Kendi tarihi boyunca; iktidarın, “bilgi” üretmek/dönüştürmek için kullandığı araçlardan birisi -modern toplumda teknolojinin de gelişmesiyle çokça tercih edilen- sinemadır. Bu sanat,  her bir ürününün içinde farklı görüşler barındırır. Nadiren bunlar -elbette yine belirli sınırlamalar dahilinde- yönetmenin/yapımcının görüşleri olsa da birçoğu-iktidarın muhalefetini oluşturduğu gerçeğinden hareketle- “güce” sahip olanındır. Bunun çeşitli örneklerini dünyanın pek çok yerinde görmek mümkündür.

Sinema, özü itibariyle bir sektör olmasından ve sektörün de tanımı itibariyle bir bağımlılık ilişkisine dayanmasından kaynaklı malum durumuna rağmen bazen iktidarın çizdiği sınırlar içinde de olsa bize bazı şeyler hatırlatır. Örneğin kendi tarihimizden: İçinde kahramanlık öyküleri barındırmadığından üstü kapatılan ancak o kadar da alenen yapılması ayıp olacağından; içinden çekilip çıkartılan ve konuya meşruiyet kazandırmaya çalışılan birkaç köşe yazısı, belki birkaç kamera kaydıyla idare ettiğimiz, bize hikaye gibi gelen ve sonunda yine haklı çıkmak isteyene hak verdiğimiz şeyler mesela.

Bunun gerisinde bazen daha da cesurlaşarak farkında bile olmadığımız şeyler gösterir. Gösterdiği durumun öznesi bizizdir ve gördüğümüz karaktere acıyarak aslında kendimize acırız. Tabii çoğunlukla bunun da farkına bile varamayabiliriz. İşte o zaman durum daha da trajik bir hal alır. 

Aslında bu durumun cevabı kendi içinde gizlidir. Farkında olmamamız gerektiği için farkında değilizdir ve farkında olmamamız istenen şeyler zaten tarihimizde de olamaz. Hangi tarih yazınında iktidarın türlü cambazlıklarla tahakkümünü pekiştirdiği üzerine bir şeyler görülebilir ki…

Öncelikle ilk durumu biraz açalım: üzeri örtülenleri. Konu bir film üzerinden analiz edilecektir. Muhalif bir yönetmenin bize hatırlattığı yakın tarihimizden bir kesitten hareketle açıklanmaya çalışılacaktır. Söz konusu yönetmenin yönetmen olmasının sebebi böyle bir “sektörün” varlığı olsa da; anlatılan bu kez kusursuz kahramanlar, gizliden sistem methiyeleri, eğlencelik oyunlar değil. Sinema aracı, “hatırlatmak” için kullanılıyor. Öncesinde kısa bir hatırlatma da biz yapalım:

 “Hayata Dönüş Operasyonu”

19 Aralık 2000 tarihinde devletin, bizzat “şefkatli elleriyle” gerçekleştirdiği operasyonun sebebi, cezaevlerindeki tecrit koşullarını ve yeni yapılan F tipi cezaevlerini protesto için 20 Kasımda mahkum ve tutuklular tarafından başlatılan ölüm oruçlarıydı. Bir grup aydının, tutuklu temsilcileriyle hükümet arasında kurmaya çalıştığı diyalog işe yaramamış ve devlet “gücünü” kullanarak kendi çözümünü oluşturmuştu.

Film üzerinden analize geçmeden, protestoya konu olan F tipleri hakkında kısaca bilgi vermek, karakteri anlayabilmek açısından yararlı olacaktır. Türkiye’de ilk ortaya çıkışı 1997’ye dayanıyor. “Terörle Mücadele Yasasının 16. maddesinde bu yasa kapsamına giren suçlardan tutuklanan ve mahkûm olanların cezalarının, tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edileceği, bu kurumlarda açık görüş yaptırılmayacağı, hükümlülerin birbiriyle irtibatına ve diğer hükümlülerle haberleşmesine engel olunacağı” öngörülüyor. Söz konusu tanımlama Türk Tabipler Birliği tarafından yapılıyor.

Türkiye’de 2000’li yıllarda Avrupa Birliğine girme yolundaki iktidarın hapishaneleri düzenlemek için projelendirdiği “hücre tipi cezaevleri” bize dönüşen dünyamızın getirisi.

Kapitalizmin gelişmesiyle bireyi gözetim altında tutmak isteyen iktidar kendini en çok bu konuda açık eder. Amacı, bireyin (özellikle ve genellikle) fikirlerini “ıslah etmektir”. Bunun için de onu yalnızlaştırır. Böylece kontrol edilebilmesini kolaylaştırır. Ancak bunu yaparken konunun insani boyutunu yok sayar zira tek kişilik hücreler Türk Tabipler Birliğinin konuyla ilgili raporunda da belgelendiği gibi birey üzerinde ruhsal ve fiziksel açıdan önemli izler bırakır. Bu uygulamayla toplumsal bir varlık olan insan, toplumdan ayrı düşürülür. “Fiziksel, sosyal ve psikolojik insanî gereksinimleri yok sayan izolasyon yaklaşımı ile hükümlü; güven hissi, dayanışma, paylaşım gibi haklardan yoksun bırakılır.”

Bir Film Üzerinden Analiz: Sonbahar

Hapishane: Yusuf

Filmi özetlemekle başlayalım. Yusuf 1997 yılında üniversite öğrencisiykensiyasi tutuklu olarak cezaevine girer ve hakkında on iki yıl hapis kararı verilir. Bu süre içinde açlık grevine katılır. Film 2000’deki “Hayata Dönüş Operasyonu”ndan görüntüler ve devletin megafondan duyulan “şefkatli sesi” ile başlar:

 “Dikkat!

İnsan hayatı en değerli varlıktır. Kendinizi düşünmüyorsanız, sizleri merak eden ve kaygıyla bekleyen sevdiklerinizi ana, babanızı ve kardeşlerinizi düşünün. En sevdiğiniz arkadaşlarınızı ölüme atarak hiçbir şey kazanamazsınız.

Tamamen insanî amaçlarla planlanan bu müdahalede hiçbirinize zarar gelmesini istemiyoruz. Bize direnmeyin. Teslim olduğunuz takdirde hasta, yaralı ve ölüm orucunda olanlar derhal hastaneye nakledilecek. Diğerleri de F tipi cezaevlerine nakledilerek bayramı ailelerinizle geçireceksiniz.

Her şeye rağmen yaşamak güzeldir.”

Söylenmek istenen zannediyorum ki kabaca “bize rağmen yaşamak zorundasınız. Bugün o “odaları” hak etmek için bir sebebiniz daha oldu. Sizin için en iyisini hep biz bildik. Gerçekleştirdiğiniz bu son taşkınlığı da büyüklüğümüzden, alttan alıyoruz. Şanımız yürüsün…”

Akabinde sonuç malum. Hepsi devletin şefkatli sesini duyduktan sonra, babacan gülümsemesiyle de yollanmışlar hücrelerine. 

Filmde hayatını izlediğimiz Yusuf da bu olayların tam göbeğinden, devlet babanın iyi tarafına gelip; öldürmeyip de beslediklerinden. O da hikâyesini az çok bildiğimiz diğerleri gibi tecride maruz kalmış, yaşını almadan yaşlanmış, sonunda da sağlığını yitirmiş, bu sebepten de yıllar sonra “erken” tahliyesi gerçekleşmiş biri. Hapishaneden çıktıktan sonra önünde yaşanabilecek yılları yok; hoş onun da pek hali kalmamış. Köyüne dönüyor, orda da kalan bir yaşlı annesi; babası oğluna küs ölmüş.

İşte Yusuf’un manalı hayatının son birkaç ayında görüyoruz F tipini yaşamış insanın neye benzediğini.

Kendi kendiyle satranç oynayacak kadar yalnızlığını kanıksamış, uyum sağlamakta zorlanan, bazen duymayan bazen dinlemeyen, çoğu zaman konuşamayan, yüzyıllardır yaşıyormuş gibi yorgun ama bir sürü şeyi kaçırmış, “ölümü bekleyen adam”. Üstelik derin bir sessizlikle, sabırla ve yılgınlıkla. Yusuf düşünebilme yeteneğinin bedelini hem fiziksel hem de ruhsal açıdan fazlasıyla ödemiş kısacası.     

Yaşadığı zorluğu galiba en yalın; tahliye olduğunu duyup ziyarete gelen komşusu, özetliyor: 

Ben bir gün evde duramıyorum, sen on sene nasıl bir odanın içinde kaldın…

Başka Türlü Hapishane: Mikail

Modern toplum, bireyi sürekli gözetim altında tutar. Bu noktada oluşturulmaya çalışılan sistemin işleyiş mantığı ise tıpkı hapishaneleri andırır. Biraz daha açmak gerekirse; günümüzde modern iktidarı anlamaya çalışırken Jeremy Bentham’ın ünlü projesi “Panoktikon” önemli ipuçları barındırır:

 “Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir.”(Foucault, 2006, s.295)

Yani itaat ve disiplini, gönüllü olarak kabul ettirmeye çalışan egemenin, ideal projesidir, Panoptikon. Foucault’nun da belirttiği gibi, bunu hayatın her anında görmek mümkündür ki fikir babası Bentham da projesinin (“endüstrinin her alanındaki iş kollarındaki ıslah edilemeyenlerin cezalandırılması, delilerin denetim altında tutulması, ahlaksızların ıslah edilmesi, şüphelilerin hapsedilmesi, tembellerin çalıştırılması, acizlerin bakılması, hastaların tedavi edilmesi, gönüllülerin yönlendirilmesi, ya da eğitim alanında yeni neslin eğitilmesinde olsun…”(Bentham, 2008, s.12)) pek çok yerde amaçlara uygulanabileceğini belirtir. Burada hedeflenen şudur ki: “mümkün olduğunca çok nedenle, (bireyin) her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendini inandırması(s.13)”

Özetle çeşitli ilişkilerin geçirdiği dönüşümler, bir gözetim toplumu oluşturmuştur. Teknolojinin de gelişmesiyle köklerini Panoptikon’dan alan gözetleme biçimleri de gelişmiş; tüm yaşamın denetlenmesi, yaygınlaşmıştır ve yaygınlaşmaktadır. Örneğin Bentham, yaşadığı dönemin koşulları gereğince daha çok mimari teknikleri kullanarak bir denetim yaratmaya çalışırken günümüzde söz konusu hedef için kullanılan araçlar daha teknolojiktir. Endüstriyel toplumun modernleşmesiyle devinim kazanan yeni iktidar biçimi teknolojiyi de kullanarak; kendisini, gözetime dayanan disiplinel bir yapılanma olarak kurgulamıştır. 

 “Gözetim yeni ekonomik yapıya esneklik ve mobilizasyon gücü kazandırmaktadır, bu güçler de sermayenin yayılımı ve toplumların daha etkin bir biçimde sömürülmesini kolaylaştırmaktadır.”(Çoban, 2008,s.117)

Mikail, Yusuf’un çocukluk arkadaşı. Üniversiteyi kazanamayınca babasının yanında işe girer; ancak kafasında bir yolunu bulup köyden kurtulmak vardır ama daha ne olduğunu anlayamadan 10 yıl geçip gidivermiştir.

Mikail’in hissettiği sıkışmışlık duygusunu; Yusuf’a zor yönünü gösteren egemenin, şiddetini estetize etmiş halidir. Mikail, Yusuf cezaevindeyken geçen on yılda yaşadığı hayatı başka türlü bir cezaevi olarak nitelendirir, en yerinde tanımla. Umutsuzdur, artık karısına aşık değildir çünkü her şey değişir. Tıpkı eskiden, onlar için “doğru ya da yanlış, bir yaşama, bir sosyalizm umudu” varken artık olmadığı gibi.

İşte Mikail, girişte bahsedilen ikinci duruma yerinde bir örnek.

Yani “anlatılan senin hikayen (Marx, 2011, s.18)” aslında.

Sonuç Yerine;

 “Ve son olarak, bu mekanizmalara başkanlık eden bir aygıtın veya bir kurumun üniter işleyişi değil de, bir kavganın gerekliliği ile bir stratejinin kurallarıdır. Buna bağlı olarak baskı, dışlama, dışarı atma, marjinalleştirme kurumu kavramları, nihai çözümlemede disiplinel bireyin imal edilmesine olanak veren sinsi yumuşaklıkların, pek itiraf edilebilir gibi olmayan kötülüklerin, küçük kurnazlıkların, hesaplı kitaplı usullerin, tekniklerin, “bilim”lerin hapishane kentinin merkezileştirilmiş insanlığın, karmaşık iktidar ilişkilerinin etki ve aletlerinin, çok yönlü “hapsetme” düzenekleri tarafından tabi kılınmış olan bedenlerin ve güçlerini bizzat bu stratejinin unsurları olan söylevlerin içinde kavganın uğultusunu duymak gerekir.”(Foucault, 2006, s.445)

Kaynakça

Bentham, J.(2008), Mektup 1: Gözetleme İlkesi Düşüncesi, Çoban ve Özarslan (Ed.), Panoptikon-Gözün İktidarı, İstanbul:Su

Çoban, B.(2008), “Gözün İktidarı” Üzerine, Çoban ve Özarslan(Ed.), Panoptikon-Gözün İktidarı, İstanbul:Su

Foucault, M. (2006), Hapishanenin Doğuşu, Ankara:İmge

Marx, K. (2011), Kapital 1. Cilt, İstanbul:Yordam

F Tipi Cezaevlerine İlişkin Türk Tabipler Birliği Raporu, http://www.ttb.org.tr/eweb/rapor/f_tipi.html, 18 Aralık 2012

 (Konuk yazarımız İrem Yılmaz’a bu yazısı için teşekkür ederiz.)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi