2010 yılında eşiyle birlikte çektiği İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları belgeselinden sonra Nezahat Gündoğan, bu sefer yönetmen koltuğunda tek başına oturduğu filmi Hay Way Zaman ile yeniden dersim olaylarına, ama bu sefer daha fazla belge ve tanıkla değiniyor.

İlk olarak tedirgin edici bir durumu açıklığa kavuşturarak olabilecek yanlış anlamaların önüne geçmek istiyorum. Ben şahsen belgeseli de tıpkı bir sanat eseri gibi hikaye, görsel, ses tasarımı, müzik kullanımı (müzik kullanmamak da bir müzik kullanımıdır en nihayetinde) gibi bir dizi inceleme konusuna bölerek eleştiriyorum elbette burada belgesel kuramının sinema kuramından farklı olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Fakat belgeselde görsel, kurgusal ya da ses tasarımı gibi konularda getirdiğim eleştirilerden dolayı filmin hikayesine karşı bir tavır almışım izlenimi uyanılması hatasına düşülmemesini özellikle istiyorum.

Şimdi filmimize dönersek, Gündoğan ağırlıklı olarak 1938’de yaşanan dersim olaylarını önce belgeler ardından da tanıklar yoluyla irdeliyor. Bu güne kadar bir tabu olarak kalmış bir konuya değiniyor olması takdir edilesi bir şey. Hatta gösterim sonrası söyleşide söylediğine göre araştırma yaparken hala bazı baskı ve sansürlere de maruz kalıyormuş. Bu açıdan yönetmenin bugüne kadar anlatılan tarihi, belgelerle yeniden şekillendiriyor. Yaşananları yeniden farklı bir bakışla ele alma ve karşılaştığı zorluklara karşı sonuna kadar mücadelesini arkasında durması kesinlikle yönetmenin ayakta alkışlanacak davranışlardan biri.

Hay Way Zaman için hikaye anlamında söyleyeceğim şeyler hepsi olumlu fakat diğer sinemasal araçların kullanımında ve bunlara yaklaşımda ciddi sorunlar var. İlk olarak belge gösterimi ve gerçeğe tanıklık üzerine inşa edilen film, birçok biçimci kuramsal bölüm içeriyor ki haliyle buralarda didaktik olması kaçınılmaz hale geliyor. Zaten belgesel kuramının çetrefilli konularından biri olan didaktiklik mevzusuna karşı yönetmen tamamen kayıtsız kalmış. Bahsettiğim biçimci bölümlerin dışındaki gerçeğin tanıklığı kısmında da bu hata kendini gösteriyor. Bu elbette filmde ikircikli bir durum yaratıyor, yönetmenin gerçekleri anlattığı konusunda hiç şüphesi yok ama bunu aktarma konusunda bilinçli ya da bilinçsiz gerçeği tamamen yok etmiş maalesef. Özellikle tanıklığına başvurulan yaşlı kadının yalnızca sesini duyduğumuz kızı, baştan sonra Hay Way Zaman için bir hata. Çünkü söylediklerinde bir tanıklık yok, ayrıca yalnızca ses olarak kullanıldığı için onun olduğu sahneler de biçimci bir kurgusallıkla harmanlanıyor ve film tamamen belgesel olmaktan çıkıyor.

Görsel anlamda belgeselin vurgulamaya çalıştığı vatan kavramını perçinleyen bir başarı söz konusu ama burada da teknik hatalar göze çarpıyor. Özellikle geniş açı ve yakın açı sahneleri arasındaki geçişlerde çok göze batan bir pozlama sorunu çıkmış ve ne yazık ki söylemek zorundayım film boyunca ses baştan sona rezalet. Birçok bölümde konuşulanları zaten iyi duyamıyoruz, keşke bir altyazı konulsaymış, duyduğumuz sahnelerde de ses kayıt sırasında başvurulan Noise Gate’in (Yalnızca diyaloğun olduğu bölümleri kaydedip, diyalog bitip dip sesin duyulmaya başlandığı anda kaydı durduran bir teknik) yanlış bir şekilde kullanılmasından dolayı sürekli olarak kulak tırmalayan dip ses kesilmeleri çok fazla rahatsız ediyor.

Nihayetinde yönetmen üzerinde uzun süredir zorlu araştırmalar yaptığı bir konuyu ele almaya çalışmış ve iyi de yapmış fakat sinemasal anlamda bir yaklaşımdan söz edemeyeceğimiz derecede basit bir üslup ve teknikle giriştiği bu çaba maalesef anlattığı hikayeyi gölgelemiş. Sonuçta bahsettiğimiz şey tv için yapılan görsel kayıt tarzında bir şey olmadığına göre Gündoğan’dan sinemasal anlamda bir şeyler bekliyor olmamız çok da yanlış olmaz sanırım. Hay Way Zaman siyasi sebeplerden de ötürü kırılganlaşan bir konuyu cesurca ele alıyor, gerçekten tebrikler, ama ortada bahsedebileceğimiz, sinemasal anlamda pek de bir başarı yok.

2010 yılında eşiyle birlikte çektiği İki Tutam Saç: Dersim'in Kayıp Kızları belgeselinden sonra Nezahat Gündoğan, bu sefer yönetmen koltuğunda tek başına oturduğu filmi Hay Way Zaman ile yeniden dersim olaylarına, ama bu sefer daha fazla belge ve tanıkla değiniyor. İlk olarak tedirgin edici bir durumu açıklığa kavuşturarak olabilecek yanlış anlamaların önüne geçmek istiyorum. Ben şahsen belgeseli de tıpkı bir sanat eseri gibi hikaye, görsel, ses tasarımı, müzik kullanımı (müzik kullanmamak da bir müzik kullanımıdır en nihayetinde) gibi bir dizi inceleme konusuna bölerek eleştiriyorum elbette burada belgesel kuramının sinema kuramından farklı olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Fakat belgeselde görsel, kurgusal ya da ses tasarımı gibi konularda getirdiğim eleştirilerden dolayı filmin hikayesine karşı bir tavır almışım izlenimi uyanılması hatasına düşülmemesini özellikle istiyorum. Şimdi filmimize dönersek, Gündoğan ağırlıklı olarak 1938’de yaşanan dersim olaylarını önce belgeler ardından da tanıklar yoluyla irdeliyor. Bu güne kadar bir tabu olarak kalmış bir konuya değiniyor olması takdir edilesi bir şey. Hatta gösterim sonrası söyleşide söylediğine göre araştırma yaparken hala bazı baskı ve sansürlere de maruz kalıyormuş. Bu açıdan yönetmenin bugüne kadar anlatılan tarihi, belgelerle yeniden şekillendiriyor. Yaşananları yeniden farklı bir bakışla ele alma ve karşılaştığı zorluklara karşı sonuna kadar mücadelesini arkasında durması kesinlikle yönetmenin ayakta alkışlanacak davranışlardan biri. Hay Way Zaman için hikaye anlamında söyleyeceğim şeyler hepsi olumlu fakat diğer sinemasal araçların kullanımında ve bunlara yaklaşımda ciddi sorunlar var. İlk olarak belge gösterimi ve gerçeğe tanıklık üzerine inşa edilen film, birçok biçimci kuramsal bölüm içeriyor ki haliyle buralarda didaktik olması kaçınılmaz hale geliyor. Zaten belgesel kuramının çetrefilli konularından biri olan didaktiklik mevzusuna karşı yönetmen tamamen kayıtsız kalmış. Bahsettiğim biçimci bölümlerin dışındaki gerçeğin tanıklığı kısmında da bu hata kendini gösteriyor. Bu elbette filmde ikircikli bir durum yaratıyor, yönetmenin gerçekleri anlattığı konusunda hiç şüphesi yok ama bunu aktarma konusunda bilinçli ya da bilinçsiz gerçeği tamamen yok etmiş maalesef. Özellikle tanıklığına başvurulan yaşlı kadının yalnızca sesini duyduğumuz kızı, baştan sonra Hay Way Zaman için bir hata. Çünkü söylediklerinde bir tanıklık yok, ayrıca yalnızca ses olarak kullanıldığı için onun olduğu sahneler de biçimci bir kurgusallıkla harmanlanıyor ve film tamamen belgesel olmaktan çıkıyor. Görsel anlamda belgeselin vurgulamaya çalıştığı vatan kavramını perçinleyen bir başarı söz konusu ama burada da teknik hatalar göze çarpıyor. Özellikle geniş açı ve yakın açı sahneleri arasındaki geçişlerde çok göze batan bir pozlama sorunu çıkmış ve ne yazık ki söylemek zorundayım film boyunca ses baştan sona rezalet. Birçok bölümde konuşulanları zaten iyi duyamıyoruz, keşke bir altyazı konulsaymış, duyduğumuz sahnelerde de ses kayıt sırasında başvurulan Noise Gate’in (Yalnızca diyaloğun olduğu bölümleri kaydedip, diyalog bitip dip sesin duyulmaya başlandığı anda kaydı durduran bir teknik) yanlış bir şekilde kullanılmasından dolayı sürekli olarak kulak tırmalayan dip ses kesilmeleri çok fazla rahatsız ediyor. Nihayetinde yönetmen üzerinde uzun süredir zorlu araştırmalar yaptığı bir konuyu ele almaya çalışmış ve iyi de yapmış fakat sinemasal anlamda bir yaklaşımdan söz edemeyeceğimiz derecede basit bir üslup ve teknikle giriştiği bu çaba maalesef anlattığı hikayeyi gölgelemiş. Sonuçta bahsettiğimiz şey tv için yapılan görsel kayıt tarzında bir şey olmadığına göre Gündoğan’dan sinemasal anlamda bir şeyler bekliyor olmamız çok da yanlış olmaz…
Puan - 43 / 100

4.3

Hay Way Zaman siyasi sebeplerden de ötürü kırılganlaşan bir konuyu cesurca ele almış, gerçekten tebrikler, ama ortada sinemasal anlamda bir başarı görmek pek de mümkün değil.

Kullanıcı Puanları: 4.7 ( 1 votes)
4
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi