Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond The Pines (2013) gibi filmleriyle tanıdığımız Amerikalı yönetmen Derek Cianfrance‘ın Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan yeni filmi Hayat Işığım – The Light Between Oceans bu hafta gösterime girerek seyirciyle buluşuyor. Hollywood’un en gözde çiftlerinden Michael Fassbender ve Alicia Vikander‘i bir araya getiren film M. L. Stedman‘ın 2012’de yayınlanan aynı adlı romanından uyarlanmış.

1. Dünya Savaşı’ndan dönen, ruhen yıpranmış, bir süre insanlardan ve medeniyetten uzak kalmayı isteyen Tom Sherbourne Avustralya’nın batısında bir sahil kasabasına gelir ve kasabanın açıklarındaki adada bulunan deniz fenerinin bekçisi olarak çalışmaya başlar. İki okyanusun birleştiği yerde bulunan ada ve üzerindeki fener Tom’a tam da istediği huzur ve yalnızlığı tattıran bir yer haline gelecektir. Adanın zorlu koşullarıyla mücadele etmekte hiç zorlanmayan kahramanımız kasabaya yaptığı yolculuklarda tanıştığı Isabel’e aşık olunca istediği şeyin belki de herkesten kaçmak değil kendisi için uygun olan bir insana sığınmak olduğunu anlarız. Evlenip adada birlikte yaşamaya başlayan Tom ve Isabel için hayat etraflarındaki sonsuz okyanus, adanın vahşi doğası ve aralarındaki aşktan ibaret hale gelir. Bu mutluluklarını çocuk sahibi olup ailelerini genişleterek perçinlemek istediklerinde tatsız bir sürprizle karşılacaklardır. Üst üste iki kez hamile kalan Isabel ikisinde de düşük yapar ve bu durum yüzünden çok sarsılır. İkinci kez düşük yaptıktan sonra ve hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yıpranmış bir haldeyken okyanustan çıkagelen bir mucize hayatlarını geri dönülemez bir biçimde değiştirir. Adanın kıyısına kadar sürüklenen bir sandalın içinde bir deniz kazasından mucize eseri olarak kurtulmuş bir bebek bulurlar. Evrenin bir armağanı gibi görünen bu tesadüf aslında hem Tom ve Isabel’in hem de bebeğin gerçek ailesinin hayatlarını sonsuza kadar değiştirecek bir dizi trajik olayı başlatacak ilk hamle olacaktır.

Hayat Işığım: Yolunu Kaybeden Işık

132 dakikalık uzun bir film olan Hayat Işığım – The Light Between Oceans ilgi çekici bir hikaye anlatmasına ve görsel gücüne rağmen özellikle ilk yarısından sonra izleyici üzerindeki etkisini kaybetmeye başlıyor ve anlatılan trajediye tarafsız bakamamaya başlayıp fazlasıyla ağdalı bir duygu sömürüsü haline geliyor. Fassbender-Vikander aşkının gişede başarıya karşılık geleceğini düşünmüş olan yapım-yönetim ekibi bu beklentilerinin karşılığını alacaklar mı bilinmez. Ancak bu görüşümüzü desteklercesine iki oyuncunun arasındaki kimyadan, birbirlerine aşık gözlerle bakarkenki doğallıklarından fazlasıyla faydalanmaya çalışmışlar; bu gayet açıkça görülüyor filmde. İkisi de gayet kalburüstü oyuncular olan Fassbender ve Vikander de durumun farkında olacaklar ki eforsuz, sıradan görünen performanslar gösteriyorlar. Çocuğunu kaybeden anne rolündeki Rachel Weisz performansıyla iki meslektaşının da önüne geçmiş. Savaştan döndüğü için psikolojisi bozuk olan ve kişiliğinin sağlamlığı, dürüstlüğü yüzünden hayatını riske atıp tüm mutluluğundan vazgeçmeye hazır görünen Tom Sherbourne derinlikli bir karakter olarak resmedilemediği için karaktere çok fazla ısınamıyor ve özdeşlik kuramıyoruz. Hal böyle olunca da filmde yaşanan akla hayale gelmez olaylar ve tesadüfler silsilesi inandırıcılığını ve dokunaklılığını iyice yitiriyor. Karakterleri tanıtmak, derinleştirmek, seyirciye iyi aktarmak için mutlaka flashbacklere ihtiyaç vardır demiyoruz ama perdede iki saat boyunca izlediğimiz insanların neyi, neden yaptığını ve hayatlarını değiştiren kararları almaktaki motivasyonlarını bir nebze daha anlaşılır kılabilmek adına daha incelikli yazılmış bir senaryoya ve gözümüze sokulmasa bile daha çok detaya ihtiyacımız var neticede. Elimizde bunların hiçbiri olmadığı takdirde izlediğimiz film bize sinema filmi duygusu tattırmak yerine kamerayı doğru yere koyarak çekilen görüntülerin arasında salınan güzel kadınlar ve yakışıklı adamlarla bezeli uzun, bir hayli uzun video klipler izliyormuşuz duygusunu yaşatıyor. Hayat Işığım – The Light Between Oceans da maalesef aynı tuzağa düşmüş bir film olmuş. Başrol oyuncularını çok seven izleyiciler için yerinde bir tercih olabilir diyelim.

İyi seyirler.

Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond The Pines (2013) gibi filmleriyle tanıdığımız Amerikalı yönetmen Derek Cianfrance'ın Venedik Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan yeni filmi Hayat Işığım - The Light Between Oceans bu hafta gösterime girerek seyirciyle buluşuyor. Hollywood'un en gözde çiftlerinden Michael Fassbender ve Alicia Vikander'i bir araya getiren film M. L. Stedman'ın 2012'de yayınlanan aynı adlı romanından uyarlanmış. 1. Dünya Savaşı'ndan dönen, ruhen yıpranmış, bir süre insanlardan ve medeniyetten uzak kalmayı isteyen Tom Sherbourne Avustralya'nın batısında bir sahil kasabasına gelir ve kasabanın açıklarındaki adada bulunan deniz fenerinin bekçisi olarak çalışmaya başlar. İki okyanusun birleştiği yerde bulunan ada ve üzerindeki fener Tom'a tam da istediği huzur ve yalnızlığı tattıran bir yer haline gelecektir. Adanın zorlu koşullarıyla mücadele etmekte hiç zorlanmayan kahramanımız kasabaya yaptığı yolculuklarda tanıştığı Isabel'e aşık olunca istediği şeyin belki de herkesten kaçmak değil kendisi için uygun olan bir insana sığınmak olduğunu anlarız. Evlenip adada birlikte yaşamaya başlayan Tom ve Isabel için hayat etraflarındaki sonsuz okyanus, adanın vahşi doğası ve aralarındaki aşktan ibaret hale gelir. Bu mutluluklarını çocuk sahibi olup ailelerini genişleterek perçinlemek istediklerinde tatsız bir sürprizle karşılacaklardır. Üst üste iki kez hamile kalan Isabel ikisinde de düşük yapar ve bu durum yüzünden çok sarsılır. İkinci kez düşük yaptıktan sonra ve hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yıpranmış bir haldeyken okyanustan çıkagelen bir mucize hayatlarını geri dönülemez bir biçimde değiştirir. Adanın kıyısına kadar sürüklenen bir sandalın içinde bir deniz kazasından mucize eseri olarak kurtulmuş bir bebek bulurlar. Evrenin bir armağanı gibi görünen bu tesadüf aslında hem Tom ve Isabel'in hem de bebeğin gerçek ailesinin hayatlarını sonsuza kadar değiştirecek bir dizi trajik olayı başlatacak ilk hamle olacaktır. Hayat Işığım: Yolunu Kaybeden Işık 132 dakikalık uzun bir film olan Hayat Işığım - The Light Between Oceans ilgi çekici bir hikaye anlatmasına ve görsel gücüne rağmen özellikle ilk yarısından sonra izleyici üzerindeki etkisini kaybetmeye başlıyor ve anlatılan trajediye tarafsız bakamamaya başlayıp fazlasıyla ağdalı bir duygu sömürüsü haline geliyor. Fassbender-Vikander aşkının gişede başarıya karşılık geleceğini düşünmüş olan yapım-yönetim ekibi bu beklentilerinin karşılığını alacaklar mı bilinmez. Ancak bu görüşümüzü desteklercesine iki oyuncunun arasındaki kimyadan, birbirlerine aşık gözlerle bakarkenki doğallıklarından fazlasıyla faydalanmaya çalışmışlar; bu gayet açıkça görülüyor filmde. İkisi de gayet kalburüstü oyuncular olan Fassbender ve Vikander de durumun farkında olacaklar ki eforsuz, sıradan görünen performanslar gösteriyorlar. Çocuğunu kaybeden anne rolündeki Rachel Weisz performansıyla iki meslektaşının da önüne geçmiş. Savaştan döndüğü için psikolojisi bozuk olan ve kişiliğinin sağlamlığı, dürüstlüğü yüzünden hayatını riske atıp tüm mutluluğundan vazgeçmeye hazır görünen Tom Sherbourne derinlikli bir karakter olarak resmedilemediği için karaktere çok fazla ısınamıyor ve özdeşlik kuramıyoruz. Hal böyle olunca da filmde yaşanan akla hayale gelmez olaylar ve tesadüfler silsilesi inandırıcılığını ve dokunaklılığını iyice yitiriyor. Karakterleri tanıtmak, derinleştirmek, seyirciye iyi aktarmak için mutlaka flashbacklere ihtiyaç vardır demiyoruz ama perdede iki saat boyunca izlediğimiz insanların neyi, neden yaptığını ve hayatlarını değiştiren kararları almaktaki motivasyonlarını bir nebze daha anlaşılır kılabilmek adına daha incelikli yazılmış bir senaryoya ve gözümüze sokulmasa bile daha çok detaya ihtiyacımız var neticede. Elimizde bunların hiçbiri olmadığı takdirde izlediğimiz film bize sinema filmi duygusu tattırmak yerine…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

60

132 dakikalık uzun bir film olan Hayat Işığım, ilgi çekici bir hikaye anlatmasına ve görsel gücüne rağmen özellikle ilk yarısından sonra izleyici üzerindeki etkisini kaybetmeye başlıyor ve anlatılan trajediye tarafsız bakamamaya başlayıp fazlasıyla ağdalı bir duygu sömürüsü haline geliyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi