paylaşıyor. İki filmin de gişede bu denli başarı yakalamasının altında yatan en büyük sebep; hem toplumsal olay ya da durumlara karşı olan hassas yaklaşımları hem de komedi ve dram ögelerini aynı potada başarıyla eritebilmeleri. Bu noktada Hayatımın Şarkısı için; kendi film afişinin üzerinde yazan “Çok gülecek, çok ağlayacaksınız.” yazısının hakkını, kimi senaryosal boşluklar ve klişeler dışında, sonuna kadar veriyor demekte bir sakınca görmüyorum.

Fransa’nın kırsal bölgelerinden birinde yaşayan ve geçimini mandıracılıktan sağlayan Bélier ailesinin, 16 yaşındaki Paula (Louane Emera) hariç, tüm fertleri işitme engellidir. Çiftlikteki ve evdeki birçok işle tek başına ilgilenmeye çalışan Paula, diğer aile fertlerinin dış dünyayla kurduğu tek iletişim kanalıdır. Çiftlikteki işler dışında, hemen her gün annesi, babası ile kardeşinin mecburi çevirmenliğini de yapmaktadır. Bu sırada, yaklaşan yerel seçimlerde belediye başkanlığına adaylığını koyan babasının Paula’ya daha da fazla ihtiyacı vardır. Fakat Paula bir gün, müziğe karşı büyük bir yeteneği olduğunu keşfeden müzik öğretmeninin de ısrarlarıyla, Radio France’ın düzenlediği müzik yarışmasına katılmaya karar verir. Ve eğer bu yarışma sonucunda başarılı olursa Paris’te yaşayacaktır. Kendi hayalleri ve ailesi arasında sıkışıp kalan Paula’nın alacağı karar, hayatının geri kalanı için belirleyici olacaktır.

Hayatımın Şarkısı, konusundan da anlaşılacağı üzere bir tür sıkışıp kalma ve hayallerinin peşinden gitme hikayesi; ancak filmi benzerlerinden ayıran en büyük çatışma unsuru, merkezine işitme engelli ebeveynleri koymuş olmasında. Bu durumun da ötesinde Hayatımın Şarkısı’nın şaşırtıcı bir ironiden beslendiğini söylemek gerek. Annenizin, babanızın ve kardeşinizin işitme engelli olduğunu düşünün; evin içindeki tüm sesleri sizin duyduğunuzu, istediğiniz seviyede sesle müzik dinlediğinizi ve size müziğin sesini kısmanız için bağırıp çağıran bir anne babanızın olmadığını düşünün. Sonra kendi sesinizi keşfediyor olun; şarkı söyleme becerinizi ve bu öyle bir beceri olsun ki müzik yarışmasına bile katılabilecek olun. Ama, anne ve babanız ve hatta kardeşiniz sizi şarkı söylerken asla duyamayacak olsunlar. Size dokunaklı gelebilir ya da bunları anlatırken duygularınıza oynadığımı ve dram yarattığımı düşünüyor olabilirsiniz. İşte Hayatımın Şarkısı’nın özellikle bu noktada, oldukça içten ve samimi davrandığını söylemek gerekir. Bu yüzden Hayatımın Şarkısı; empati kurdurmak istemeden empati kurmanızı sağlayan ve bu noktada ağdalı bir melodram hissini asla vermeyen, içten bir yapım olarak dikkatleri çekiyor.

Özellikle küçük nüanslarla desteklenen ve durumun toplumsal boyutlarını da gözler önüne seren sahneler, engelli olmanın da aslında taşıdığımız etnik ve cinsel kimlikler gibi bir kimlik olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Filmin en büyük başarılarından biri de bu kimliğin bir mağduriyet unsuru olarak kullanılmamaya çalışılmasından ileri geliyor. Senaryo aşamasında alınmış güçlü karakterler yaratma tercihi, filmin samimi olan yapısını gözler önüne koyuyor. Hayatımın Şarkısı’nın yaratıcıları; işitme engelli bireylerinin dış dünya ile olan iletişimlerinde kızları Paula’ya olan bağımlılıklarını gösterirken onsuz da hayatlarını sürdürebileceklerinin garantisini veriyor ve bu anlamda mağdur edebiyatı yaratmıyor. Filmin mizah ögelerinin en belirgin biçimde hissedildiği ve aynı zamanda oldukça dokunaklı sahnelerinden birinde, Paula anne ve babasının seks hayatının tüm detaylarını jinekologlarına tercüme ediyor. Yönetmen bu sahnede bizlere anne ve babanın kızlarına ne denli bağımlı olduğunu açık bir biçimde gösteriyor. Fakat daha sonra bu bağımlılığı tersine çevirecek bir hamle de yapıyor. Paula’nın babasının herkesi şaşırtacak bir hamleyle yerel seçimlerde belediye başkanlığına aday olması ve bu noktada kızına daha fazla ihtiyaç duymasına rağmen engelleri yıkmaya yönelik kararlı çabası, filmin içtenliğini arttırıyor.

Hayatımın Şarkısı’nın tüm bu olumlu ve samimi yapısına rağmen senaryosundan kaynaklanan kimi boşluklarından da bahsetmek gerek. Film, politik anlamda dikkat çekici şeyler söylemesine rağmen yerel seçimlere aday olan işitme engelli babanın siyasi süreci hakkında boşluklar bırakıyor. Açıkçası bu konu ile ilgili olan bölümlerin sırıttığını ve içinin çok da başarılı bir biçimde doldurulmadığını söyleyebilirim. Aynı şekilde Paula’nın müziğe karşı olan yeteneğini keşfediş sürecinin, hoşlandığı çocuğun koroya dahil olması akabinde gelişmesi ise filmin senaryosunun en klişe taraflarından biri.

Tüm bu olumlu ve olumsuz özellikleri düşününce; Hayatımın Şarkısı’nın hem başarılı hem de oldukça ilham verici bir film olduğunu söyleyebilirim. Filmin başrolündeki Paula karakterini canlandıran Louane Emera’nın, ‘O Ses Fransa’ yarışmacısı olduğunu ve filmdeki tüm şarkıları başarıyla seslendirmesinin yanı sıra oyunculuk anlamında da umut verdiğini ve hatta bu yılki César Ödülleri’nde de “Umut Veren Kadın Oyuncu” ödülünü kucakladığını söylemekte yarar var.

 

 

Geçtiğimiz yıl Fransa’da yedi buçuk milyona yakın izleyici tarafından seyredilerek bir rekora imza atan Hayatımın Şarkısı – La Famille Bélier; komedi – dram türü filmleriyle dikkat çeken yönetmen Eric Lartigau imzasını taşıyor. Açık söylemek gerekirse; Fransa’da gişe rekorları kırmış olan Hayatımın Şarkısı’nı izlemeden önceki düşüncelerim birçok olumsuz ön yargıdan oluşuyordu. Özellikle, ülkemizde gişe rekorlarına oynayan filmlerin yetersizliğini ve Hollywood sinemasının gişe canavarı (blockbuster) filmlerini düşününce Hayatımın Şarkısı filminin az çok bu minvalde olacağını düşünmüştüm. Fakat - ve iyi ki de- yanılmışım. Hayatımın Şarkısı’nın gişede başına gelen bu başarı, ülkemizde büyük bir beğeni toplayarak beklenmedik bir gişe başarısına imza atan Babam ve Oğlum filmiyle oldukça benzer. Hayatımın Şarkısı da kulaktan kulağa yayılarak –bir nevi fısıltı gazetesi de diyebiliriz- izleyicileri sinema salonlarına çeken Çağan Irmak imzalı Babam ve Oğlum’la aynı kaderi paylaşıyor. İki filmin de gişede bu denli başarı yakalamasının altında yatan en büyük sebep; hem toplumsal olay ya da durumlara karşı olan hassas yaklaşımları hem de komedi ve dram ögelerini aynı potada başarıyla eritebilmeleri. Bu noktada Hayatımın Şarkısı için; kendi film afişinin üzerinde yazan “Çok gülecek, çok ağlayacaksınız.” yazısının hakkını, kimi senaryosal boşluklar ve klişeler dışında, sonuna kadar veriyor demekte bir sakınca görmüyorum. Fransa’nın kırsal bölgelerinden birinde yaşayan ve geçimini mandıracılıktan sağlayan Bélier ailesinin, 16 yaşındaki Paula (Louane Emera) hariç, tüm fertleri işitme engellidir. Çiftlikteki ve evdeki birçok işle tek başına ilgilenmeye çalışan Paula, diğer aile fertlerinin dış dünyayla kurduğu tek iletişim kanalıdır. Çiftlikteki işler dışında, hemen her gün annesi, babası ile kardeşinin mecburi çevirmenliğini de yapmaktadır. Bu sırada, yaklaşan yerel seçimlerde belediye başkanlığına adaylığını koyan babasının Paula’ya daha da fazla ihtiyacı vardır. Fakat Paula bir gün, müziğe karşı büyük bir yeteneği olduğunu keşfeden müzik öğretmeninin de ısrarlarıyla, Radio France’ın düzenlediği müzik yarışmasına katılmaya karar verir. Ve eğer bu yarışma sonucunda başarılı olursa Paris’te yaşayacaktır. Kendi hayalleri ve ailesi arasında sıkışıp kalan Paula’nın alacağı karar, hayatının geri kalanı için belirleyici olacaktır. Hayatımın Şarkısı, konusundan da anlaşılacağı üzere bir tür sıkışıp kalma ve hayallerinin peşinden gitme hikayesi; ancak filmi benzerlerinden ayıran en büyük çatışma unsuru, merkezine işitme engelli ebeveynleri koymuş olmasında. Bu durumun da ötesinde Hayatımın Şarkısı’nın şaşırtıcı bir ironiden beslendiğini söylemek gerek. Annenizin, babanızın ve kardeşinizin işitme engelli olduğunu düşünün; evin içindeki tüm sesleri sizin duyduğunuzu, istediğiniz seviyede sesle müzik dinlediğinizi ve size müziğin sesini kısmanız için bağırıp çağıran bir anne babanızın olmadığını düşünün. Sonra kendi sesinizi keşfediyor olun; şarkı söyleme becerinizi ve bu öyle bir beceri olsun ki müzik yarışmasına bile katılabilecek olun. Ama, anne ve babanız ve hatta kardeşiniz sizi şarkı söylerken asla duyamayacak olsunlar. Size dokunaklı gelebilir ya da bunları anlatırken duygularınıza oynadığımı ve dram yarattığımı düşünüyor olabilirsiniz. İşte Hayatımın Şarkısı’nın özellikle bu noktada, oldukça içten ve samimi davrandığını söylemek gerekir. Bu yüzden Hayatımın Şarkısı; empati kurdurmak istemeden empati kurmanızı sağlayan ve bu noktada ağdalı bir melodram hissini asla vermeyen, içten bir yapım olarak dikkatleri çekiyor. Özellikle küçük nüanslarla desteklenen ve durumun toplumsal boyutlarını da gözler önüne seren sahneler, engelli olmanın da aslında taşıdığımız etnik ve cinsel kimlikler gibi bir kimlik olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Filmin en büyük başarılarından…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

75

Hayatımın Şarkısı için; kendi film afişinin üzerinde yazan “Çok gülecek, çok ağlayacaksınız.” yazısının hakkını, kimi senaryosal boşluklar ve klişeler dışında, sonuna kadar veriyor demekte bir sakınca görmüyorum.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 1 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi