Nisan ayında haksız yere eleştirilen 7 filmlik bir dosya hazırlamıştık. Bu dosya sizler tarafından büyük ilgi gördü, açıkçası bizim için de hazırlaması keyifli olduğu kadar, hakkı yenen filmleri  savunmak da bir o kadar değerli oldu. Sizin de savunmak istediğiniz filmler var ise veya bizim savunduğumuz filmler hakkında olumlu/olumsuz düşünceleriniz var ise yorumlarınız bekliyoruz. 

Film Avukatı Bölüm 2

Detention

Metascore: 45

Rotten Tomatoes: %38

detention-filmloverss

Yazar: Ekin Can Göksoy

Gençleri öldüren bir seri katil yeterince klişe, peki bir filmdeki seri katili taklit eden bir katil? Bu filmin içinde klişe olmayan yahut bir saygı duruşu içerisinde de olsa çiğleşmeyen hiçbir hikaye yok. Fakat tüm bu klişe ve referansların kombinasyonu ile takip etmesi insanı çıldırtan ve tamamıyla eğlence yüklü bir yolculuk haline dönüşüyor Detention. 80’ler ve 90’lar korku/bilimkurgu filmlerine derin bir saygı duruşunu barındıran ancak bunları en olmayacak şekilde ve yoğunlukta harmanlayan Detention, aptalca yahut tamamıyla klişelere dayanan bir hikaye olmakla suçlandı. Fakat film korku ve bilimkurgu hayranları için bulunmaz bir fırsat. Bir tek korku ve bilimkurgu filmleri de değil üstelik. Ciddi bir biçimde John Hughes gençlik filmleri göndermeleri ile de bezeli. Zaten adı “Detention” yani okulda cezalı olarak kalan birkaç genci anlatması bakımından The Breakfast Club’a fena halde benziyor (bir yere kadar!). Scream serisi, Cronenberg’in The Fly’ı ve tahmine edemeyeceğiniz kadar çok benzeri referansla, neredeyse Rick and Morty tadı alabileceğiniz bir yapım.

Muse’un parodi klibi Knights of Cydonia’nın da içinde bulunduğu bir dizi klibi yönetmiş Joseph Kahn imzalı Detention, hakkı yenmiş bir saygı duruşu. Özellikle 80’ler veya 90’lar sinemasına hayran olanlar için kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Aslına bakarsanız kendi kendiyle dalga geçen bir film için biraz da karmaşık bu yüzden birkaç kere izlemekte hem fayda var – çünkü her seferinde yeni bir şey fark edeceksiniz – hem de yaşattığı eğlenceden ötürü defalarca izlenebilecek bir seyirlik.

Only God Forgives

Metascore: 37

Rotten Tomatoes: %41

only-god-forgives-filmloverss

Yazar: Gizem Çalışır

Drive ile harikalar yaratan ve bizleri sinemanın mucizesine bir kez daha inandıran Nicolas Winding Refn; aksiyon ve şiddet dolu bir intikam hikayesini odağına aldığı ikinci filmi Only God Forgives ile hayran kitlesini ikiye bölmüş, kimi filmi çok severken kimi de nefret etmişti. Hatta film Cannes prömiyerinde seyirci tarafından da yuhalanmıştı. Çoğunlukla filmin sembolik anlatımından ve aşırı estetize görselliğinden rahatsız olan seyirci kitlesinin neden böyle düşündüğünü anlamak elbet zor değil; zira Refn’in bir sonraki filmi olan Neon Demon da benzer sebeplerden dolayı büyük eleştiriler aldı. Bendeniz ise Refn’in odağına aldığı bu şiddetle bezeli intikam hikayesinin sinematografik anlatım biçimiyle son derece uyumlu olduğunu düşünenler kafilesindeyim. Biçim-içerik uyumunun son derece hassas bir titizlikle sergilendiği Only God Forgives; film dili ögelerinden olan dekor, mizansen, renk ve ışık kullanımını hikaye örgüsüyle harmanlamayı başararak nev-i şahsına münhasır bir seyir deneyimi yaşatıyor.

Annesinin isteği üzerine babasını öldüren (tipik bir ödipal giriş) ve sonrasında Bangkok’a kaçan ve orada işlettiği dövüş kulübünü paravan olarak kullanarak uyuşturucu ticareti yapan Julian, abisini öldüren ‘Tanrı/Şeytan’dan intikam almaya karar verir. Oysa Julian’ın abisi küçük bir yaştaki kıza tecavüz edip öldürdüğü için ürkütücü ve soğuk görünümlü bir polis amiri olan Chang tarafından ölümle cezalandırılmıştır. Bu noktada suç, adalet ve ahlak kavramlarını birbirleriyle iç içe geçirerek, kırmızı ve mavi renklerinin nefes kesici kullanımıyla intikamın karanlık ve kasvetli atmosferini iliklerimizde hissettiren Refn; zengin, beyaz ve işgalci Batı’yı Doğu’nun kılıcından geçirir. İnançsal bir öfkenin dışavurumuna dönüşen imajlarıyla Eyes Wide Shut’tan sonra kendine bir kez daha hayran bırakan görüntü yönetmeni Larry Smith ise Only God Forgives’in önemli detaylarından biridir. Umudun olmadığı yerde görkemli kaybedişlere kucak açanlara gelsin.

The Exorcism of Emily Rose

Metascore: 46

Rotten Tomatoes: %45

exorcism-of-emily-rose-filmloverss

Yazar: Utku Ögetürk

The Exorcism of Emily Rose, 2010 sonrası en beğenilen korku filmlerinden Sinister (2012) ve son yılların en iyi çizgi roman uyarlamlarından Doctor Strange’i çeken Scott Derrickson’ın ilk uzun metraj kurmacası. Emily Rose (Jennifer Carpenter) isimli genç bir kadının ruhunun, şeytan tarafından ele geçirilmesini konu alan film, The Exorcist’ten bu yana her yıl onlarca kez denen şeytan çıkarma filmi formülünü başarıyla uygulayabilen ender filmlerden. Meseleyi, sadece seyirciyi korkutmaktan çıkartarak yaşanmış bir olayı mantık çerçevesinde bir senaryo ile daha tutarlı bir düzleme oturtmayı başaran Scott Derrickson bunu, -filmin senaryosunu  Paul Harris Boardman ile birlikte yazdı- korku filmlerinde karşılaşmaya hasret kaldığımız etkileyici bir sinematografi ile güçlendirerek korku janrının, doğru ellerde ne denli kuvvetli bir sinema deneyimi olacağını gösterdi. Özellikle, filmde yer alan son şeytan çıkarma sahnesini göz önüne alacak olursak, film türdeşlerinden neden ayırdığımı daha iyi anlayabiliriz. 

Film hakkında yazılan eleştirilerin birçoğunun film hakkında kötücül yorumlara sahip olması ise, tam bir skandal. Gişe odaklı her korku filmini kötü kabul eden bir üstten bakış, janrın hakkını yemeye son derece müsait bir ortamın oluşmasını sağlıyor. Oysa, Sinister ile ne denli yetenekli bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Scott Derrickson’ın gelecekte yapacağı işler daha The Exorcism of Emily Rose’dan belliydi.

 

Terminator 3: Rise of The Machines

Metascore: 66

Rotten Tomatoes: %70

terminator-3-rise-of-machines-filmloverss

Yazar: Batu Anadolu

James Cameron’ın ikinci filmden sonra “işim bitti” dediği Terminator serisinin 12 yıllık aradan sonra 2003 yılında yeni bir filme kavuşmuş olması, zamanında heyecandan çok tedirginliğe yol açmıştı. Yönetmenliğini Jonathan Mostow’un üstlendiği film, Arnie’yi T-800 olarak geri döndürse de kimseye yaranamadı. Verdiğimiz puanlardan anlaşılacağı üzere aslında eleştirmenlerin bir kısmı filmi tamamen yerin dibine sokmadılar ama özellikle serinin hayranları, uzunca bir süre ona daha kötü bir paye yüklediler: Hatırlamak bile istemediler. Peki Terminator 3 o kadar kötü bir film miydi? Bana göre hayır. Elbette ki günahları vardı ama Salvation ve Genisys gibi devam filmleri düşünüldüğünde aslında masum bir çabanın ürünüydü. Terminator 3’ün en başarılı yanı ise, serinin tek “John Connor filmi” olmasıydı.

21. yüzyılda makinelere karşı oluşturulan direnişe liderlik yapan Connor’ı doğru düzgün ele alan başka bir Terminator filmi izleyemedik. İlk iki filme Terminator ile Sarah Connor damga vurdu, son iki filmdeyse Connor tabir-i caizse harcandı. (Christian Bale’e rağmen!) T3 ise kahramanımıza sahici bir arka plan sunuyor ve belki de ilk kez onu anlamaya çalışıyordu. Kıyamet Günü’nün gelmemesiyle hayatını ve kaderini sorgulayan Connor ile o lanetli gün geldiğinde nasıl liderlik edeceğini bilemeyen Connor arasındaki iç çatışma, filmin dramatik yönünü güçlendiriyordu. Yüksek bütçesini daha çok takip ve çatışma sahnelerine harcayan T3’ün gerçekçi bir arka plan kurma çabası başarılıydı. Arnold Schwarzenegger yaşına rağmen fiziksel olarak güçlü bir dönüş yapıyor ve mizahi ögeler de karakterine tam oturuyordu. Filmin kötü karakteri T-X, T-1000’in de üzerinde olan özelliklerine karşın biraz kolay lokma olsa da serinin ilk kadın Terminator’ü olarak bir fark yaratıyordu. John ile gelecekteki eşi Kate Brewster’ün bir araya gelmeleri ile seri, sonraki filmlere önemli bir miras bırakıyordu. Evet, mantık hataları ve boşluklar yok değildi ama zamanda yolculuk temasına Terminator filmleri aracılığıyla baktığımızda defoları görmemek mümkün değildir. En basitinden geçmişe Terminator yollama ve Connor ailesinin kökünü kazıma teması, sonsuza kadar sürebilecek ve farklı zamanları kapsayabilecek bir konseptken Sarah Connor’un büyük büyük dedesini 19. yüzyılda öldürmek daha mantıklı değil midir? Tabii bu günahları tek başına T3’ün sırtına yüklemek haksızlık olur. İlk iki filmin gerisinde olsa da Terminator 3; başarılı bir aksiyon filmi olmanın ötesinde serinin küçük nüanslarına hakim ve hikaye yönünden kilit öneme sahip bir eser. Her şeyi geçtim; Connor’ın Crystal Peak’ten ilk yardım çağrılarına cevap vermeye başladığı sahnede duygulanmamaya imkan var mı?

Valhalla Rising

Metascore: 61

Rotten Tomatoes: %71

valhallarising-filmloverss

Yazar: Serdar Durdu

Yakın zamanda Hollywood’un kanatları altında çektiği Drive ve The Neon Demon ile geniş kitlelere ulaşmayı başaran Nicholas Winding Refn’in yükseliş dönemini imleyen epik draması Valhalla Rising, yönetmenin deneysel sularda yüzdüğü ve sırtını simgesel anlatıma dayadığı, ne olup bittiğini idrak etmenin ve yorumlamanın oldukça zorlayıcı bir edime dönüştüğü filmlerdendi. İşte bu zorluk seyirciyi filmden uzaklaştırdı ve Valhalla Rising çoğunlukla olumsuz eleştiriler aldı. Refn’in yapmaya çalıştığı şey anlaşılmadı. Bu film ne anlatıyor veya en basit şekliyle konusu yok diyerek vuranlara, biçimci üslubuyla deneysel bir epik film çeken yönetmenin, Paganların söylemleri ve Hristiyanlığı kabul eden Vikinglerin eylemleri üzerinden bir Hristiyanlık eleştirisine soyunduğunu söyleyerek cevap verelim.  Hristiyanlığın Avrupa’da yayılmaya başladığı ve Paganlarla savaşın sürdüğü bir 11. yüzyıl portresi çizen Renf, filmin merkezine Tek Göz adlı dilsiz bir savaşçıyı yerleştiriyor. Ana karakterimiz Tek Göz’ün neyi\kimi simgelediğinin belirsizliği veya seyircinin özdeşleşeceği klasik bir epik film kahramanı olmamasından filmin sürreal yapısına ve yönetmenin kendine has anlatısına kadar neresinden bakarsak bakalım, seyircisini kışkırtan, düşünmeye zorlayan bir sanat eseri var karşımızda. Büyük oranda bir atmosfer filmi olan ve bu hususta fikir birliğine varılan Valhalla Rising’in az önce bahsettiğimiz noktaları sevilmemesinde etkili ancak filmi türdeşlerinden ayıran ve farklı kılan da bu özellikleri aslında.

Stepford Wives

Metascore: 42

Rotten Tomatoes: % 26

stepford-wives-filmloverss

Yazar: Zeynep Pınar Uçar

“Konuşmak yok, alışverişe devam!” Ira Levin’in 1972 aynı isimli romanından William Goldman tarafından uyarlanarak Bryan Forbes’un yönetmenliğinde 1975’te çekilen Stepford Kadınları, 2004’te bu kez Paul Rudnick’in yazdığı senaryosu ile, Frank Oz’ın gözünden bir kez daha hayat buldu. Film, 1975 yılı yapımına göre daha satirik bir dile sahipti. Filmin sahip olduğu abartılı iğneleyici komedi tavrı, olayların absürtlüğünü korku ile seyirciyi uzaklaştırarak değil de, anormalliği işaretleyip adeta dalga geçerek yansıtıyor. Zira, bu insan yapımı ütopik distopyada erkek ve kadın cinsiyetleri arasında oldukça keskin bir sınır var; erkekler ezilmişliklerini bastırmaya çalışan güç sarhoşları ve kadınlar kusursuz bir şekilde dizayn edilmiş birer oyuncak bebek. Film, keskin bir şekilde çizdiği bu sınır üzerinden baskı düzeni yanlısı erkeklerin güç illüzyonu ardında saklamaya çalıştıkları pasif ve ezilmiş kimliklerini gözler önüne seriyor. Robotların ve teknolojinin filmdeki abartılı rolü eleştirilenler arasında, ancak bana kalırsa böylece, ürünleştirilmiş sentetik kadın profilinin akıldışılığını vurguluyor ve izleyicisine bu ‘rüya’nın 1950’lerden kalma içi boş bir satış tekniğinden başka bir şey olmadığını hatırlatıyor. O yılların ev robotu olmaktan son derece memnun olan kadın profilini çizen reklamlarından kesitler sunan açılış sahnesi de, filmin bu düşüncesini doğruluyor. 2004 yılı yapımı film, orijinalinde yer alan siyahi çiftin yerine eşcinsel bir çifti koymasıyla eleştirildi, ancak filmin bu hareketi ile 21.yüzyılda ‘mükemmel’ bir dünyada siyahi bir çifte yer verilmediğini, eşcinsel bir çifte ise cinsiyet kalıplarına uydukları sürece belki yer verebileceğini belirterek yaratılan sentetik ve plastik dünyanın anormalliğini ve kasten içerdiği eksiklerinin sığ ve nefret dolu fikirlerden kaynaklı olduğunu vurguladığı da söylenebilir. Bu sentetik dünyanın yaratıcısını bir kadın olarak gösterdiğinde ise film, erkek egemen geleneksel bir dünyada kadınların kendilerine dayatılan cinsiyet kalıplarını normal olarak algılayarak kabullenme hissi içerisinde kaybolmalarını ele alıyor. Stepford Kadınları, cinsiyet rolleri arasındaki zamanın bir türlü yenemediği dengesizliği işlerken kadınlara dayatılan kabullenme hissini de fark ediyor ve seyircisini değişen zamanın gerisinde kalmış hissettirerek eleştiriyor, çok da iyi yapıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi