“Eskilerden birinin dediğine göre Jauja bereket, mutluluk dolu efsanevi bir yermiş. Pek çok kaşif doğrulamak için bu ülkeyi bulmaya çalışmış. Zamanla insanlar her zamanki gibi abartarak şüphesiz efsaneyi orantısızca büyütmüşler. Kesin olarak bilinense bu dünyevi cenneti bulmaya çalışan herkesin yolda, bu bereketli yerin olduğu yolda kaybolduğudur.“

19. yüzyılın sonunda Patagonya’nın uçsuz bucaksız görünen doğasında geçen Hayal Ülkesi, gizemli hikayesine dalmamıza fırsat vermeden bu önsözle karşılıyor bizi. Bu arayışın hikayesinin klasik Western stilinde veya Herzog’un akla düşen Aguierre, The Wrath of God filminin çizgisinde olmasını bekliyoruz ve filmin ilk yarısı da durağanlığına karşın benzer bir hikayenin yolunda ilerleyerek, bizde yolun iyi veya kötü bir şekilde sonlanacağı algısını devam ettiriyor. Ama Hayal Ülkesi ile beklediğimiz yoldan kaybolarak ayrılıp hiç de tahmin edemeyeceğimiz bir akışla sürükleniveriyoruz.

Sarı, yeşil ve mavinin hakim olduğu bir palette, sonsuz doğadan insan yapımı düzgün kıyafetleri ile ayrılan 15 yaşındaki Danimarkalı Ingaborg ve asker babası Dinesen evlerinden çok uzaktadır. Küçük ama genç bir kız olan Inga, babasından onu her yere takip edecek bir köpek ister ama babası evlerine dönene kadar beklemesini ister. Doğal bir su birikintisi içinde mastürbasyon yapan yaşlı teğmen Pittaluga, önce yerlilere karşı ırkçı söylemleriyle rahatsız ettiği Dinesen’e bir de kızı Inga’yı baloya götürmek istediğini söyler. Dinesen ise kızının sorumluluğunu eril bir baba olarak elinde tutar ama Inga’nın bir gece sevdiği genç asker Corta ile kaçmasına da mani olamaz. Kadın kıyafetleriyle dolaştığı ve çölde yerlilere karışıp bir nevi Joseph Conrad’ın Heart of Darkness’ındaki Kurtz gibi ‘liderlik’ ettiği bilinen asker kaçağı Zuluaga ise Dinesen’in kızı için endişelendiği başka bir tehdittir. Atı, üniforması ve silahlarıyla çıktığı yolculukta Avrupai görünümünü gitgide kaybederek doğaya karışan bir yandan da umudunu kaybetmeye başlayan Dinesen’in Odise benzeri yolculuğu, sonunda 21. yüzyıl Danimarka’sında uyanan Inga’ya bağlanır.

La Libertad (2001), Fantasma (2006), Liverpool (2008) filmlerinin Arjantinli yönetmeni Lisandra Alonso’nun Hayal Ülkesi’nde şair Fabian Casas, -Aki Kaurismäki filmlerinden gözüne aşina olduğumuz sinematograf– Timo Salminen ve –Lord of the Rings’ten tanıdığımız ünlü aktör– Viggo Mortensen ile ilk kez yaptığı işbirliğinin sinemasına büyük katkıları olduğu ve önceki filmlerinde de yaratmaya çalıştığı şiirsel duruşunun karakterini güçlendirdiği aşikar. Fakat bu tarzın her zaman amatör ve sözsüz olması algısını, bu profesyonel ve dallar arası bütünlüklü performans ile kırdığı da söylenebilir. Önceki filmleriyle benzer bir yalınlık ile yalnızlık ve doğanın birleştiği bir konsepti inceleyen Alonso’nun her filminde bu parallellikte yol alması ve aklına düşen her projeden özgün bir sinema örneği çıkarabiliyor olması, sinemanın bir sanat formu olarak sınırlarını daha da genişletebilmesine yardımcı oluyor.

Hayal Ülkesi: Yavaş Sinemanın Şiirsel Derinliği

Benzer sinemacıların da odak noktasını karakter motivasyonunun ilerlettiği senaryo yapısına karşı çıkarak minimalizm çerçevesinde izleyicinin kişisel deneyimlerinin perdeye ve tekrar kendisine yansıtılımasına izin veren ‘yavaş sinema’ akımında yok ettiği üzere özdeşleşmenin lafının bile edilemeyeceği bir film izliyoruz. İçe bakış, işlenen tüm evrensel konuların yanı sıra filmin ana yolunu belirliyor ve izlediğimiz karakterlerin temel ihtiyaçları dışında herhangi bir motivasyonunu anlamamız mümkün olmuyor. Bunun yerine, karakterlerin bulundukları yer ve bağlamla ilişkilerini yazılmış kodlar dışında inceleme fırsatı buluyoruz. Her zaman film eleştirisinde altı çizilen ilk nokta motivasyon gerekliliği iken, Alonso Hayal Ülkesi’nde diğer filmlerine oranla konuyu biraz olsun ön plana çıkarmış da olsa, filmin kendi zamanı içinde akışı ulaştığı noktayı daha kıymetli kılarak bunu başka bir yıkılabilir sinemasal kod olarak rafa kaldırıyor: Tıpkı yolun kendisinin, hareket ve varış noktalarından daha önemli olması gibi. Bu kodlar üzerinden filmleri analiz etmeye alışık izleyici için sinemanın, bağımsız bir sanat formu olduğunu hatırlatarak modernist gözlüklerimizi çıkarmaya davet ediyor bizi Hayal Ülkesi. Filmde zaman algısının çok kuvvetli olması ise bunun ağırlığı altında ezilip kaçışa yönelebilecek izleyici faktörü düşünüldüğünde büyük bir risk. Ama yüzleşmeye karar verip akışa kendini bırakacak izleyici için ise yoğun ve bir bakıma metafiziksel bir yolculuk deneyimi, öte yandan büyük bir kazanım sağlayabilir.

Filmin hem Alonso’ya, hem Casas’a hem de Salminen’e borçlu olduğu şiirsel atmosferi de bu yolculuğun yoğunluğunu büyük ölçüde destekliyor. Akademi ölçüsü olarak görülen ve sessiz sinema etkisi yaratan 1.33:1 ve kenarları yuvarlatılmış kadraj ile doğanın sunduğu soluk renklerin de hem tarihi drama hem de rüya etkisini arttırdığı aşikar. Alonso’nun filme teknik açıdan verdiği en büyük imza ise ‘yavaş sinema’sının bir elementi olarak görülebilecek birkaç sahne dışında yerinden kıpırdamayan kamerası ve yavaş kurgusu. Genelde ‘festival filmi’ algısının bu tarz durağan imge üzerine kurulmuş olmasının verdiği bir önyargı ile seyircinin filmi abartılı bulması bir ihtimalken; minimalist sinemanın getirisi olarak içe dönmenin, özellikle Hayal Ülkesi’nde hareketini içimizde hissettiğimiz hafif yel ile arttığını söylemek mümkün.

Sömürge tarihinin bir parçasını mite dayalı bir anlatımla destekleyen Hayal Ülkesi; sınıf, ırk ve millet farklılıklarından doğan çatışma ortamını da barındırıyor. Aborjinleri Hindistan cevizi kafalı olarak görüp yok edilmelerinin gerekliliğini savunan Pittaluga ve mühendislik görevini bitirip evine dönme gayesini ön planda tutan Dinesen’in konuşmasından kameranın, ikilinin arasındaki fikir ayrımına platform verdikten sonra Pittaluga’yı uzun süre yalnız bırakışı küçük bir ipucu olabiliyor durulan noktayı anlamamız için. Hayal Ülkesi, Arjantin tarihini ve Batı’nın egosentrik tavrını başlangıç noktası olarak alsa da Dinesen’in çıktığı yolda ona kamerasıyla eşlik eden Alonso gibi biz de bu çatışmayı kendi içimizde değerlendiriyoruz. Dinesen’in yolu sanki başta verilen çerçeveyi de değerlendirdiğimiz ve daha çok insana dair bir şeyler aramaya çıktığımız bir yola vesile oluyor. Dahası dayatılan bir fikrin peşinden gitmektense kendi göreceli düşüncemizin yansımasını keşfe çıkıyoruz. Dinesen’in ana rahmini andıran mağaraya girerek kızının yaşlı haliyle karşılaşması ve yoluna devam etmesi de arayışın metafiziksel boyutu ile yolun kendisinin önemini gösteriyor. Inga’nın oyuncak askeri ise bir totem obje görevi görerek birbirinden oldukça farklı gözükebilecek 19. yüzyıl Güney Amerika kolonisi ile 21. yüzyıl Danimarka aristokrasisini birbirine bağlıyor. Avrupa’nın rahatlığı ile yerlilerin katledildiği koloni geçmişinin bu denli ince bir çizgi ile birbirinden ayrılması, bu egemen anlayışın kolektif bilinçte hala sürdürülüyor olma ihtimalinin mi bir göstergesi emin olamıyorum. Ama bireyselliğini ön plana çıkarmış narsist adamın doğaya ve kendinden ayrı tuttuğu ‘yabani’ye karşı savaşında, en azından bize sunulduğu kısmında, başarı kazandığını göremememiz, her şeyi yutan çölün ve uçsuz bucaksız doğanın karşısında insanın da boynunun kıldan ince olduğunun altını çiziyor.

Filme getirilebilecek başka bir bakış açısı da bu rüya bağlamında bir analiz yapmak olacaktır. Ergenliğe girmiş bu genç kızın büyüme hikayesi arka planda gözükse de filmin sonunun birleştirici özelliği ile tüm bunların arzulara işaret etmesi muhtemel. Inga’nın ilgi ihtiyacını gösterircesine onu her yerde takip etmesini istediği köpeğin, babası Dinesen olarak sembolize edilişi ve bunun gerçek hayatındaki köpeğinin uzaklığı ile bağlantısı; büyüme ve evden –eril düzenden– ayrılma isteğinin bir göstergesi olarak genç bir adamla kaçışı, cinselliğe adım atışı ve belki de memleket özlemi olarak yansıyan ama ergenliğin bir ara dönemi olarak görülmesinden kaynaklı geçmişe özlem konuları üzerinden ana karakterin –rüyada tüm ayrıntıların kişinin yansımaları olması düşüncesinden yola çıkarak– Inga bile olduğu söylenebilir.

Bir filmi iyi yapan şeyi hep kodlar üzerinden incelememizin en basit sebebi, aslında o kodlar içinde kurulmaya çalışılan ama başarısız olan yapımları göstermek. Ama bu, her filmin aynı açıdan ele alınması anlamına gelmiyor elbette. Filmin yarattığı hissiyat üzerine yazmak kimi zaman amatörce gözükse de kriter çoğu zaman tam da bu olmalı aslında. Vaatler ve hayal kırıklıkları alt metnin bir parçasıysa çatışmayı sorgulamaya itiyor; içi boş ise hayal kırıklığı olarak kalıyor. Bu hissiyat mefhumunda değerlendirdiğimizde Hayal Ülkesi, sinemanın yansıtıcı gücünün yarattığı yoğun duygu yüklenimini başarıyla yerine getiriyor ve minimal sinemanın önemli bir örneği olarak yerini alıyor bana kalırsa. Ama yorumlamaların göreceli açılardan çok farklı olabileceği gibi, Hayal Ülkesi’nin yeni bir sanat formu olarak ilgi çekici ve derin oluşunun ötesinde direkt olarak anlatmak istemediklerinin dolaylı olarak seyirciye ulaşamaması, sanatın başka bir sınırını doğuruyor ve niş camiayı -körlerin sağırların birbirini ağırladığı olarak nitelendirmek fazla ağır kaçacaktı– istemeden de olsa bir bakıma besliyor. Yine de Alonso’nun mürekkebi olarak ilkellik ile medeniyetin bir aradalığını yansıtan Hayal Ülkesi biterken, Dinesen –Inga– ve izleyicinin aklında kalan en büyük soru “Hayatın işleyip yol almasını sağlayan nedir?” oluyor ve derin bir içe bakışın kıvılcımı görevi görüyor ki bu bir filmin verebileceği en büyük kazanımdır.

“Eskilerden birinin dediğine göre Jauja bereket, mutluluk dolu efsanevi bir yermiş. Pek çok kaşif doğrulamak için bu ülkeyi bulmaya çalışmış. Zamanla insanlar her zamanki gibi abartarak şüphesiz efsaneyi orantısızca büyütmüşler. Kesin olarak bilinense bu dünyevi cenneti bulmaya çalışan herkesin yolda, bu bereketli yerin olduğu yolda kaybolduğudur.“ 19. yüzyılın sonunda Patagonya’nın uçsuz bucaksız görünen doğasında geçen Hayal Ülkesi, gizemli hikayesine dalmamıza fırsat vermeden bu önsözle karşılıyor bizi. Bu arayışın hikayesinin klasik Western stilinde veya Herzog’un akla düşen Aguierre, The Wrath of God filminin çizgisinde olmasını bekliyoruz ve filmin ilk yarısı da durağanlığına karşın benzer bir hikayenin yolunda ilerleyerek, bizde yolun iyi veya kötü bir şekilde sonlanacağı algısını devam ettiriyor. Ama Hayal Ülkesi ile beklediğimiz yoldan kaybolarak ayrılıp hiç de tahmin edemeyeceğimiz bir akışla sürükleniveriyoruz. Sarı, yeşil ve mavinin hakim olduğu bir palette, sonsuz doğadan insan yapımı düzgün kıyafetleri ile ayrılan 15 yaşındaki Danimarkalı Ingaborg ve asker babası Dinesen evlerinden çok uzaktadır. Küçük ama genç bir kız olan Inga, babasından onu her yere takip edecek bir köpek ister ama babası evlerine dönene kadar beklemesini ister. Doğal bir su birikintisi içinde mastürbasyon yapan yaşlı teğmen Pittaluga, önce yerlilere karşı ırkçı söylemleriyle rahatsız ettiği Dinesen’e bir de kızı Inga'yı baloya götürmek istediğini söyler. Dinesen ise kızının sorumluluğunu eril bir baba olarak elinde tutar ama Inga’nın bir gece sevdiği genç asker Corta ile kaçmasına da mani olamaz. Kadın kıyafetleriyle dolaştığı ve çölde yerlilere karışıp bir nevi Joseph Conrad’ın Heart of Darkness’ındaki Kurtz gibi ‘liderlik’ ettiği bilinen asker kaçağı Zuluaga ise Dinesen’in kızı için endişelendiği başka bir tehdittir. Atı, üniforması ve silahlarıyla çıktığı yolculukta Avrupai görünümünü gitgide kaybederek doğaya karışan bir yandan da umudunu kaybetmeye başlayan Dinesen’in Odise benzeri yolculuğu, sonunda 21. yüzyıl Danimarka’sında uyanan Inga’ya bağlanır. La Libertad (2001), Fantasma (2006), Liverpool (2008) filmlerinin Arjantinli yönetmeni Lisandra Alonso’nun Hayal Ülkesi’nde şair Fabian Casas, -Aki Kaurismäki filmlerinden gözüne aşina olduğumuz sinematograf– Timo Salminen ve –Lord of the Rings’ten tanıdığımız ünlü aktör– Viggo Mortensen ile ilk kez yaptığı işbirliğinin sinemasına büyük katkıları olduğu ve önceki filmlerinde de yaratmaya çalıştığı şiirsel duruşunun karakterini güçlendirdiği aşikar. Fakat bu tarzın her zaman amatör ve sözsüz olması algısını, bu profesyonel ve dallar arası bütünlüklü performans ile kırdığı da söylenebilir. Önceki filmleriyle benzer bir yalınlık ile yalnızlık ve doğanın birleştiği bir konsepti inceleyen Alonso’nun her filminde bu parallellikte yol alması ve aklına düşen her projeden özgün bir sinema örneği çıkarabiliyor olması, sinemanın bir sanat formu olarak sınırlarını daha da genişletebilmesine yardımcı oluyor. Hayal Ülkesi: Yavaş Sinemanın Şiirsel Derinliği Benzer sinemacıların da odak noktasını karakter motivasyonunun ilerlettiği senaryo yapısına karşı çıkarak minimalizm çerçevesinde izleyicinin kişisel deneyimlerinin perdeye ve tekrar kendisine yansıtılımasına izin veren ‘yavaş sinema’ akımında yok ettiği üzere özdeşleşmenin lafının bile edilemeyeceği bir film izliyoruz. İçe bakış, işlenen tüm evrensel konuların yanı sıra filmin ana yolunu belirliyor ve izlediğimiz karakterlerin temel ihtiyaçları dışında herhangi bir motivasyonunu anlamamız mümkün olmuyor. Bunun yerine, karakterlerin bulundukları yer ve bağlamla ilişkilerini yazılmış kodlar dışında inceleme fırsatı buluyoruz. Her zaman film eleştirisinde altı çizilen ilk nokta motivasyon gerekliliği iken, Alonso Hayal Ülkesi’nde diğer filmlerine oranla konuyu biraz…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Hissiyat mefhumunda değerlendirdiğimizde Hayal Ülkesi, sinemanın yansıtıcı gücünün yarattığı yoğun duygu yüklenimini başarıyla yerine getiriyor ve minimal sinemanın önemli bir örneği olarak yerini alıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.73 ( 3 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi