Yazma eylemi bir anlamda yazanı ilahlaştırır. Yazdıklarıyla kendi evrenini kendi karakterlerini oluşturur yazar kişi.  Bir anlamda gerçek hayattan beslenir, farkında olmadan bilinçaltını açığa vurur. Ortak bir payda buluşan okuyucular ise kendilerine en yakın buldukları hikayeyi tercih ederler. Her okuyan kendinden bir şeyler bulurken, sürekli aynı soru işareti kafalarda gezer; bu hayatlar ve kişiler dünyanın bir köşesinde ya da daha ileri gidip paralel bir evrende gerçekten yaşanıyor veya yaşıyorsa…

Yazma eyleminin yaratıcı gücünden ilham alan bir film Hayalimdeki Aşk (Ruby Sparks). Bizdeki söz uçar yazı kalır lafına da göndermeleri bulunuyor.  Ünlü roman yazarı Calvin yeni romanı için ilham kaynağı ararken bir gece, rüyasında tanıştığı kadın ilham perisi olur. Her gece farklı maceralar yaşayan Calvin ve Ruby için artık zamanın gecelerden ibaret olduğuna inandığınız bir anda, Ruby birden gerçek hayatın içinde beliriverir ve Calvin’in biricik aşkı haline dönüşür. Başlangıçta inanması ve anlamlandırması zor olan bu durum giderek Calvin için normalleşirken, Ruby’i de Calvin’in romanındaki baş karakter olmaktan ziyade onun hayatının baş karakterine dönüştürür. Peki Ruby bu gerçeği, yani bir roman karakteri olduğunu ve geleceğinin Calvin’in parmaklarının ucunda olduğunu öğrendiğinde neler olacak?

Daha önce bu fikirden yola çıkarak çekilmiş bir türdeşi olan “Lütfen Beni Öldürme” (Stranger than Fiction) filmiyle aşırı benzerlikler gösterse de aynı tema üzerinden biraz daha farklı bir hikaye anlatılıyor. Bir çok eleştirmen bu açıdan filmi öncekinin kötü bir kopyası olarak değerlendirse de bu görüşleri zalimce bulduğumu itiraf etmeliyim. Bilim kurgu ya da aksiyon veya aklınıza gelen herhangi bir filmi düşünün; izlerken hiç mi başka bir filmi çağrıştırmadı? Defalarca uzaylılar tarafından kaçırılan insanların hikayelerini anlatan ya da dünyanın sonunun doğal afetlerden kaynaklanarak nasıl olacağına dair filmler sunulmadı mı?

Filmin senaristliğini Zoe Kazan yapıyor. Kendisi A Streetcar Named Desire’ın yönetmenliğini yapmış hem Broadway hem de Hollywood için çok önemli, 1909 İstanbul doğumlu Elia Kazan’ın torunu ve bana sorarsanız ilk deneyim olarak büyük babasından aldığı yeteneğini bir nebze olsun kanıtlıyor. Aynı zamanda Ruby rolünü de canlandıran Kazan oyunculuk konusunda da oldukça başarılı. Naif ve saf bir güzelliğe sahip olan Ruby rolünü izlerken aklıma Bay Evet (Yes Man)’deki benzer, sıra dışı rolüyle Zooey Deschanel geldi. Zoe de yine aynı şekilde bu farklı ve marjinal olma duygusunu gayet başarılı yansıtıyor. Dahi yazar Calvin rolünde ise son dönemde adını daha sık duyacağımız Paul Dano yer alıyor. Paul daha önce öne çıkan rolleri olarak Benim Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine) ‘da sorunlu ergen Dwayne olarak karşımıza çıkmıştı. Sonrasında ise Looper’da kısa ama başarılı bir performans sergiledi. Hayalimdeki Aşk filminde de tüm bunlardan farklı bir karaktere hayat vererek adeta her rolün adamıyım mesajı vermekten geri durmuyor.

140 bin dolar gibi bütçeyle çekilen film, mizacı açısından yarı bağımsız imajı çizerken diğer yandan sıradan Holywood komedilerine de göz kırpıyor. Verdiği mesajsa oldukça açık: “Herkesin hayalinde bir aşk vardır evet; ama bunu tek taraflı olarak kendi menfaatlerine göre bencilce sahiplenmenin sonuçlarına katlanabilir mi?” Calvin’in bu konuda ne kadar başarılı olduğunu merak ediyorsanız, bu hafta vizyona girecek olan filmi izlemelisiniz.

Keyifli Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi