Yves Hinant ve Jean Libon’un yönettiği Hâkim Hanım, Belçika yapımı sıra dışı bir kara mizah örneği. Belgesel ile kurgu arasında gidip gelen ama illa bir türe oturtmamız gerekirse mockumentary diyebileceğimiz filmde Anne Gruwez adlı bir yargıcın baktığı günlük davaları takip ediyoruz. 1985 yılında ekranlara gelmeye başlayan ve Belçika’da epey popüler bir TV programı olan Strip-Tease’in arkasındaki ekip, bir nevi o programdan yola çıkmış ve tıpkı Strip-Tease’de olduğu gibi günlük hayatın içinde sıradan gibi görünen insanların tuhaf hikâyelerine bu kez uzun metraj odaklanmış. Strip-Tease’de yaptıkları gibi yorumsuz ve aracısız bir şekilde insan hikâyelerine odaklanan ekip asıl amaçlarının bu damardan yeni bir belgesel türü yaratmak olduğunu ise gizlemiyor. Suça bulaşmış insanların portrelerini önümüze getiren Hâkim Hanım, sırtını tamamen Anne Gruwez’in performansına dayayan bir yapım. Gerçek hayatta da yargıç olan Anne Gruwez kendisine gelen sanıklara sorduğu ilginç sorularla izleyiciyi güldürürken, kimi zaman da afallatıyor. Cinayetleri ya da tecavüzleri tüm ayrıntıları ile dinlerken bazen sessizce not alıyor bazen ise bir şeyler atıştırıyor. Onun bu rahatlığı ve en akıl almaz olaya bile soğukkanlı yaklaşımı ironik ve ofansif bir mizahın kapısını aralıyor. Hâkim Hanım: Frankofon Mizahın Sularında Gezinen Sıra Dışı Bir Mockumentary Film boyunca karşımıza çıkan -yargıç da dahil- neredeyse hiçbir karakterle empati kuramayışımız önümüze iki seçenek sunuyor: Gülmek ya da rahatsız olup somurtmak. Bazen yargıçtan adalet isterken ağlayan ve hapse girmemek için direnen bir göçmenle, bazen ise çocuğunun bir şeytan olduğunu düşündüğü için onu öldüren bir anne ile tanışıyoruz. Yargıç, her iki olaya da aynı soğukluk ve sıradanlıkla yaklaşıyor. Kimi zaman ise yargıcın ilgisini çeken bir konu oluyor. Mesela bir seks işçisi ile konuşurken insanların ne tür fantezilerden hoşlandıklarını, hangi seks aletlerini kullandıklarını, pankreas masajını vs. o kadar ayrıntılarıyla soruyor ki kahkaha atmanız da mümkün, “E ama yeter” demeniz de. Film, seyirciyi konforlu alanında rahat bırakmaya pek niyetli değil. Orası kesin. Anne Gruwez’in rol yapıp yapmadığı ise belki de en büyük gizem. Verdiği röportajlarda kameranın orada olduğunu bildiğini ama vakaların günlük ve alışık olduğu örnekler olduğunu o yüzden pek de rol yapmadığını söylüyor. Yıllardır benzer birçok davada insanları hapse yollayan ya da serbest bırakan yargıç işini o kadar “sıradan” bir hâle getirmiş ki, artık hiçbir şeyden etkilenmeyecek duruma gelmiş. Yıllardır çözülemeyen bir cinayet davası için mezarından çıkarılan cesedin başında “O kadar da kokmuyor sanki, rüzgârdan herhalde,” gibi normal bir insana tuhaf gelecek tepkileri verme sebebi de bu. Bütün bunlarla beraber, filmin içine girebilmenin tek yolu bu mizahı yadırgamamak. Eğer hayli soğuk hatta itici diyebileceğimiz ironik mizahı anlamsız bulursanız filmle olan ilişkiniz de kısa sürede kesilebilir. Ama gerçekten içine girdiğinizde ve olup bitene tıpkı yargıç gibi belirli bir mesafeden baktığınızda filmde bol bol kahkaha atmanız ve akabinde güldüğünüz şeyin trajedisi karşısında biraz mahcup olmanız da mümkün. Seyirci olmanın kodlarıyla da oynayan film, beğenseniz de beğenmeseniz de sizi sinemaya girdiğiniz ruh hâlinde bırakmamaya kararlı. İyi ya da kötü, mutlaka bir şekilde filme bir tepki vermek durumunda kalıyorsunuz. Filmin mottosu olan “Bu sinema değil, daha da beteri” lafını bir nevi uyarı olarak alıp filme hazırlanmak belki de en mantıklısı.

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Gerçek hayatta da yargıç olan Anne Gruwez kendisine gelen sanıklara sorduğu ilginç sorularla izleyiciyi güldürürken, kimi zaman da afallatıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
60

Yves Hinant ve Jean Libon’un yönettiği Hâkim Hanım, Belçika yapımı sıra dışı bir kara mizah örneği. Belgesel ile kurgu arasında gidip gelen ama illa bir türe oturtmamız gerekirse mockumentary diyebileceğimiz filmde Anne Gruwez adlı bir yargıcın baktığı günlük davaları takip ediyoruz.

1985 yılında ekranlara gelmeye başlayan ve Belçika’da epey popüler bir TV programı olan Strip-Tease’in arkasındaki ekip, bir nevi o programdan yola çıkmış ve tıpkı Strip-Tease’de olduğu gibi günlük hayatın içinde sıradan gibi görünen insanların tuhaf hikâyelerine bu kez uzun metraj odaklanmış. Strip-Tease’de yaptıkları gibi yorumsuz ve aracısız bir şekilde insan hikâyelerine odaklanan ekip asıl amaçlarının bu damardan yeni bir belgesel türü yaratmak olduğunu ise gizlemiyor.

Suça bulaşmış insanların portrelerini önümüze getiren Hâkim Hanım, sırtını tamamen Anne Gruwez’in performansına dayayan bir yapım. Gerçek hayatta da yargıç olan Anne Gruwez kendisine gelen sanıklara sorduğu ilginç sorularla izleyiciyi güldürürken, kimi zaman da afallatıyor. Cinayetleri ya da tecavüzleri tüm ayrıntıları ile dinlerken bazen sessizce not alıyor bazen ise bir şeyler atıştırıyor. Onun bu rahatlığı ve en akıl almaz olaya bile soğukkanlı yaklaşımı ironik ve ofansif bir mizahın kapısını aralıyor.

Hâkim Hanım: Frankofon Mizahın Sularında Gezinen Sıra Dışı Bir Mockumentary

Film boyunca karşımıza çıkan -yargıç da dahil- neredeyse hiçbir karakterle empati kuramayışımız önümüze iki seçenek sunuyor: Gülmek ya da rahatsız olup somurtmak. Bazen yargıçtan adalet isterken ağlayan ve hapse girmemek için direnen bir göçmenle, bazen ise çocuğunun bir şeytan olduğunu düşündüğü için onu öldüren bir anne ile tanışıyoruz. Yargıç, her iki olaya da aynı soğukluk ve sıradanlıkla yaklaşıyor. Kimi zaman ise yargıcın ilgisini çeken bir konu oluyor. Mesela bir seks işçisi ile konuşurken insanların ne tür fantezilerden hoşlandıklarını, hangi seks aletlerini kullandıklarını, pankreas masajını vs. o kadar ayrıntılarıyla soruyor ki kahkaha atmanız da mümkün, “E ama yeter” demeniz de.

Film, seyirciyi konforlu alanında rahat bırakmaya pek niyetli değil. Orası kesin. Anne Gruwez’in rol yapıp yapmadığı ise belki de en büyük gizem. Verdiği röportajlarda kameranın orada olduğunu bildiğini ama vakaların günlük ve alışık olduğu örnekler olduğunu o yüzden pek de rol yapmadığını söylüyor. Yıllardır benzer birçok davada insanları hapse yollayan ya da serbest bırakan yargıç işini o kadar “sıradan” bir hâle getirmiş ki, artık hiçbir şeyden etkilenmeyecek duruma gelmiş. Yıllardır çözülemeyen bir cinayet davası için mezarından çıkarılan cesedin başında “O kadar da kokmuyor sanki, rüzgârdan herhalde,” gibi normal bir insana tuhaf gelecek tepkileri verme sebebi de bu.

Bütün bunlarla beraber, filmin içine girebilmenin tek yolu bu mizahı yadırgamamak. Eğer hayli soğuk hatta itici diyebileceğimiz ironik mizahı anlamsız bulursanız filmle olan ilişkiniz de kısa sürede kesilebilir. Ama gerçekten içine girdiğinizde ve olup bitene tıpkı yargıç gibi belirli bir mesafeden baktığınızda filmde bol bol kahkaha atmanız ve akabinde güldüğünüz şeyin trajedisi karşısında biraz mahcup olmanız da mümkün. Seyirci olmanın kodlarıyla da oynayan film, beğenseniz de beğenmeseniz de sizi sinemaya girdiğiniz ruh hâlinde bırakmamaya kararlı. İyi ya da kötü, mutlaka bir şekilde filme bir tepki vermek durumunda kalıyorsunuz. Filmin mottosu olan “Bu sinema değil, daha da beteri” lafını bir nevi uyarı olarak alıp filme hazırlanmak belki de en mantıklısı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi