Ferzan Özpetek’in ilk uzun metraj filmi olma özelliğine sahip olan Hamam, 1997 yılında yaratılmış olan bir içsel dinamik yolculuğunun buğulu halidir. Filmin açılışı yönetmenin kamerasının merkezi olacak olan İtalya’da gerçekleşir. Yönetmenin filmlerindeki rotanın ilk filminden belli olması Özpetek’in ruhunun artık kamera ile birleşmiş olduğunu izleyiciye gösterir cinsten. Özpetek’in ilk filmi olan Hamam yönetmenin zihninde dolanan birçok ögeye aynı anda yer verirken, şu an sonraki işlerini izlemiş gözler için de bir alt yapı hazinesi olarak kendini gösteriyor. Filmin ana karakteri olan Francesco İtalya’da yaşayan ve çevresinde alan içerisinde kendini tanımlamış olan bir adamdır. İş yerinde kendine ait alanı olan ve bu alan içerisinde hakimiyeti olduğu her şeyi elinin altında tutup kendi çatısı altında gerçekleştirmek isteyen bir adam olan Francesco evi ve karısı ile olan ilişkisi içerisinde ise bunun tam tersini hissetmeye mahkum edilmiş bir hırsız gibidir. Birinin hayatını çalmış gibi hayatını üzerine oturtmaya çabalayan Francesco evin kaybolan evcil hayvanı ile olan iletişiminde dahi bir alan yaratmaya çabalamaktadır. Ancak yaratmaya çabaladığı veya amaç edindiği her bir olgu evin içerisindeki kaos içerisinde kendini yok etmekte ve giderek Francesco için bir mezar haline gelmektedir. Bu durum içerisinde Francesco teyzesinin öldüğünün haberini alır ve bu haber Hamam’ın sekanslarında olduğu gibi Francesco’nun tüm hayatının içerisine yavaş yavaş girer ve bir kumarbazın iskambil kağıtlarını birbirine karıştırması gibi adamın hayatı bilinmezliğin ışıltısındaki atlıkarıncanın bir midillisi haline dönüşür. Francesco’nun teyzesi Anita’nın ölüm ve miras haberi ile beraber Francesco Türkiye’ye gelir ve filmin kopma noktaları kendini göstermeye başlar.

Hamam İtalya’dan Türkiye’ye gelen ve bu düşüncesiz eylem ile vazgeçilmez bir kökün kurbanı olan bir adamın hikayesi iken bu hikayenin içerisinde Özpetek ruhunda olan birçok konuyu ışığın ve gölgenin içerisinde ekrana yansıtmaya çalışmıştır. Bu arzu ile yanıp tutuşan yönetmen daha sonra filmlerinde sık sık göreceğimiz yemek masasının birleştirici ve ayrıştırıcı gücünü Hamam’da ortaya çıkarırken aynı bireye aşık olan iki kardeşin veya aşkı ile yaşadığı hayatı arasında kalan bireyin hayatını Hamam’da işlemiş ve daha sonra farklı filmlerinde bunları bir kez daha hayat ve sinema ile yoğurmuştur. Ancak Özpetek ruhundaki yıldızları filmi ile buluştururken Hamam’ın içerisinde büyük bir kara delik meydana getirmiştir. Oryantalizm üzerinden birçok kabusun ortaya çıktığı Hamam, her ne kadar 90’lı yılların ruhunu taşıyor olsa da izleyicinin gözlerinden ve kulaklarından kırmızı yaşın akmasına neden olacak olguları içinde bulundurmaktadır. Eril aile yapısı içerisinde kadın, evlilik, gelenek, güç gibi kavramları film birçok noktada kırmak için uğraşsa da aslında çoğu yerde bu noktayı göz çıkarmak ile eylemleştirmiş gibi durmaktadır. Oryantalist noktanın yani Türkiye’de geçen bir filmde bütün Türkiye etiketlerini kullanmanın yanında bir de eril toplum yapısına karşı açılan acemice görsel savaş olunca Hamam büyük bir boşluğun içerisinde yer almaktan kaçamamıştır. Örneğin kadınları içki içerken göstermek veya bir şirketin başındaki patron olarak temsil etmek Türkiye’de kadının kalıplardan uzak olduğunu göstermeye çabalarken; mahalle içerisinde temsil edilen kocasına yemek yapmak ile yükümlü olan ve her ne kadar okusa da yirmi yaşında evlenmesi ve çalışmaması en doğru olan erillik içerisinde maç izlerken özgürlüğünü ortaya çıkarabilen kadın figürlerinin baskın temsilleri filmin beceriksizliğini izleyiciye yansıtmaktadır.

Francesco’nun İstanbul’a gelmesi ile beraber bir İtalyan erkeğinin Türkiye ile tanışması başlar filmde. Francesco’nun özgür olma iteği ile çatışan hayatındaki hakimiyet kurma ve hakimiyet kurulma noktaları onun ruhunu boğmuştur ve nefessiz bırakmıştır. Francesco’nun dar sokaklarda gezmesi ve her sokağın sanki birbirinin aynısıymış gibi bir grilikte sonsuzluğa uzanması ile beraber izleyici Francesco’nun ruhunun derinliklerindeki kaosun ve aynı zamanda ruhsuzluğun bir somutlaştırılmış patikasını izler. Bu ruhsal gezinti içerisinde Francesco ruhunda yatan arzulardan bazıları ile karşılaşır. Bunlar bir İtalyan mimarın yapmış olduğu anca Francesco’nun istekleri gibi yıkılan bir evdir veya Francesco’nun yardım çığlıklarına benzer bir çığlık atan adamın yakarışları ve onun gizli arzularını ortaya çıkaracak müziğin geldiği sıcaklığın mekanı hamamdır. Francesco’nun bir hamam ile karşılaşması ile buğunun içerisinde artık özneler ve öznelerin dinamikleri yer değiştirmeye başlar. Anita’dan kendisine bir hamam kaldığını öğrenen Francesco hayatının hakimiyet alanında sadece kendisi olacak şekilde bir hikaye oluşturur ve bu hikayede kendisinin mutluluğu için eylemlerini gerçekleştirmeye başlar. Artık İstanbul’a yerleşmiş olan Francesco Anita’nın beraber evini paylaştığı Türkiyeli aile ile vakit geçirmeye, hamamı onarmaya ve kendini bulmaya başlar.

Yıkık Bir Hamam İçerisinde Değişen Ruhlar

hamam-filmloverss-1

Francesco artık ‘onlardan’ biri olmaya başlamıştır. Filmin içerisindeki yavaş adımların izleyici tarafından takip edilmesi sonucu Francesco’daki değişim fark edilmeyecek bir ivme içermektedir. Batı’nın adamı Doğu’nun içerisine düştüğü anda büyük bir tepkiye bürünmüştür ve bu tepkinin oryantalist eril bakış açısı ile harmanlanması ile izleyici karşısında temsili gerçekleşmiştir. Ancak yavaş yavaş Francesco’nun insanları tanıması ile yönetmenin büyük bir hata içeren söylemi kendini göstermiştir; ‘tanıyınca seversiniz’. Bu tanıma eylemi ile beraber artık toplumun dayatmış olduğu tüm eril ve heteroseksist görüşler Türkiyeli ile özdeşlemiş ve bunda bir sakınca görülmemiştir çünkü bu insanlar böyle mutludur ve böyle iyidir. Özpetek yaratmış olduğu masalda cam ayakkabıya sığmak için ayaklarını kesen üvey kardeşlerin söylenmemiş hikayeleri gibi Türkiye için de birçok olguyu söylememeyi tercih etmiş ve bu tercih ile mutluluğun masalında bir tablo yaratmayı başarmıştır. Francesco’daki değişimin fark edilmesi ise Francesco’nun karısının İtalya’dan gelmesi ile yaşanır ve artık filmin yeni bir Batılısı vardır. Francesco’nun karısı Marta’nın eve gelmesi ile beraber artık arkadaşlığın, ailenin, toplumun ve geçmişin hikayesi yavaş yavaş aşka ve tutkuya doğru dönmeye başlar. Anita’nın tek aşık olduğu adamın yasak elması olması ile beraber başladığı hayat artık Francesco’nun hayatı olmuştur ve Anita’nın da söylediği gibi buğular bedenleri gevşettiği gibi gelenekleri de gevşetip esnetebilir.

Osman’ın evinde artık arzular ve dürtüler kendini göstermeye başlamıştır. Osman’ın kızı Füsun Francesco’nun ilgisini üzerinde hissetmek istemektedir. Bununla beraber Marta ise bu isteğin farkında ve kendi boşanma isteği ile kocasının arzusuna da tekrar sahip olma ve onu paylaşmama hırsının içerisindedir. Özpetek Türkiye Sineması içerisinde yapmak istediği marjinal tasviri oluşturmadan önce heteroseksüel düzlem içerisinde bir senaryo oluşturmuş ve yapmaya amaçladığının şok etkisini belki de arttırmaya çabalamıştır. Çünkü izleyici Marta’nın gözlerinden Francesco’yu ve Osman’ın oğlu Mehmet’i sevişirken görmesi o an için bir şok etkisi yaratma amaçlıdır çünkü Francesco orada bir kadınla beraber olmalıdır. Hamam içerisindeki homo erotik egzotik hava ile beraber yaratılmış olan bu masal aslında çok da sürpriz bir gelişme değildir. Yönetmen belki de kendi deneyimlerini yansıttığı için filmde çok başarılı bir kaçamak alan yaratmıştır. Belki de ancak deneyimleyen gözlerin yakalayabileceği bu kaçamak alan ile Özpetek filmindeki kötü noktaları unutturabilecek muazzam bir tını yakalamış ve masalını taçlandırmıştır. Filmde Francesco Mehmet ile takılmaya başladıkça dar sokakların griliğinden kurtulmuştur ve bir gün denizin maviliği ve sonsuzluğu içerisinde Mehmet ile tutkularını sadece bir bakış ile paylaşmıştır. Bu grinin maviye dönüştüğü duvarsızlık içerisinde artık Francesco’yu çoğu kez gördüğümüz ve onun olduğunu bildiğimiz Özpetek’in takıntısı olan kırmızı gömleği Mehmet giymeye başlamıştır ve hamam içerisindeki ruhun kapısının açıldığı o kutsal anda Mehmet’in taktığı kolyeyi Francesco boynunda taşımaktadır. Bu asla gözler önüne serilmeyen ama bir aşkın parmak uçlarında hissedilmesini sağlayan noktalar ile Özpetek bir homo erotik masalın temsiline imza atmıştır.

Kadrosunda Alessandro Gassman, Francesca d’Aloja, Halil Ergün, Şerif Sezer, Mehmet Günsür ve Basak Köklükaya’yı bulunduran Hamam bir değişim hikayesi olarak karşımıza çıkar. Herkesin değiştiği bir hikaye içerisinde izleyicinin duyguları da onu değiştirmeye yetecektir. Yaşam ile ölüm arasındaki kırmızının ateşi içerisinde aşkın ne olduğunu düşünen izleyici bir tutkunun birlikteliğini hissederken bir anda da hayata olan aşk içerisindeki rüzgarın nefesini de hissedecektir. Marta’nın bir soluk ile kendini yeniden yaratması içerisinde film baştan yaptığı hataları da bir şekilde yok etmeye çabalayacaktır izleyici gözünde. Hamam benim gözümde bir masaldan ibaret ancak her zaman masalların eksik ve yapmacık olduğunu savunmuyorum. Hamam ilk başta izleyiciyi iten bir atmosfere sahip ve bu özelliği ile aslında bir aşkın temsili gibi çünkü aşkın kırmızısı her zaman sizi kendisine çekmez bazen sadece sizi iter. Bu itme gücü ile başlayan Hamam benim bakış açımda oryantalist, sığ görüşlü ve belki de cinsiyetçi bir şekilde tasvirlerini oluştururken aşkın kendini tutku ile el ele ortaya çıkarması filmi başka bir noktaya taşıyor. Yaşanılan kırılmalar ile beraber Özpetek’in elindeki Hamam eksik ve hatalı yönlerini bir nebze de olsa düzeltiyor ve inanılası bir masalın rüzgarını taşıyor. Marta’nın sonunda denizi kucaklaması ile son bulan film Francesco’nun ruhunu da ve onun maviliğini de beraberinde getiriyor. Tartışılması gereken birçok nokta olduğunu kabul etsem de belki de bazen en büyük sorunun sadece tartışma odağında kalan zihinler olduğunun düşüncesini öne sürüyorum ve masalın tadını çıkarmak ve ondan korkmak için sıcağı kucaklayıp buharı içinize çekmek için sizi Hamam’a davet ediyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi