İlk gösterimini 74. Venedik Film Festivali’nde yapan ve Charlotte Rampling’e En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Hannah, genç İtalyan sinemacı Andrea Pallaoro’nun ikinci uzun metrajlı filmi. İtalyan sinemasının genel eğilimlerinden uzakta duran ve ülkesiyle sınırlı kalmamaya kararlı görünen Pallaoro, iki filmdir İngiliz ve Amerikan sinemasından tanıdık aktörlerle çalışmayı tercih ediyor; onları ikna etmeyi de başarıyor. Hannah aslında çoktan klişeleşmiş ve hatta neredeyse espri konusu haline gelmiş bir minimalist sinema yapısına sahip. Bu yapı içinde, Rampling’in canlandırdığı Hannah, evlere temizliğe giden yaşlı bir kadın. Fakat bu zarif kadının yaşamına dair her detay, seyircinin kafasında yeni soru işaretleri yaratıyor. Hannah neden bu işi yapıyor? Neden bu yaşında para kazanmak için böylesine çaresiz kalmış? Başına ne gelmiş? Çocukları bile neden ona sırtını dönmüş? Bu sorulara yanıt arıyoruz. Ancak Pallaoro sorularımıza doğrudan yanıtlar vermekle ilgilenir gözükmüyor. Diyalogdan ve aksiyondan mümkün mertebede arındırılmış bir film sunuyor bize. Rampling’in performansı da filmin öyküsü gibi bir kapalı kutu. Çatışmalar, gelişmeler, kilit sahneler hep perdeye taşınmayan, bizden saklanan anlarda cereyan ediyor. Sabır gösterebilirseniz, bu yapıyla Pallaoro’nun varmaya çalıştığı bir yer var. Bir hesabı var. Öyküye, karakterin geçmişine, hali hazırda içinde bulunduğu çıkmaza dair hemen hiçbir şeyi doğrudan göstermeden ya da dillendirmeden, seyircinin boşlukları kendi zihninde doldurabileceği asgari ipucunu yine hiç iz bırakmadan yerleştirmek suretiyle, aslında duygusal etkileri haricinde şahit olmadığımız bir öyküye vakıf olabilmemizi sağlamak. Bir nevi, göstermediği şeyi anlatabilmek. Hannah: Anlatmadan Anlatmak Bir filme böyle yaklaşmak, disiplin ve hesaplılık gerektiriyor. Rampling’in ne kadar ekonomik, az oynamayı seven bir oyuncu olduğunu zaten biliyoruz. Dolayısıyla Pallaoro ile büyük bir uyum içinde çalıştığını, aynı frekansı tutturmakta zorlanmadığını, Venedik’teki basın toplantısında da ifade etmişti usta aktris. Filmin vaat ettiği keşif sürecini zedelememek adına, Hannah’nın mevcut halinin sebeplerini burada izah etmek istemem. Fakat bir noktada cezaevinde kocasını ziyarete gittiğini görüyoruz kadının, her şey de geçmişte işlenmiş suç(lar)a bağlı zaten. Kendi işlemediği ama herkes tarafından göz yummakla, ortak olmakla itham edildiği bir günahın bedelini ödüyor Hannah. Pallaoro bizi darmadağın olmuş bir hayatın içine davet ediyor. Kurduğu yapı da hayatından geriye kalan parçaları yeniden birleştiremeyen, yönünü tayin edemeyen, sanki boşlukta sürüklenen bu kadının halet-i ruhiyesinden farksız. Tabii, seyircisiyle bu kadar az paylaşan bir film ister istemez soğuk, mesafeli bir hal alıyor. Kolay bir seyir tecrübesi değil Hannah. Ve başta da dediğim gibi, şimdiden çok eskimiş ve ilgi çekici olmaktan çıkmış bir minimalist sinema yaklaşımında ustalaşmaya çalışmak ne kadar önemli? Ancak yine de bir sinema egzersizi olarak, izlediğimiz neredeyse hiçbir sahneden öyküye dair somut veriler alamadığımız ama film bittiğinde oldukça trajik bir hikayenin zihnimizde biraraya gelmiş olduğunu fark ettiğimiz böyle bir deneme, şüphesiz amacına da ulaşabilmiş bir deneme, en azından ilgiyi hak ediyor. Kurgusundan ses tasarımına, görüntü işçiliğinden oyuncu yönetimine, kendi seçtiği yolda daha ikinci filminde kayda değer maharet gösteren bir sinemacı var karşımızda. Günümüz İtalyan sinemasında bu ayarda kaç isim sayabiliriz ki?

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Kurgusundan ses tasarımına, görüntü işçiliğinden oyuncu yönetimine, kendi seçtiği yolda daha ikinci filminde kayda değer maharet gösteren bir sinemacı var karşımızda.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
65

İlk gösterimini 74. Venedik Film Festivali’nde yapan ve Charlotte Rampling’e En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Hannah, genç İtalyan sinemacı Andrea Pallaoro’nun ikinci uzun metrajlı filmi. İtalyan sinemasının genel eğilimlerinden uzakta duran ve ülkesiyle sınırlı kalmamaya kararlı görünen Pallaoro, iki filmdir İngiliz ve Amerikan sinemasından tanıdık aktörlerle çalışmayı tercih ediyor; onları ikna etmeyi de başarıyor. Hannah aslında çoktan klişeleşmiş ve hatta neredeyse espri konusu haline gelmiş bir minimalist sinema yapısına sahip. Bu yapı içinde, Rampling’in canlandırdığı Hannah, evlere temizliğe giden yaşlı bir kadın. Fakat bu zarif kadının yaşamına dair her detay, seyircinin kafasında yeni soru işaretleri yaratıyor. Hannah neden bu işi yapıyor? Neden bu yaşında para kazanmak için böylesine çaresiz kalmış? Başına ne gelmiş? Çocukları bile neden ona sırtını dönmüş? Bu sorulara yanıt arıyoruz.

Ancak Pallaoro sorularımıza doğrudan yanıtlar vermekle ilgilenir gözükmüyor. Diyalogdan ve aksiyondan mümkün mertebede arındırılmış bir film sunuyor bize. Rampling’in performansı da filmin öyküsü gibi bir kapalı kutu. Çatışmalar, gelişmeler, kilit sahneler hep perdeye taşınmayan, bizden saklanan anlarda cereyan ediyor. Sabır gösterebilirseniz, bu yapıyla Pallaoro’nun varmaya çalıştığı bir yer var. Bir hesabı var. Öyküye, karakterin geçmişine, hali hazırda içinde bulunduğu çıkmaza dair hemen hiçbir şeyi doğrudan göstermeden ya da dillendirmeden, seyircinin boşlukları kendi zihninde doldurabileceği asgari ipucunu yine hiç iz bırakmadan yerleştirmek suretiyle, aslında duygusal etkileri haricinde şahit olmadığımız bir öyküye vakıf olabilmemizi sağlamak. Bir nevi, göstermediği şeyi anlatabilmek.

Hannah: Anlatmadan Anlatmak

Bir filme böyle yaklaşmak, disiplin ve hesaplılık gerektiriyor. Rampling’in ne kadar ekonomik, az oynamayı seven bir oyuncu olduğunu zaten biliyoruz. Dolayısıyla Pallaoro ile büyük bir uyum içinde çalıştığını, aynı frekansı tutturmakta zorlanmadığını, Venedik’teki basın toplantısında da ifade etmişti usta aktris. Filmin vaat ettiği keşif sürecini zedelememek adına, Hannah’nın mevcut halinin sebeplerini burada izah etmek istemem. Fakat bir noktada cezaevinde kocasını ziyarete gittiğini görüyoruz kadının, her şey de geçmişte işlenmiş suç(lar)a bağlı zaten. Kendi işlemediği ama herkes tarafından göz yummakla, ortak olmakla itham edildiği bir günahın bedelini ödüyor Hannah. Pallaoro bizi darmadağın olmuş bir hayatın içine davet ediyor. Kurduğu yapı da hayatından geriye kalan parçaları yeniden birleştiremeyen, yönünü tayin edemeyen, sanki boşlukta sürüklenen bu kadının halet-i ruhiyesinden farksız.

Tabii, seyircisiyle bu kadar az paylaşan bir film ister istemez soğuk, mesafeli bir hal alıyor. Kolay bir seyir tecrübesi değil Hannah. Ve başta da dediğim gibi, şimdiden çok eskimiş ve ilgi çekici olmaktan çıkmış bir minimalist sinema yaklaşımında ustalaşmaya çalışmak ne kadar önemli? Ancak yine de bir sinema egzersizi olarak, izlediğimiz neredeyse hiçbir sahneden öyküye dair somut veriler alamadığımız ama film bittiğinde oldukça trajik bir hikayenin zihnimizde biraraya gelmiş olduğunu fark ettiğimiz böyle bir deneme, şüphesiz amacına da ulaşabilmiş bir deneme, en azından ilgiyi hak ediyor. Kurgusundan ses tasarımına, görüntü işçiliğinden oyuncu yönetimine, kendi seçtiği yolda daha ikinci filminde kayda değer maharet gösteren bir sinemacı var karşımızda. Günümüz İtalyan sinemasında bu ayarda kaç isim sayabiliriz ki?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi