Önsöz

Günümüzde Antik Yunan’dan çeviriler üzerine çalışan herkesin eninde sonunda aşina olduğu bir şey vardır, o da hiçbir kelimenin ya da cümlenin tek bir anlama gelmediğidir. Bunun sebebi, en temelde yaşanılan dönemin düşünüş şekliyle ilintilidir ki paralel bir yansıma olarak bu dile de sirayet eder. Çünkü eski Yunancada, bizzat konuşmanın kendisi bir metafor zemini üzerinde yükselir. Kelimeler ve cümleler doğrudan salt bir düşünce ve ifadenin karşılığı değil, bir mitin ya da bir yansıma sesin karşılığıdır. Bu yüzden de bu dili kullanıyorsanız, aslında zorunlu olarak, metaforik bir anlatıya da girmiş oluyordunuz.

Peki bunu ne için hatırlatma ihtiyacı duyduk? Şunun için: Archimedes’in (ki biz onu genellikle Arşimet olarak biliriz) oldukça popüler olan bir sözü vardır; “Bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım.” Özellikle bu kadar popüler olmasından sonra gerçekten de böyle bir sözün literatürde var olup olmadığından insan şüphe edebilir; lakin gerçekten de vardır ama daha farklı bir yapıdadır. Latince transkripsiyonu ile orijinali şudur: “Dos moi pa sto kai tan gan kino” Yani aslına en yakın bir çeviri yapacak olursak: “Bana yer gibi olan bir şey verebilirseniz dünyayı hareket ettiririm.” İşte tam bu noktada şunu sormak gerekir, bu cümlenin anlamı ne?

İlk anlamı tahmin etmek çok da zor değil, ki bu cümlenin literatürde milattan sonra yaklaşık 300’lü yıllarda geçtiği ilk alıntısı da bununla ilgilidir: Eğer dünyayı yerleştirmek üzere bir kaldıraç için destek noktası belirlenebilseydi, klasik mekanik kuralları gereği o bile kaldırılabilirdi. Yani Archimedes, klasik mekaniğin ne kadar evrensel ve kuramsal olarak sınırsız bir güce sahip olduğunu dile getirmektedir. Ama tam da yazımızın başında bahsettiğimiz şekliyle cümlenin olası muhtemel farklı anlamları da vardır. Yaklaşık 1100 ve 1180 yılları arasından İstanbul’da yaşamış olan bir dilbilimcinin alıntısındaysa bu cümle şöyle yorumlanmaktadır: “Eğer her şeyin onun etrafında döndüğü, her şeyin ona boyun eğdiği bir hakikat noktası bulabilirseniz bu hakikate boyun eğmiş olan dünyayı bile değiştirebilirsiniz.”

Bölüm 1: Bir Varoluş Sancısı Olarak Hatıraların Masumiyeti

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabından hareketle çekilen Hatıraların Masumiyeti filmi de aslında meseleye buna benzer bir noktadan dahil oluyor. Ama buraya gelmeden önce kat edilen bazı yollar var, tıpkı Archimedes’in bu sözü söylemeden önce kat ettiği yollar gibi.

Grant Gee’nin yönetmenliğini üstlendiği ve belgesel olarak lanse edilmesine karşın kendine has bir dille belgesel ve kurgusal ayrımını yok sayan bir eser Hatıraların Masumiyeti. Pamuk’un kitabı yazış sürecinden başlayarak, kitapta geçen olayların sırasıyla hayali karakterler üzerinden işlenmesine ve tüm kitap kat edildikten sonraysa aslında Pamuk’un ne anlatmak istediğine uzanan oldukça iç içe geçmiş anlatılara tanık oluyoruz. Bir yanda Pamuk’un kitabı yazış süreciyle ilgili olarak aslen kendi yaşamına dönük anlattıkları, bir yanda Kemal ve Füsun arasındaki -kitaba paralel olarak işlenen- aşk hikayesi ve hepsinin ötesinde tüm bu olaylara -yani kitabın yazılışından kitaptaki hikayeye dek- uzaktan bakarak tanık olan ve dış ses olarak tüm film boyunca bize eşlik eden Ayla. Bu sıradaysa Ara Güler’den Türkan Şoray’a kadar birbirinden ünlü isimler belli belirsiz bir silüet, bir anı gibi kadraja takılabiliyorlar.

Zaten bu yapı itibarıyla filmin kendisini çok başka bir yerde konumladığını anlayabiliriz, ki yönetmen bunu bir adım daha öteye taşıyarak bize ikili bir yol çizmeye çalışmış. İlk olarak filmin çok büyük bir kısmını oluşturan İstanbul’un boş sokaklarındaki gece çekimleri ve arka planda iç içe geçmiş bir şekilde devam eden hikayeler, dokümanter içerikler, Ayla’nın konuşmaları bize tamamen varoluşsal bir perspektif çiziyor. Kent nedir? Onu kim yaratır? Anılarımızla ne tür bir ilişkisi vardır? Kent değişirse biz de değişir miyiz, anılarımız da değişir mi? Değişmeyen şeyler gittikçe azaldığında sıkıca sarıldığımız anılarımız artık kendi müzemiz haline mi gelir? Peki sakladıklarımız ne kadar gerçek, ne kadar sahte? Acaba bazı şeylerin gerçekten de yitip gitmeye hakları var mı ya da bir şeyi sonsuza dek saklama kudretini bize veren ne?

Bölüm 2: Bir Hakikat Noktası Olarak Hatıraların Masumiyeti

Tüm bu sorular aklımızın bir kenarında dönüp dururken ve şehrin gece yarısı sessiz sokaklarında ilerlerken, Pamuk bir sandalyeye çökmüş Kemal’in akan yıllarına tavan arasında tanık olurken ve Ayla Masumiyet müzesindeki eşyalarında esrarını çözerken, hep aynı ve tek bir soru gösteriyor kendini; Neden?

Neden bir adam tüm o akıp giden hayatın tel maşasına karşın kendini sürekli aynı kadının yanında bulur? Neden bir türlü değiştiremediğimiz, ama sürekli değişen şehir bu ikiliğin aktörü olmayı bizden esirger? Katları bir bir çıkıp da tavan arasındaki delikten baktığımızda gördüğümüz o şekil ne anlama gelir? Bir gece Babaeski yolunda hayatının en mutlu anını hatırlayan bir adamın gece İstanbul sokaklarına egemenlik kuran köpek çeteleriyle ne gibi bir ilişkisi vardır?

Eğer gerçekten de her şeyin ona itaat ettiği, her şeyin ona göre değiştiği bir hakikat noktası olsaydı; bu, her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu, her şeyin bir noktada birbirine eşitlendiği ve iç içe geçtiği anlamına gelirdi. Kemal için şehrin ve anıların anlamını bu kadar acıtıcı kılan bir kadın aynı zamanda son sözleri olarak ona “herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” dedirtebiliyorsa…

Önsöz Günümüzde Antik Yunan’dan çeviriler üzerine çalışan herkesin eninde sonunda aşina olduğu bir şey vardır, o da hiçbir kelimenin ya da cümlenin tek bir anlama gelmediğidir. Bunun sebebi, en temelde yaşanılan dönemin düşünüş şekliyle ilintilidir ki paralel bir yansıma olarak bu dile de sirayet eder. Çünkü eski Yunancada, bizzat konuşmanın kendisi bir metafor zemini üzerinde yükselir. Kelimeler ve cümleler doğrudan salt bir düşünce ve ifadenin karşılığı değil, bir mitin ya da bir yansıma sesin karşılığıdır. Bu yüzden de bu dili kullanıyorsanız, aslında zorunlu olarak, metaforik bir anlatıya da girmiş oluyordunuz. Peki bunu ne için hatırlatma ihtiyacı duyduk? Şunun için: Archimedes’in (ki biz onu genellikle Arşimet olarak biliriz) oldukça popüler olan bir sözü vardır; “Bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım.” Özellikle bu kadar popüler olmasından sonra gerçekten de böyle bir sözün literatürde var olup olmadığından insan şüphe edebilir; lakin gerçekten de vardır ama daha farklı bir yapıdadır. Latince transkripsiyonu ile orijinali şudur: “Dos moi pa sto kai tan gan kino” Yani aslına en yakın bir çeviri yapacak olursak: “Bana yer gibi olan bir şey verebilirseniz dünyayı hareket ettiririm.” İşte tam bu noktada şunu sormak gerekir, bu cümlenin anlamı ne? İlk anlamı tahmin etmek çok da zor değil, ki bu cümlenin literatürde milattan sonra yaklaşık 300’lü yıllarda geçtiği ilk alıntısı da bununla ilgilidir: Eğer dünyayı yerleştirmek üzere bir kaldıraç için destek noktası belirlenebilseydi, klasik mekanik kuralları gereği o bile kaldırılabilirdi. Yani Archimedes, klasik mekaniğin ne kadar evrensel ve kuramsal olarak sınırsız bir güce sahip olduğunu dile getirmektedir. Ama tam da yazımızın başında bahsettiğimiz şekliyle cümlenin olası muhtemel farklı anlamları da vardır. Yaklaşık 1100 ve 1180 yılları arasından İstanbul’da yaşamış olan bir dilbilimcinin alıntısındaysa bu cümle şöyle yorumlanmaktadır: "Eğer her şeyin onun etrafında döndüğü, her şeyin ona boyun eğdiği bir hakikat noktası bulabilirseniz bu hakikate boyun eğmiş olan dünyayı bile değiştirebilirsiniz." Bölüm 1: Bir Varoluş Sancısı Olarak Hatıraların Masumiyeti Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabından hareketle çekilen Hatıraların Masumiyeti filmi de aslında meseleye buna benzer bir noktadan dahil oluyor. Ama buraya gelmeden önce kat edilen bazı yollar var, tıpkı Archimedes’in bu sözü söylemeden önce kat ettiği yollar gibi. Grant Gee’nin yönetmenliğini üstlendiği ve belgesel olarak lanse edilmesine karşın kendine has bir dille belgesel ve kurgusal ayrımını yok sayan bir eser Hatıraların Masumiyeti. Pamuk’un kitabı yazış sürecinden başlayarak, kitapta geçen olayların sırasıyla hayali karakterler üzerinden işlenmesine ve tüm kitap kat edildikten sonraysa aslında Pamuk’un ne anlatmak istediğine uzanan oldukça iç içe geçmiş anlatılara tanık oluyoruz. Bir yanda Pamuk’un kitabı yazış süreciyle ilgili olarak aslen kendi yaşamına dönük anlattıkları, bir yanda Kemal ve Füsun arasındaki -kitaba paralel olarak işlenen- aşk hikayesi ve hepsinin ötesinde tüm bu olaylara -yani kitabın yazılışından kitaptaki hikayeye dek- uzaktan bakarak tanık olan ve dış ses olarak tüm film boyunca bize eşlik eden Ayla. Bu sıradaysa Ara Güler'den Türkan Şoray'a kadar birbirinden ünlü isimler belli belirsiz bir silüet, bir anı gibi kadraja takılabiliyorlar. Zaten bu yapı itibarıyla filmin kendisini çok başka bir yerde konumladığını anlayabiliriz, ki yönetmen bunu bir adım daha öteye taşıyarak bize ikili bir yol çizmeye çalışmış. İlk olarak…

Yazar Puanı

Puan - 88%

88%

Grant Gee'nin yönetmenliğini üstlendiği ve belgesel olarak lanse edilmesine karşın kendine has bir dille belgesel ve kurgusal ayrımını yok sayan eser Hatıraların Masumiyeti, hep aynı ve tek bir soruyu gösteriyor; Neden?

Kullanıcı Puanları: 4.3 ( 3 votes)
88
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi