Allah bu dağları yaratırken, dağlar ağlamış, hem de çok ağlamış.

“Bize kim bakacak demiş?

Bizi bu kadar karlı, bu kadar ıssız yaratıyorsun.

Hiç kimse gelmez bu dağlara demiş.”

Allah dağlara bizleri göstermiş, demiş ki, “bunlar çaresizdir, hiç çareleri yoktur.

Bunlar burada oturur size bakar.” demiş.

Böyle diyordu Ramazan yanı başında duran öğretmene önünde çepeçevre uzanan ıssız karlı dağları gösterirken. O karlı dağlar ki, hoyratlığı, aman vermezliğiyle Pir köyünün insanlarını acımasız bir kaderciliğe iten, soluksuz kış gecelerinde çocuklarını onlardan birer ikişer alan.  Buna rağmen insanlar, doğanın hoyratlığıyla baş etmeyi öğrenir, kendilerine bir yaşam kurarlar,  onu denetimlerine alamasalar da onunla hemhal olurlar. Hakkâri’de Bir Mevsim aynı coğrafyanın farklı insanlarını tek bir zaman-mekânda buluşturur, farklılıklardan ortak bir hikâye yaratır. Ferit Edgü’nün otobiyografik özellikler taşıyan romanı, Erden Kıral’ın başarılı uyarlamasıyla sinemaya kazandırılır. Senaryoya Onat Kutlar’ın imza atmış olması, metnin gücünü daha üst seviyeler çıkarır. Öyle ki film, Türkiye sinemasının en özgün yapıtlarından biri olur. Yalın anlatımı, usulca fısıldayan çığlığı, dokunduğu temanın uzun soluklu güncelliği, onu her zaman karşılığı bulunabilecek bir yere oturtur. Hakkâri’de Bir Mevsim, bir köy evreninden bir coğrafyanın hikâyesini anlatır.

Ferit Edgü, yaşamından izler taşıyan romanında bir deniz kazası sonucu hiç bilmediği diyarlara gelen bir denizcinin hikâyesini anlatır. Deniz kazası, sürgünlüğü ya da mecburiyeti gizlemek adına kullanılan bir metafordur. Kazazede, bir sürgündedir esasında, kendi iradesi dışında bilmediği uzak diyarlara gelmiştir; “Hak kentinin, Pir köyündedir”. Bilmediği, tanımadığı insanların arasındadır. Daha önce hiç duymadığı bir dili konuşur insanlar. Bilmediği bir kültür, deneyimlemediği bir yaşam vardır. Bu durumu başta yadırgasa da ondan kaçmaz, “Onlara dilimi öğretmek yerine onların dilini öğrenmeyi, onların dilinden konuşmayı denedim.” diyerek yeni yaşama uyum sağlamaya koyulur. Muhtarla anlaşmaya varıp köyün çocuklarına öğretmenlik yapmaya başlar, bir yandan dil öğrenir öte yandan dil öğretir. Ortak yaşamın ilk taşları böylece döşenir. Kaldığı uzun kış mevsimi boyunca yeni yaşama giderek uyum sağlayan kazazede, kaybettiği aidiyet bağlarını yeniden kurar. Yeni yaşam yoklukları, sunduklarıyla bir yüzleşme ve değişim imkânı sunar. Karlar eridiğinde köye gelen müfettiş artık “özgür” olduğunu söyler, okulu kapatıp gidebilecektir. Nihayetinde “her şeyin bir sonu vardır, sürgünlüğün, hastalığın, mapusluğun bile”.

Roman boyunca aynı zamanda anlatıcı olan ana karakterin ismi geçmez, “o”, bir sürgün, bir kazazede, denizci ya da öğretmendir. Kendisi de tam olarak ne olduğunu bilmez, bir kimlik karmaşası olduğu aşikârdır. Geldiği köy kimliğini yeniden inşa etmesinde bir nevi aracı rolü üstlenir, yaşadığı deneyim sonunda zihninde bazı şeyler berraklaşır. Yeni bir yolculuk eşiktedir.

hakkaride-bir-mevsim-filmloverss

Hakkari’de Bir Mevsim: “Bitmek Bilmeyen Acı Gibi, Bir Yalnızlık Gibi”

Hakkari’de Bir Mevsim’in filme uyarlaması metne bağlı bir yol izler. Romanla uyumlu olarak betimsel bir dil kullanılmıştır. Köylülerin, coğrafyanın temsili esere bağlı bir nitelik taşır. Bunda Onat Kutlar’ın metinden ne alacağını biliyor olmasının, bununla bağlantılı olarak Erden Kıral’ın var olan malzemeden nasıl bir film çekmek istediğine dair fikrinin olması belirleyicidir. Film, romanın ruhuna uygun bir yapıdadır.

Açılış, anlatıcı öğretmenin uğuldayan rüzgâr ve karla örtülü dağları arasından köye vardığı sahneyle başlar. Sırtında çantası, elinde bavulu köye varan öğretmen arka plandaki dibek sesiyle evlerin arasından köye girer. Hava soğuk, mevsim kıştır. Köylüler onu merak ve şüpheyle karşılar. Meraklı bakışların ardından muhtar ilk soruyu sorar: “kalıcısan?”. Belli ki oralara bir yabancının gelmesi kadar kalacak olması da yadırganır. Gelenlerin durmaksızın gitmiş olduğu sanısı uyanır. Bu defa durum farklıdır, gelen yolcu kalıcıdır. Misafirin kendisi de en az köylüler kadar yadırgayan gözlerle bakar etrafa, bilmediği bir dünyaya fırlatılmış gibidir. Bununla beraber bir bilinmezlik içindedir, “nereden geldiğini, niçin geldiğini” bilmemektedir. Romanla uyumlu olarak kimlik karmaşası burada da belirgindir. Kendisi için en iyi çözüm, bilmediği bu küçük dünyada bildiklerini çocuklara anlatmaktır, o da onlardan ve köyün diğer insanlarından bilmediği bir dili ve yaşamı öğrenecektir. Freireci* bir öğrenme/öğretme pratiği böylece hayata geçer. Harabe haldeki okul binası yeniden temizlenir, toparlanır. Kitabı defteri olmayan çocuklar için şehre gider, onlara her ne lazımsa alır. Öğretmen ve çocukların karşılaşması önemli bir anın tanıklığıdır, farklılıklar “dile gelir”; onun “anladınız mı?” sorusuna bütün bir sınıftan “na!” (hayır) cevabı gelir. Birbirlerini anlamak için “ortak bir dile” ihtiyaçları vardır. O an öğretmen de bunu idrak eder, birbirlerinin sözcüklerini öğreneceklerdir. Öyle de olur.

Öğretmen diğer yandan köyün yeni bir ferdi olarak yaşamın öteki yüzleriyle tanışır. Köyün gündelik hayatına tanıklık eder, onun bir parçası olur. Kendi içindeki yüzleşme yeni anlamlara doğru evrilir. Zazi’yi, Halit’i, Ramazan’ı tanır; her birinin yaşamındaki çaresizliğe, kabullenişe görür. Onları yargılamaz. Muhtar köyün ileri geleni ve ender Türkçe bilenlerden biridir, küçük bir derebeyi gibidir, köylüye hükmeder. Güzelliği köylünün dilinde olan Zazi’nin üzerine onun karşı çıkmasına rağmen kuma getirmekte beis görmez. Zazi, “okumuş” olan öğretmenden yardım umar, ancak onun da yapacağı pek bir şey yoktur. Bunun üzerine kendi isyanını ortaya koyar, kumadan sonra muhtarla artık “kardeştirler”. Bir kadın olarak onuruna yapılan bu saldırıya bireysel bir direnişle cevap verişi, feodal örüntülü küçük köy evreninde sivrilir. Zazi’nin kardeşi Halit, tıpkı öğretmen gibi bir gezgindir. Köyde evi vardır ancak oralı değildir, nereli olduğu da pek belli değildir. Kendi ifadesiyle o da “bir yabancıdır”, öğretmenin varlığı bu yüzden ilgisini çeker. Kendisi de köyde şüpheyle karşılanan, yadırganan biridir, gizemli hatta karanlık yönleri vardır. Sınırda insan kaçakçılığı yapar, rehberlik ettiği Acemleri öldürüp soyduğuna dair rivayetler dolaşır ortalıkta. Aidiyetsizlik, metnin güçlü bir teması olarak varlığını en çok öğretmen ve Halit üzerinde hissettirir.

Yalnız kaldığında yer yer iç hesaplaşmaya girişen öğretmen geride kalan sevgiliye gitmeyen mektuplar yazar, “çaresiz insanların yaşadığı bu soğuk yeryüzü cenneti”nden bahseder. Çorapsız, pabuçsuz dolaşan çocukların yarılmış ayaklarını, cüzzamlı elleri, büyük azgın köpekleri, çıplak, ağaçsız dağları anlatır. Mektuplar sevgiliye gitmez ancak ondan gelir. İç sesle okunan sözcüklerde merak, hasret, yalnızlık ve acı vardır. Sevgilinin sesi bir anlamda her ikisinin ruh halini ifade eder, çaresiz duygular karşılıklı yaşanmaktadır. Geçmişinden kopan öğretmen rüzgârda savrulmaktadır, savrulup geldiği köyde kendini bulmaya çalışır. Köydeki mahrum hayatın izleri çocukların çizdiği resimlere, yazdığı sözcüklere yansır. Çocuklar hastadır, doktor, ilaç, hastane yoktur. Birer birer ölürler, ne gelen olur ne giden. Yazılan dilekçeye cevap gelmez, üstüne azar gelir, “bakanlığa falan telgraf çekmesin” denir. Esasen kasabada da gelecek bir doktor, verilecek bir derman yoktur. Yoksunluk her yere yayılmıştır.

Baharın yüzünü göstermeye başlamasıyla karlar erimeye, yollar açılmaya başlar. Müfettiş köye teftişe gelir. Öğretmen hakkında duydukları muteberdir. Çocuklar ondan çok şey öğrenmiştir, hayatın bilgisini, gezegenleri ve güneş sistemini, insanlarını üremesini, dağların oluşumunu vb. ama en önemlisi ortak bir dili kurmuşlardır. Ortak dil, anlaşabilmeyi, ortak yaşamı getirmiştir.  Veda sahnesinde onlardan öğrettiği her şeyi unutmalarını ister. Çünkü onlar hayatın gerçek bilgisini yaşadıkları o karlı dağ başında öğrenmektedirler,  onlar “karın üzerinde yalın ayak yürüyüp ölmeyenler”dendir. Kendisi başka diyarlardan gelmiştir, şimdiyse gidecek olandır. Hâlbuki onlar orada yaşamaya devam edeceklerdir.

Hakkari’de Bir Mevsim, Türkiye aydınının içinde yaşadığı ancak tanımadığı kendi coğrafyasına dair sancısını anlatır. Kendi alanını terk edip “ötekinin” alanına yaptığı yolculukta hissettiği ürpertiyi, yabancılığı, korkuyu ifade eder. Bir yabancı olduğunu anladığında kendi yabancılaşmışlığıyla kaçınılmaz olan yüzleşmesini ortaya serer. Ötekinin alanında o da kim olduğunu bilmez, kendisine ait referansları kaybetmiştir. Kimliğini yeniden inşa edebilmesi için içine düştüğü bu bilinmezliği kabul etmesi gerekir. İnsan ne de olsa yaşamanın bir yolunu bulacaktır. Ancak bulduğu yolun sonunda “nasıl bir ben?” olarak ortaya çıkacaktır bu bilinmez. Yeni hayatın çelişkilerine çözüm bulabilecek midir, yoksa çözümsüzlüğün ağırlığı altında ezilecek midir, o da bilinmez? Bilinen tek şey her yolculuğun bir sonu olduğudur. Peki, geride kalana ne olmuştur? Hak kentinin Pir köyünde mevsim hala kış mıdır? Seksenli, doksanlı yılların fırtınasını atlatabilmiş midir? Hala yerinde duruyor mudur? Bunların cevabı yaşayarak öğrenilecektir. Bugünden geriye Pir köyü özelinde geniş bir coğrafyaya yeniden baktığımızda sancının halen devam ettiği görülür. Mevsimler değişse de iklim aynıdır. Hak kentine bahar daha gelmemiştir.

*Bkz. Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Künye Bilgileri:

Hakkari’de Bir Mevsim

Yönetmen: Erden Kıral

Senaryo: Onat Kutlar

Özgün Eser: Ferit Edgü – “O” – Hakkari’de Bir Mevsim

Süre: 105 dakika

Yapım Yılı: 1982

Yararlanılan Kaynak:

Ferit Edgü. (1990). “O” – Hakkari’de Bir Mevsim. Ada Yayınları: İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi