Benimle aynı jenerasyondan insanlar için Harry Potter’ın yeri her zaman bambaşka olacak.  Ufak yaşlarımızda tam olarak farkına varamasak da serinin yazarı JK Rowling aslında kitaplarda bir taraftan alt metin olarak muhteşem bir anti – faşist tavırla, ırkçılık karşıtlığını anlatıyor.

İlk defa bir Harry Potter kitabı okuduğumda on bir yaşındaydım. O zamanlar Harry Potter’ın ülkemizdeki yayılma hızına çok şaşırmıştım, zira henüz sosyal medya diye bir kavramın olmadığı, internetin de henüz emekleme döneminde olduğu yıllardı. Daha sonraki yıllarda seriyi o kadar fazla okudum ki, kitaplar kariyer anlamında da hayatımı etkiledi. Test çözmem gereken zamanlarda gizli gizli Harry Potter okumaktan ailemin çok istediği mühendislik hayalleri hipogriflere binip gittiler. Fakat Harry Potter bana bambaşka bir şey kazandırdı. Okuma alışkanlığı ve hayal gücü. O yaşlardaki hiçbir çocuk başka hiçbir kitabı bir ya da iki günde bitirmemiştir, hele ki yüzlerce sayfalık kitaplarsa. Serinin beşinci kitabı Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın tuğlayı andıran görüntüsü hepimizin aklındadır. 975 sayfa kitabı gece gündüz okuyarak, kan kırmızıya dönmüş gözlerle üç günde bitirdiğimi ve daha sonra bu kadar hızlı okuduğum için kendime kızdığımı hatırlıyorum. Tabii ki daha sonra aynı kitabı defalarca okudum. Şu an kendimi bir Potterhead olarak konumlandırmasam da, filmlerini Alfonso Cuaron’un yönettiği Azkaban Tutsağı ve David Yates’in yönettiği Ölüm Yadigarları’nın ikinci filmi hariç sevmesem de genel olarak seriyi her zaman çok sevdim. Çünkü Harry Potter benim için, bizim için her zaman muhteşem bir kaçış noktasıydı. Gerçeklikten, derslerden, hayattan… Akşam sokakları bırakıp eve dönmek zorunda olduğumuz gerçeklik Harry Potter’la kırılıyordu. Hogwarts’ta olsaydık Ortak Salon’da tıka basa yemek yer, yatakhanemize şöminemizin başına döner, Matematik – Türkçe değil, Karanlık Sanatlara Karşı Savunma – Sihirli Yaratıkların Bakımı çalışırdık. Acaba hangi binada olurduk? Hepimiz o baykuşu, o mektubu bekledik, hepimiz Peron Dokuz Üç Çeyrek’in hayalini kurduk. Benim aklım biraz az çalıştığı için yirmili yaşlarımın başında bile hala arada posta kutuma bakıyordum. Bir yetişkin olduğumu ve bir Muggle olduğumu anlamam için oldukça uzun bir zaman geçmesi gerekti.  Çünkü konu Harry Potter olunca ne kadar büyüsem de bir parçam o ‘’Hoşçakal’’ kelimesini kolay kolay kuramıyor. Bu seriyi bu kadar özel hale getiren ise büyü, bambaşka bir dünya, çatışma ve insanın büyümesi, değişmesi gibi etkenlerin yanında alt metninde barındırdığı muhteşem politik mesaj. Irkçılığa karşı, faşizme karşı, ötekileştirmeye karşı sevgi ve örgütlenmeyle kazanabiliriz mesajı.

Söylediğim gibi belki o yaşlarda çok net anlaşılmasa da JK Rowling dünyadaki milyonlarca çocuğa bir şekilde ırkçılık karşıtlığını aşılamış. Hem de olabilecek en güzel şekilde.

Harry Potter, Safkanlık, Ötekileştirilenler ve Çoğunluğun İyiliği

Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1

Serinin başında ırkçılık kavramıyla bir kelime üzerinden tanışıyoruz. ‘’Bulanık’’ Özellikle Malfoy’un daha sonraki zamanlarda da zaman zaman Hermione’ye kullandığı ırkçı bir hitap. Muggle anne babadan doğmuş büyücüler için kullanılıyor. Harry ve biz bu kelimenin neden kötü olduğunu başta anlayamasak da JK Rowling  seri boyunca bu kelimenin safkan olmayanlar için kullanılan ayrımcı ve faşist bir ifade olduğunu adeta beynimize kazıyor. Harry Potter evreni Voldemort güçten düştüğü dönemlerde başladığı için faşizm esintileri ilk kitaplarda bariz olarak karşımıza çıkmıyor. Malfoy ailesi gibi eski Voldemort sempatizanı ailelerin tavırları, üslupları, diğer ailelere olan küçümser bakışları üzerinden kendisini belli ediyor. Daha sonra seri ilerledikçe Voldemort’un gücü artmaya başlıyor ve Faşizm artık bir noktadan sonra giderek güçlenerek ete kemiğe bürünmüş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Hem de en iğrenç şekilde; kanın saflığı kavramıyla. ‘’Faşistler bir etnik, düşünsel ya da inanç grubunu ezdiklerinde bir sonrakini ezmek için kendilerini güçlendirmiş olurlar. Harry Potter serisinde de da aynen böyle olur. Büyücüler Muggleların “daha aşağı” varlıklar olduğuna karşı gelemezler çünkü baskı her yerdedir. Sokaktaki hedef gösteren boy boy aranıyor fotoğrafları, radyolardan okunan kayıp insanların isimleri, basılan evler, götürülen insanlar, sokakta devriye gezen ve Nazi Almanyası’ndaki SA’lardan farklı olmayan “Kapkaçıranlar’’, koluna ‘’Bulanık’’ kelimesi kazınan Hermione, zorla, baskıyla ve ölüm yiyenlerin kurduğu fikri hegemonya ile-kabul gördükçe ölüm yiyenler daha ileri gitmek konusunda kendilerine daha güvenli hale gelirler. Üstelik devleti de bir araç olarak bunun için kullanmaya başlarlar. Sihir Bakanlığında melezler -iki ebeveyninden biri büyücü ailesinden gelmeyip Muggle bir aileye sahip olanlar- sadece melez oldukları için hakerete uğrayıp yargılanırken, Bakanlığın görevlileri “Mugglelar ne zaman saldırır” adlı ırkçı broşürleri basmakla meşguldür. Umbridge’in kapısının güvenliğini sağlayan Deli-göz Moody’nin gözü her şeyi özetlemektedir aslında. Faşistler her mekanizmayı almakta, ele geçirip, bozup kendi amaçları için kullanmaktadırlar. Ve Voldemort’un gözü herkesin üzerindedir. Artık ölüm yiyenlerin örgütlenmelerindeki temel unsur olan “kan saflığı” temelinde toplumu yeniden örgütleme zamanı gelmiştir.’’

İşin bir başka ilginç tarafı tüm bu faşizanlığın en tepesindeki isim Voldemort. Lord Voldemort’un Muggle nefreti, aslında kendisinin de bir ‘’Bulanık’’ olmasından ileri geliyor. Akli melekeleri pek yerinde olmayan annesi Merope Gaunt, Slytherin’in kalan son akrabalarından birisi. Gaunt’lar Riddle arazisinde yaşarken, Merope Gaunt arazinin sahibi genç Tom Riddle’ı aşk iksirleriyle kendine aşık ediyor. Bir Muggle olan Tom Riddle’dan hamile kaldıktan kısa süre sonra, yaptığı aşk iksirleri etkisini yitirmeye başlıyor ve baba Tom Riddle, Voldemort’un annesini terk ediyor. Annesi ise üzüntüden ölüyor. Annesiz ve babasız olarak, bir yetimhanede büyüyen küçük Tom Riddle, yani bilinen adıyla Voldemort, Muggle’lardan bu yüzden nefret ediyor. Hogwarts’a girdikten bir süre sonra da, babası dahil tüm Riddle ailesini öldürüyor.

Aslında Voldemort ve Ölüm Yiyenleri üzerinden çok basit bir diktatör okuması yapabiliriz. Voldemort Ölüm Yiyenleri dahil hiç kimseye güvenmiyor. En ufak işten,  en büyük soruna kadar her duruma kendi müdahil oluyor ve olayın kendi kontrolünde olmasını istiyor. Çevresindeki Ölüm Yiyenleri’ni asla dinlemiyor. Her zaman kendi bildiğini okuyor. Ölüm Yiyenleri de Voldemort’tan gerçek anlamda ölümüne korkuyorlar. Bir yerden sonra ona olan hissiyatları, yaptıkları yalakalıklar, kraldan çok kralcılıkları sevgi ve saygıdan ziyade korkudan kaynaklanıyor. Voldemort ise oldukça pragmatist biri. Çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapan biri. Yeri geldiğinde hedefine ulaşmak için en yakınındaki yol arkadaşını bile harcamaktan çekinmeyecek bir kontrol manyağı. Büyük ihtimalle çevremizde Voldemort’a benzeyen kim var diye düşündüğümüzde yüzde doksan dokuzumuzun aklına aynı isim geliyor. İşte JK Rowling’in başarılarından biri de bu. Bu dünyadaki faşistleri, diktatörleri uygun bir biçimde yarattığı dünyaya monte etmiş.

JK Rowling’in serideki faşizm anlatısı yalnızca büyücülerin safkanlığı üzerinden gerçekleşmiyor. Örneğin; ilk olarak ikinci kitapta ve filmde karşımıza çıkan Dobby üzerinden tanıdığımız ev cinleri biz küçük yaşlardayken hepimize çok tatlı, garip ve insanlara yardımı dokunan yaratıklar gibi görünüyordu, ancak yetişkin insanlar olarak, hayatlarının aslında ne kadar zor ve travmatik olduğu kafamıza dank ediyor. Daha sonra Ateş Kadehi’nde Dobby’e Winky ve beşinci kitapta da Kreacher ekleniyordu. Tüm bu ev cinlerinin her biri özgürlükleri elinden alınmış, bir çok zulüm görmüş karakterler olarak karşımıza çıkmıştı. Köle olmaya zorlanmış bu yaratıklar, sahiplerinin emirlerine karşı çıkması gereken durumlarda inanılmaz bir şekilde üzülüyordu. Her zaman yaşından olgun davranan Hermione ile E.R.İ.T örgütü nedeniyle çok dalga geçiliyordu, ama şimdi hepimiz Hermione’nin bilgeliğini takdir ediyoruz. Yeri gelmişken belirtmek istiyorum. Çok fazla film, çok fazla duygusal ölüm sahnesi izledim ama Dobby’nin ölüm sahnesi ve özgür bir ev cini olarak söylediği son sözleri ve dostlarının yanında bu hayata veda etmesi beni en çok etkileyen ölümlerden biridir.

Ev cinleri dışında, Umbridge’in At Adamlara ve diğer melez yaratıklara olan tavrı, Lupin’in kurt adam olduğu ortaya çıktıktan sonra işini kaybetmesi ve daha sonra kolay kolay başka bir iş bulamaması, Voldemort’un güçlendiği dönemde Sihir Bakanlığındaki Muggler’ı ve diğer canlıları köle olarak gösteren iğrenç heykel… JK Rowling bu örneklerde olduğu gibi ırkçılığın sadece kanla alakası olmadığını, ötekileştirilenler için de ırkçılığın çok büyük bir sorun olduğunu anlatıyor.

Yine bu seride benim en sevdiğim hikayelerden biri Dumledore’un gençlik hikayesi. Albus Dumbledore, gençliğinin bir döneminde Muggle karşıtı, “Çoğunluğun İyiliği İçin” onların köleleştirilmesi gerektiğini savunan düşüncelere sahip. Dumbledore, erkek kardeşi ve bu faşist fikirlerini paylaşan Grindelwald arasındaki bir sihir düellosu sırasında, Dumbledore’ların hasta kız kardeşi ölünce, Dumbledore yaptıklarından pişman oluyor ve tüm hayatını o yıllarda yaptığı hataları telafi etmeye çalışarak geçiriyor. İşte burası çok ince bir nokta. Seri boyunca muhteşem zannettiğimiz Dumledore bile bir dönem faşizan duygulara kapılmış. Hem de kendince haklı bir sebeple; ‘’Çoğunluğun İyiliği İçin’’ Faşizm siz farkında olmadan bir mikrop gibi kanınıza sızabilir. Faşizm sinsi bir hastalıktır. ‘’Taksim’in her yeri Arap doldu ha’’ diye başladığınız cümlelerinize dikkat edin. ‘’Çoğunluğun iyiliği’’, ‘’Önce biz bir kendi sorunlarımızla, dertlerimizle ilgilenelim’’ gibi kavramlar sizi iğrenç bir ırkçılığın içine sürükleyebilir.

Serinin yazarı JK Rowling seri bittikten sonra politik doğruculuk furyasına kapılıp, Dumledore’un gay olduğu, Hermione’nin siyahi olduğu gibi açıklamalar yapsa da, (Bu arada Dumledore’un gay olmasında ya da Hermione’nin siyahi olmasında tabii ki bir sorun yok. Sorun Rowling’in bu cesur hamleleri kitapta yapmayıp daha sonra politik doğruculuk yapmasında.) yazarın hakkını vermek gerekiyor. Harry Potter serisine baştan sona bir anti – faşizm alegorisi demek çok iddialı olur fakat ortada da bir gerçek var. Harry Potter kitapları anlattıkları maceranın altında, alışılagelmiş soya dayalı sınıflandırmaya karşı verilen bir mücadeleyi anlatıyordu. Tüm seri boyunca soya, safkana dayalı ayrımın ve ötekileştirmenin ne kadar çarpık ve gereksiz olduğunu gördük. Seri bizleri bir şekilde etkiledi. Bundan sonraki jenerasyonların da bu güzel seriyi okumaları gerekmekte. Özellikle Amerika’sından Rusya’sına, Avrupa’sından Türkiye’sine tüm dünyada faşizmin ve ırkçılığın giderek yükselmeye başladığı bu dönemlerde çocukların Harry Potter serisini okuması daha da önemli. En azından şu bir gerçek, Harry Potter serisiyle büyüyen insanlar kendi çocuklarına ‘’Ne o saçma sapan büyülü kitaplar mı okuyorsun?’’ diye bir tavır takınmayacak. Onun yerine belki de kitabı gizli gizli okumaya çalışan çocuğu için ”Lumos” diyerek ışığı açacak. Bu bile bir kazanımdır. Irkçılıktan ve faşizmden uzak bir şekilde, sevgiyle kalın ve Albus Dumledore’un sözlerini unutmayın: “Ne kadar birleşirsek o kadar güçlü, ne kadar bölünürsek o kadar zayıf oluruz.”

Kaynaklar

Mugglenet

Kazanacakbirdunya

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi