Berlin’de yaşayan İngiliz yönetmen Ben Hopkins’in Türkiye’de çektiği son filmi olan Hasret – Yearning; yönetmenin söyleşilerinde de dile getirdiği, Werner Herzog’a ithafen ulaşmaya çalıştığı sinemanın en belirgin özelliklerini göstermesinin ötesinde sinemasal değeriyle son yılların en iyi yapımlarından biri. 2008’de Antalya Altın Portakal’da En İyi Film Ödülü’nü alan Pazar: Bir Ticaret Masalı ile daha önceki belgesel işlerinden sonra başarılı bir kurgusal yapım ortaya koyan Hopkins, özellikle konuyu sosyolojik anlamda derinlemesine ele alışıyla büyük takdir toplamıştı. Yönetmenin Filmekimi’nde gösterilen son filmiyse artık Hopkins’in çok başka bir seviyeye ulaştığını bizlere gösteriyor.

Açıkçası filmle ilgili söylenecek çok fazla şey var, fakat tüm bunları bütüncül bir anlam içinde toparlayabilmek için sayfalarca yazı yazmak gerek. O yüzden bazı meseleleri özet olarak geçip Hasret’in, genel olarak irdelediği düşünceleri en azından bir bakış açısı çerçevesinde ortaya koymayı uygun görüyorum.

Doğrudan birbirinden ayrılamasa da filmi, temel olarak iki farklı bölüm üzerinden değerlendirmek mümkün. Bu açıdan Hasret ilk kısmında tamamen belgesel formatında ilerlerken ardından kurgusal bir seviyeye geçiyor. Fakat bu geçiş öylesine iç içe geçirilerek yapılıyor ki sadece bu yaklaşım üzerinden bile oldukça derinlikli söylem yaratılıyor.

Filmin ilk bölümü olan belgesel kısmı, İstanbul’la ilgili bir program yapmak için gelen ekibin zamanla kente dair yaklaşımlarının değişmesi üzerine kurulu. Burada onlardan beklenen, oryantalist bir bakış açısıyla İstanbul’un, Osmanlı’dan miras kalan zenginliklerini ve İstiklal kalabalığını çekmeleri. Fakat programın yönetmeni çok geçmeden şehrin gerçek yüzüyle karşılaşıyor ve her yeni karşılaşma bir sonraki karşılaşmanın nedeni olarak ekibi sonu gelmez bir arayışa sürüklüyor, daha çok da yönetmeni. Sadece bu bölüm bile işlediği konular ile Türkiye’nin son yıllarda geçirdiği değişim ve dönüşümleri öylesine başarılı bir şekilde ortaya koyuyor ki, kent ve siyaset sosyoloji alanında yazılan onlarca akademik yayını tek bir potada eritebilme gibi olağanüstü bir başarı gösteriyor. Burada Sünni kimlik politikası güden hükümetin Alevilere yönelik baskısı, deprem riski maskesi altında tamamen ranta dönüştürülmüş kentsel dönüşümle alt sınıfın sindirilerek şehir dışına sürülmesi ve kentin kimliğini ortaya koyan halka yönelik totaliter yaklaşımlar bütüncül bir anlatı yoluyla bir bir ortaya konuyor.

Sadece bu haliyle bile Hasret, cesur ve derinlikle tespitleriyle takdiri hak eden bir yapım olarak nitelendirilebilecekken bir de filmin ikinci kısmı olan kurgusal bölümler buna eklenince ortaya çıkan şey tam anlamıyla bir külliyat oluyor. Öyle ki, bellek ve kent arasında kurulan ilişki üzerinden varoluşsal bir yolculuğu sosyolojik ve psikolojik tespitlerle bir arada işleyen yönetmen, aynı zamanda filmin başrolünü de kendisi üstlenerek meseleyi çok daha uç boyutlarda ontolojik bir hale taşımış oluyor. Filmin bu kurgusal bölümünde işlenen hikayenin alt metnine tam anlamıyla nüfuz edebilmek için meseleye oldukça farklı disiplinlerle bir arada yaklaşmak bizi amaca ulaştırmada işimize yarayacak tek yol olarak durmaktadır hiç kuşkusuz.

Ağırlıklı olarak Marksist çözümlemelerle kent sosyolojisi üzerine oldukça yetkin eserler veren İngiliz düşünür David Harvey, özellikle kente dair görüşleri postmodern felsefeyle ilişkisi bağlamında değerlendirmesiyle tam da Hasret’te ortaya konan durumlara paralel söylemler getirmiştir. Kenti organik bir yapı olarak gören Harvey için, toplum ve iktidar arasında kent-toplum, kent-iktidar ikili ilişkileri tanımlamak mümkündür. Burada; kamusal alan üzerinden iktidar ve toplum arasında yaşanılan ve modernizmin karanlık yüzü, kentsel dönüşüm üzerinden yeniden ve yeniden yaratılan toplumsal tabakalar arasındaki gerilim, kentin yaşayan bir varlık olarak ele alınmasıyla aynı zamanda bireyin kendi varoluşunu doğrudan etkileyen bir faktör olarak tanımlanır. İşte Hasret’te, Ben karakteri üzerinden kente ve varoluşa dair getirilen düşünceler bu söylemlere paralel bir şekilde ilerliyor. Bu açıdan, modernist toplu konutların aslında içlerinde barındırdıkları faşist yaklaşımların ortaya konulduğu bölümler özelikle oldukça önemli bir hale geliyor. Çünkü İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in de söylediği gibi; günümüz modernist şehir bölge planlaması, söylendiği gibi köklerini Atina’dan değil, Nazilerin toplama kamplarından alır. Bu kamplar, farklı etnik grupların, farklı ekonomik işlevlere göre birbirleriyle iletişim kurması engellenerek belirlenmiş kamusal alanlar dışında toplanamayacağı bir yaklaşım gütmektedir. Zaten bunun devamı olarak da Harvey, yapılan çevre yolları ve otobanları aslında kentin hayati iletişim damarlarını kesen yıkıcı yapılar olarak tanımlar. Hatta Agamben’in söylediği şekilde kamusal alanların aslında toplumun birlikte olduğu alanlar değil, iktidarın özneleri yeniden yarattığı tahakküm mekanları olduğunu söyler. Ona göre kapitalist ekonomi bu konuda daha da ileri giderek iktidarın ulaşamadığı kamusal alanların sermayeye açılmasını sağlayarak, toplumu bir tür tüketim aracı olarak yeniden yaratır.

Burada filmin belgesel ve kurgusal yaklaşımının iç içe geçtiği bölümlerde getirilen anlatı, kamusal alanın iktidar ve kapitalist ekonominin tahakkümüyle zapt edilmesi meselesine doğrudan bir atıfta bulunur. Yönetmen gerçek ve kurgu arasındaki çizgiyi belirsizleştirerek bizlerin gerçek sandıklarımızın aslında birer kurgu olabileceğini göstermesi açısından bu iç içe geçiş oldukça önemlidir.

Kente dair söylemlerden sonra Hasret’in ulaştığı seviye, bir noktadan sonra yazımızın başında da bahsettiğimiz şekilde bellek mefhumuna doğru evriliyor. Burada kentin ruhuna dair farklı etnik grupların biraradalığı üzerinden getirilen bakış açısı, Ben’in kentin belleğine nüfuz etmesinin yolunu açarak onu varoluşsal bir arayışa sürükler. Özellikle, aynı zamanda filme de adını veren 1930’lardan kalma bir Türk Tango parçası olan Hasret eşliğinde akan sahnelerde Ben’in kentin belleğiyle kendi belleğini özdeşleştirmesi, az önce bahsettiğimiz kentin bireyi şekillendirmesi meselesinin doğrudan bir yansıması olarak kendini gösterir. Haliyle Ben, kentini belleğine doğru yolculuğa çıkarken aynı zamanda kendi belleğine doğru da yola çıkmış olur. Burada ortaya çıkan gizemli kadınla da birlikte film, tüm bu bahsettiğimiz sosyolojik ve felsefi alt metinlerinin ötesine geçerek şiirsel bir hal alır.

Ama hiç kuşkusuz Hasret’in en önemli başarısı, bu derinlikli söylemlerden sonra ulaştığı şiirsel seviyede, ortaya sezgisel ve mantıksal olanın iç içe geçtiği düşünme pratikleri koymasında yatmaktadır. Bu, özellikle iki sahnede (ki bu sahneler birbirleriyle sıkı ilişki içindedir.) kendini belirgin şekilde gösterilir. Burada film boyunca üzerine yüzlerce şey söylenen İstanbul’u tanımlamak için kurulan kadın metaforunun, aslında kenti yaratan halkın bir yansıması olarak ele alınmasının ardından final sahnesinde ortaya konan muhteşem mizansen, kelimelerle ulaşılabilecek anlatının ötesinde bambaşka bir şeye dönüşüyor. Kapanışta, jeneriğin Ara Güler’in fotoğraflarıyla yapılmasıysa gerçekten de başka söze gerek bırakmıyor sanırım.

Hasret ile ilgili ancak çok küçük bir kısmı olan tüm bu bahsettiklerimizden sonra şiirselliğiyle ilgili de bir şeyler söylemeyi özellikle istiyorum fakat edebi anlamda böyle bir yeteneğim olduğunda şüpheliyim. Bu yüzden yazımı filmin görsel anlatısını dile getiren şu dizelerle son veriyorum.

İstanbul nedir?

İstanbul, günün ilk ışıklarında Haliç’te dans eden beyazlı kadındır…

Aşık olduğun…

Ve aşık olan…

Berlin’de yaşayan İngiliz yönetmen Ben Hopkins’in Türkiye’de çektiği son filmi olan Hasret - Yearning; yönetmenin söyleşilerinde de dile getirdiği, Werner Herzog'a ithafen ulaşmaya çalıştığı sinemanın en belirgin özelliklerini göstermesinin ötesinde sinemasal değeriyle son yılların en iyi yapımlarından biri. 2008’de Antalya Altın Portakal’da En İyi Film Ödülü’nü alan Pazar: Bir Ticaret Masalı ile daha önceki belgesel işlerinden sonra başarılı bir kurgusal yapım ortaya koyan Hopkins, özellikle konuyu sosyolojik anlamda derinlemesine ele alışıyla büyük takdir toplamıştı. Yönetmenin Filmekimi'nde gösterilen son filmiyse artık Hopkins’in çok başka bir seviyeye ulaştığını bizlere gösteriyor. Açıkçası filmle ilgili söylenecek çok fazla şey var, fakat tüm bunları bütüncül bir anlam içinde toparlayabilmek için sayfalarca yazı yazmak gerek. O yüzden bazı meseleleri özet olarak geçip Hasret’in, genel olarak irdelediği düşünceleri en azından bir bakış açısı çerçevesinde ortaya koymayı uygun görüyorum. Doğrudan birbirinden ayrılamasa da filmi, temel olarak iki farklı bölüm üzerinden değerlendirmek mümkün. Bu açıdan Hasret ilk kısmında tamamen belgesel formatında ilerlerken ardından kurgusal bir seviyeye geçiyor. Fakat bu geçiş öylesine iç içe geçirilerek yapılıyor ki sadece bu yaklaşım üzerinden bile oldukça derinlikli söylem yaratılıyor. Filmin ilk bölümü olan belgesel kısmı, İstanbul’la ilgili bir program yapmak için gelen ekibin zamanla kente dair yaklaşımlarının değişmesi üzerine kurulu. Burada onlardan beklenen, oryantalist bir bakış açısıyla İstanbul’un, Osmanlı’dan miras kalan zenginliklerini ve İstiklal kalabalığını çekmeleri. Fakat programın yönetmeni çok geçmeden şehrin gerçek yüzüyle karşılaşıyor ve her yeni karşılaşma bir sonraki karşılaşmanın nedeni olarak ekibi sonu gelmez bir arayışa sürüklüyor, daha çok da yönetmeni. Sadece bu bölüm bile işlediği konular ile Türkiye’nin son yıllarda geçirdiği değişim ve dönüşümleri öylesine başarılı bir şekilde ortaya koyuyor ki, kent ve siyaset sosyoloji alanında yazılan onlarca akademik yayını tek bir potada eritebilme gibi olağanüstü bir başarı gösteriyor. Burada Sünni kimlik politikası güden hükümetin Alevilere yönelik baskısı, deprem riski maskesi altında tamamen ranta dönüştürülmüş kentsel dönüşümle alt sınıfın sindirilerek şehir dışına sürülmesi ve kentin kimliğini ortaya koyan halka yönelik totaliter yaklaşımlar bütüncül bir anlatı yoluyla bir bir ortaya konuyor. Sadece bu haliyle bile Hasret, cesur ve derinlikle tespitleriyle takdiri hak eden bir yapım olarak nitelendirilebilecekken bir de filmin ikinci kısmı olan kurgusal bölümler buna eklenince ortaya çıkan şey tam anlamıyla bir külliyat oluyor. Öyle ki, bellek ve kent arasında kurulan ilişki üzerinden varoluşsal bir yolculuğu sosyolojik ve psikolojik tespitlerle bir arada işleyen yönetmen, aynı zamanda filmin başrolünü de kendisi üstlenerek meseleyi çok daha uç boyutlarda ontolojik bir hale taşımış oluyor. Filmin bu kurgusal bölümünde işlenen hikayenin alt metnine tam anlamıyla nüfuz edebilmek için meseleye oldukça farklı disiplinlerle bir arada yaklaşmak bizi amaca ulaştırmada işimize yarayacak tek yol olarak durmaktadır hiç kuşkusuz. Ağırlıklı olarak Marksist çözümlemelerle kent sosyolojisi üzerine oldukça yetkin eserler veren İngiliz düşünür David Harvey, özellikle kente dair görüşleri postmodern felsefeyle ilişkisi bağlamında değerlendirmesiyle tam da Hasret’te ortaya konan durumlara paralel söylemler getirmiştir. Kenti organik bir yapı olarak gören Harvey için, toplum ve iktidar arasında kent-toplum, kent-iktidar ikili ilişkileri tanımlamak mümkündür. Burada; kamusal alan üzerinden iktidar ve toplum arasında yaşanılan ve modernizmin karanlık yüzü, kentsel dönüşüm üzerinden yeniden ve yeniden yaratılan toplumsal tabakalar arasındaki gerilim, kentin yaşayan bir varlık…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Yönetmenin, Werner Herzog'a ithafen ulaşmaya çalıştığı sinemanın en belirgin özelliklerini göstermesinin ötesinde sinemasal değeriyle son yılların en iyi yapımlarından biri.

Kullanıcı Puanları: 3.98 ( 6 votes)
90
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi