Denizaltında geçen filmler doğal olarak belirli sınırlarla kuşatılmışlardır: Mekanın yarattığı klostrofobi (kapalı yerde kalma fobisi), dış etkenlerin azlığından dolayı karakter çatışmalarının ön plana çıkarılması, doğaya ve düşman unsurlara karşı verilen mücadele ve bolca politik söylem. Özellikle Soğuk Savaş döneminde geçen senaryolarda çatışma, tamamen emir-komuta zinciri üzerinden karakterlere kayarken kamera sadece Amerikan askerlerine değil Sovyetler’e de döner. Çünkü önemli olan filmin savunacağı politik söylemdir ve taraflardan birinin ön plana çıkarılması, diğerinin arka planda kalmasına neden olmayacağı gibi verilmek istenen mesajın çok daha rahat biçimde hedefe ulaşmasını sağlar.

“Hayalet”, 1968’de yaşanan gerçek bir olaya dayanıyor. Nükleer denizaltılara geçiş yapacak olan Sovyet hükumeti, tecrübeli Kaptan Demi’yi dizel denizaltısıyla son bir gizli göreve atar. Fakat OSNAZ komandolarının göreve dahil olmasıyla birlikte denizaltı, Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olabilecek bir araç haline gelecektir.

Denizaltı filmlerinin saydığımız özellikleri, avantaja döndürülebileceği gibi yönetmen için dezavantajlar da oluşturabilir. İnsanın aklına “Das Boot”, “Kızıl Ekim” gibi başarılı örnekler geliyor. İkisi de oldukça iyi oyunculuklara, insanı boğan atmosferlere ve tarihi açıdan inandırıcı metinlere sahipler. “Hayalet”e baktığımız zaman avantaja dönüşebilecek unsurların değerlendirilemediğini görmek mümkün. Öncelikle Ed Harris, William Fichtner ve David Duchovny gibi oyuncular oldukça başarılı performanslar sergiliyorlar. Sovyet karakterleri canlandırmalarına karşın aksanlı konuşmuyorlar ve bence artık klişe halini almış bu zorlama çalışmaya girmemek oyunculara olumlu biçimde yansıyor. Ortada insana dayalı bir hikaye varken etnik kimliklerin göze sokulmamasını önemli bir aşama olarak görüyorum. Fakat oyuncuların iyi niyetine rağmen derinleştirilmeyen karakterler burada da karşımızı çıkıyor.

Harris ve Fichtner tarafından canlandırılan kaptan Demi ve yardımcı kaptan Alex karakterlerinin dostlukları dışında herhangi bir derinlikleri yok. Özellikle Demi’nin ailesindeki sorunlar sanki süreyi 5-10 dakika daha uzatmak için yerleştirilmiş gibi. Alex ise “doğru hocayla çalışan bir çırak nasıl ideal bir kaptan”a dönüşür sorusunun cevabından fazlası değil. Duchovny’nin canlandırdığı kötü karakter Bruni ise kendisine verilen görevleri sorgulamadan yerine getiren bir tetikçi olunca filmin bir saatlik kısmı tiplemeler arası bir kedi-fare kovalamacasına dönüşüyor. Dar alanda yaşanan mücadele tatmin edici olmayan bir aksiyon ve görsel efekt çalışmasıyla destekle-nemiyor. 18 milyon dolarlık bütçesiyle su altında yaşanan torpido savaşlarının bir televizyon filminden ya da National Geographic belgeselinden hallice olduğunu, sinema salonunda beklenen tatmini sağlayamayacağını söylemek lazım.

Olumsuzluklara karşı Kozlov karakteri, belki de değişim geçiren tek karakter. Fakat o da filmin politik söyleminin basitliği altında eziliyor. Sovyet’in Sovyet’e kırdırıldığı bir Amerikan filminde doğal olarak Amerikan bireyciliğinin kutsanmasına şaşırmıyoruz. Komünist Parti’nin bir bürokratı olan Kozlov, parti çıkarlarının ve politikacılarının kendilerini nasıl ateşe attıklarını anlarken emir-komuta zincirinin dışına çıkan bireysel kararların hayat kurtarabileceğini görüyor. Kaptan Demi adım adım kahramanlık payesini hak ederken Amerikalılar ile ilgili naçizane(!) görüşlerini paylaşmayı ihmal etmiyor. Amerikalılar “sebepsiz yere saldırıda bulunmayan ama bir vatandaşı zarar gördüğünde bir şehri yok etmekten çekinmeyen bir güç” olarak sunuldukça denizaltının kapalı atmosferinde çatışan Sovyet karakterler şüphesiz ki bir tezat oluşturuyorlar. Amerikalıların gölgesinin bile yeterli olduğu bu kutsanan bireycilik anlayışı, sadece insanı değil; ideal askeri de kutsuyor. Bütün çabaların barışçıl bir amaç taşıması, ironinin sadece küçük bir parçası olarak görülebilir.

“Politikacılar kendilerini düşünür o halde dünyayı sen kurtar” diyen “Hayalet”, 80’lere hakim olan ve günümüzde yeniden yükselişe geçen sağ eğilimli sığ aksiyonların yeni bir halkası olarak anılmayı hak ediyor.

Denizaltında geçen filmler doğal olarak belirli sınırlarla kuşatılmışlardır: Mekanın yarattığı klostrofobi (kapalı yerde kalma fobisi), dış etkenlerin azlığından dolayı karakter çatışmalarının ön plana çıkarılması, doğaya ve düşman unsurlara karşı verilen mücadele ve bolca politik söylem. Özellikle Soğuk Savaş döneminde geçen senaryolarda çatışma, tamamen emir-komuta zinciri üzerinden karakterlere kayarken kamera sadece Amerikan askerlerine değil Sovyetler’e de döner. Çünkü önemli olan filmin savunacağı politik söylemdir ve taraflardan birinin ön plana çıkarılması, diğerinin arka planda kalmasına neden olmayacağı gibi verilmek istenen mesajın çok daha rahat biçimde hedefe ulaşmasını sağlar. “Hayalet”, 1968’de yaşanan gerçek bir olaya dayanıyor. Nükleer denizaltılara geçiş yapacak olan Sovyet hükumeti, tecrübeli Kaptan Demi’yi dizel denizaltısıyla son bir gizli göreve atar. Fakat OSNAZ komandolarının göreve dahil olmasıyla birlikte denizaltı, Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olabilecek bir araç haline gelecektir. Denizaltı filmlerinin saydığımız özellikleri, avantaja döndürülebileceği gibi yönetmen için dezavantajlar da oluşturabilir. İnsanın aklına “Das Boot”, “Kızıl Ekim” gibi başarılı örnekler geliyor. İkisi de oldukça iyi oyunculuklara, insanı boğan atmosferlere ve tarihi açıdan inandırıcı metinlere sahipler. “Hayalet”e baktığımız zaman avantaja dönüşebilecek unsurların değerlendirilemediğini görmek mümkün. Öncelikle Ed Harris, William Fichtner ve David Duchovny gibi oyuncular oldukça başarılı performanslar sergiliyorlar. Sovyet karakterleri canlandırmalarına karşın aksanlı konuşmuyorlar ve bence artık klişe halini almış bu zorlama çalışmaya girmemek oyunculara olumlu biçimde yansıyor. Ortada insana dayalı bir hikaye varken etnik kimliklerin göze sokulmamasını önemli bir aşama olarak görüyorum. Fakat oyuncuların iyi niyetine rağmen derinleştirilmeyen karakterler burada da karşımızı çıkıyor. Harris ve Fichtner tarafından canlandırılan kaptan Demi ve yardımcı kaptan Alex karakterlerinin dostlukları dışında herhangi bir derinlikleri yok. Özellikle Demi’nin ailesindeki sorunlar sanki süreyi 5-10 dakika daha uzatmak için yerleştirilmiş gibi. Alex ise “doğru hocayla çalışan bir çırak nasıl ideal bir kaptan”a dönüşür sorusunun cevabından fazlası değil. Duchovny’nin canlandırdığı kötü karakter Bruni ise kendisine verilen görevleri sorgulamadan yerine getiren bir tetikçi olunca filmin bir saatlik kısmı tiplemeler arası bir kedi-fare kovalamacasına dönüşüyor. Dar alanda yaşanan mücadele tatmin edici olmayan bir aksiyon ve görsel efekt çalışmasıyla destekle-nemiyor. 18 milyon dolarlık bütçesiyle su altında yaşanan torpido savaşlarının bir televizyon filminden ya da National Geographic belgeselinden hallice olduğunu, sinema salonunda beklenen tatmini sağlayamayacağını söylemek lazım. Olumsuzluklara karşı Kozlov karakteri, belki de değişim geçiren tek karakter. Fakat o da filmin politik söyleminin basitliği altında eziliyor. Sovyet’in Sovyet’e kırdırıldığı bir Amerikan filminde doğal olarak Amerikan bireyciliğinin kutsanmasına şaşırmıyoruz. Komünist Parti’nin bir bürokratı olan Kozlov, parti çıkarlarının ve politikacılarının kendilerini nasıl ateşe attıklarını anlarken emir-komuta zincirinin dışına çıkan bireysel kararların hayat kurtarabileceğini görüyor. Kaptan Demi adım adım kahramanlık payesini hak ederken Amerikalılar ile ilgili naçizane(!) görüşlerini paylaşmayı ihmal etmiyor. Amerikalılar “sebepsiz yere saldırıda bulunmayan ama bir vatandaşı zarar gördüğünde bir şehri yok etmekten çekinmeyen bir güç” olarak sunuldukça denizaltının kapalı atmosferinde çatışan Sovyet karakterler şüphesiz ki bir tezat oluşturuyorlar. Amerikalıların gölgesinin bile yeterli olduğu bu kutsanan bireycilik anlayışı, sadece insanı değil; ideal askeri de kutsuyor. Bütün çabaların barışçıl bir amaç taşıması, ironinin sadece küçük bir parçası olarak görülebilir. “Politikacılar kendilerini düşünür o halde dünyayı sen kurtar” diyen “Hayalet”, 80’lere hakim olan ve günümüzde yeniden yükselişe geçen sağ eğilimli sığ aksiyonların yeni bir halkası…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
45
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi