Kerem Akbaş’ın hayata karşı rahatsızlıklarını görselleştirdiği Vomit isimli deneysel kısa film görülmeyi kesinlikle hak eden bir iş. Ülkemizde son dönemde başarı grafiğinde bir artış gözlemlediğimiz deneysel kısa filmler arasında hoş bir noktada duran Vomit ile ilgili fazla konuşmadan sizleri yönetmen ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyle baş başa bırakıyoruz. Film ile aklınızdaki her soru işaretini söyleşimiz ile gidereceğinize eminiz.

Kerem Akbas - Filmloverss

Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Kerem Akbaş ve ne zamandan beri sinemayla ilgilenmektedir, sinema ne ifade ediyordur kendileri için?

Merhaba, 1988 İstanbul doğumluyum. Ayvalık’ da Sakarya İlköğretim Okulu’nda başlayan eğitim hayatım birçok  şehir ve okul değiştirmeli maceralı bir sürecin ardından Ege Üniversitesi Radyo Tv Sinema bölümünde noktalandı. Sinemadan önce kamerayla ilk tanışmam  8 yaşındayken  evimize gelen bir el kamerası ile oldu. Çok eğlenceli gelmişti o zaman hem kamerada kendimi görmek ki bu oldukça utandırıyordu, hem sevmediğim bazı insanları o küçük ekrana sıkıştırıyor olmak. En çok da kameranın yanlışlıkla açık unutulduğu anları izlemeyi seviyordum. Sonrasında Adana’ da Anadolu İletişim Meslek Lisesi’nde hazırlık sınıfında okurken üst sınıftan olan arkadaşlarımızın çekimlerine gidip gelmeye başladım. Genelde spor müsabakalarını çekmeye gidiyorlardı, fakat kameralar biraz daha büyümüş ve profesyonelleşmişti. Burada geçirdiğim bir yılın ardından gene şehir değiştirmek durumunda kaldım. Zonguldak’ da fotoğraf çekmek  ile başlayan sürecin ardından, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nde sanat tarihi ve resim üzerine aldığım eğitim özellikle ışık ve ışığı anlama konusunda kendimi geliştirmemi sağladı. Ardından 2010 yılında çocukluğumun geçtiği şehir olan İzmir’de Radyo Tv Sinema bölümüne başladım. Kendi derdimi anlatabileceğim yegane araç olan kamera ile iyice haşır neşir olduktan sonra, okul projeleriyle başlayan süreç, kısa filmler ile devam etti. Sinema benim için bir meditasyon aracı olmaya başladı sonrasında. Kendimi en mutlu hissettiğim anların; senaryo üretmeye çalışırken, kameranın kayıt tuşuna basarken ve o görüntüleri kurgulamaya başlarken olduğunu gördüm. Fotoğraf ve sinema ile uğraşıyorsanız bir süre sonra her gördüğünüz/ gittiğiniz istisnasız her yer, size fotoğraf karesi ya da kadraj, tanıştığınız her farklı insan da algılarınızda yer eden birer yapı taşına dönüşüyor. Aşık olduğunuz şey ise, ışığın büyüsü oluyor. Hayatım boyunca kendimi en iyi hissettiğim an, bir festivalde ışıkların kapanıp beyaz perde üzerinde kendi çektiğim görüntüleri izlediğim an olmuştu, zaten filmden ziyade insanların yüzlerini izlemiştim.

Çeşitli kısa film projelerinin içinde yönetmen veya görüntü yönetmeni olarak yer aldığınızı biliyoruz. Bu projelerden bahsedebilir misiniz?

Okul projeleriyle başlayan süreç dahilinde bir çok proje yaptık, fakat bunlar; “okul dahilinde” çok da yaratıcı projeler yapmamıza olanak olmadığını gördükten sonra, ders geçme odaklı yaptığımız projeler oldu. 2010 yılının sonlarında Histeri adında bir kısa filme başladık. Karakterimiz şizofren bir polis memurunu canlandırıyordu. İlk filmimizin ilk sahnesinde, karakterin yağlı urgan ile kendini astığı bir sahne vardı, bir talihsizlik yaşandı, oyuncunun ayağı kaydı ve birkaç saniye asılı bir şekilde havada kaldı. Kamerayı bırakıp hemen ayaklarına sarılıp kaldırmıştım, neyse ki içeride kalabalıktık, daha kötü bir noktaya gelmeden ipi çözdük ve kazalı bir şekilde o günü tamamladık. İlk film ve ilk sahnede yaşanan bu olay, bu işin ne kadar ciddiyetle yapılması gerektiğini anlamamı sağlamıştı. Sabaha kadar o görüntüyü izlemiştim, gerçekliği inanılmaz bir o kadar da ürkütücüydü. Okul projeleri, çalışma hayatı, hayat mücadelesi derken,  kendimi biraz daha görüntü ve anlatım anlamında kişisel gelişime odaklayarak geçirdim bu yılları. 2012 yılında “Element” adıyla başladığımız ve bir kısmını çektiğimiz filmi, maddi “olanaksızlıklar” yüzünden tamamlayamadık. Fakat yarım görüntüleri “Son Adam” adında; arkada duyduğumuz metnin, Maurice Blanchot’un Son İnsan isimli kitabından alındığı, seslendirme ve müziğinin Ebrahel Lurci tarafından yapıldığı, makineleşme ve mekanikleşmeyi irdeleyen  deneysel bir filme dönüştürdüm.  2013 yılında  bir arkadaşımın geçirdiği rahatsızlık üzerine film yapmaya karar vermemle süreç tekrar başladı. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Farabi’ nin ayağında küçük bir ağrıyla başlayan süreç, zamanla tüm vücudunu etkiledi ve onu yürüyemez hale getirdi. Alması gereken sağlık hizmetlerini alamadı, haliyle geç tanı konuldu. Bu da onun o dönem yaşadığı tüm hayatı etkiledi. Yanımda bir arkadaşım günden güne acı çekiyordu ve yapabileceğim tek şeyin görüntüyle bu süreci anlatmak olduğunu düşündüm. 2014 Şubat-Mart arası Gizem Malkoç  ile beraber Şamanik bir anlatı oluşturduk, onun psikolojisi, yaşadıkları ve geçmiş yaşantısı üzerinden bir dil ile bunu aktarmaya çalıştık. Filmde birebir Farabi ile çalışmak  benim için oldukça rahat ve keyifli oldu, hem de gerçek bir öyküye dayandığı için daha anlamlı bir hale getirdi ReA’ yı. Sonrasında “Yıkılan Bellek Evleri” adındaki proje izledi bu süreci, kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılacak binalara, birer hafta öncesinde girip, o binalarda, resim, dans, müzik, afişleme, gibi üretimlerin olduğu bir proje kapsamında kısa belge/sel tadında birkaç iş ortaya çıkardık. Mayıs ayında Documentarist’ in İtalya’dan Festival Dei Poppoli ile ortaklaşa düzenlediği Genius Voci/ Direnen Mekan Yaratıcı Belgesel Geliştirme Atölyesinde ‘Yıkılan Bellek Evleri’ projesiyle gözlemci olarak yer aldım. Son olarak da 2014’ün son günlerinde Kadıköy’ de “Bi Galeri” ‘de “Lohusa Şerbeti ” adındaki; hikayesi Kader Büyükbingöl’ün kaleminden çıkan, illüstrasyonlarını Gizem Malkoç’un  yaptığı,  bana göre deneysel/video art arasında ince bir çizgide yer alan bir iş ile sergide yer aldım. “1/2 Konsantrasyon” Sermet Yeşil’ in oyunculuğuyla hayat bulan, bir spermin hikayesinin anlatıldığı 4 dakikalık bir anlatı olarak 1 ay boyunca sergide yer aldı.

Kerem Akbas- Filmloverss

Vomit’e gelecek olursak, temelden başlayalım. Nedir “ Vomit ” ?

Vomit ingilizce kusmak/kusmuk anlamına geliyor. Sistemi kafamda özetleyen kelimenin bu olduğunu düşünerek Vomit adını verdim.

Vomit’in oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz? Nasıl oluştu fikir, nasıl olgunlaştı, çekim ve prodüksiyon sürecinde neler yaşandı?

2012 Eylül/ Ekim sıralarında oluşturmaya başladım diyebilirim. Başta kendi hayatımda, sonrasında çevremde karşılaştığım sistemden kaynaklanan bozukluklar. O dönem beni en çok nelerin rahatsız ettiğini düşünmeye başlamıştım. Okuldan ve işten eve dönüşlerim sırasında metro ve otobüste insanları gözlemleyerek geçirdiğim zamanlarda kısa notlar alarak ilerledi bu süreç. İnsanlara onları en çok neyin rahatsız ettiğini sorarak bu süreci anlamaya çalışıyordum. 2013’ün Şubat başlarında büyük bir kısmını oluşturdum. Nisan sonlarına doğru da çekimlere başladık. İlerleyen zamanlarda senaryoda yazdığım, bir kısmı aralarda bir kısmını da sahne olarak düşündüğüm 8 sahneyi yavaş yavaş senaryodan çıkartmak durumunda kaldık, daha doğrusu çoğu sahneyi bir takım sebeplerden ötürü çekemedik. Oyuncuları kafamda oturtma süreci biraz uzun sürdü, her karakterin gerçekten bulunduğu role ait olmasını istiyordum, yani anlattıkları olayları kendi hayatlarında ne derece yaşadıklarını ve rahatsız olduklarını anlamak istedim en başta. Sonrasında renkler devreye girdi benim için. Her karakterin ve sahnenin kendine has bir renk dokusu olsun ve onun üzerinden bir anlatım yakalamak gibi bir derdim vardı. Gaz maskesini bir tanıdığımız vasıtasıyla askeriyeden ödünç aldık birkaç günlüğüne. Sarı renkli yağmurluk ise aslında balıkçıların daha çok kullandığı bir yağmurluk türüydü fakat karakterimizin olduğu yerde deniz yoktu, ormanın içinde ona askerler tarafından verilmiş bir gaz maskesini takmak durumundaydı. Çekim sürecinde  oyuncuları biraz yorduk sanırım. Sercan’ın üzerine projeksiyon ışığı yansıttığımız sahnelerde gözleri epey rahatsız oldu,göbek bağına kablo bağladığımız içinde yapışkan maddesi hareketleri sırasında onu rahatsız ediyordu fakat bulunduğu durumdan gerçekten rahatsız olmuştu, bu da oyununa olumlu yansıdı. Gaz maskeli karakter olan Doğancan Talay’ı 35 derece sıcaklıkta üzerinde yağmurluk ve gaz maskesiyle dolaştırdık, biraz rahatsız ediciydi, yine kendisinin de rahatsız olması, doğal bir şekilde oyun vermesini sağladı. Bulunduğu durum rahatsız edici bir durumdu, ve bunu iliklerine kadar yaşıyordu, yakın arkadaşım olmasının getirdiği bir güven ile çalışmak zor olsa da oldukça keyifliydi. Sonrasında da 20 gün kadar evinde ilaçlarla dolu bir zatüre süreci yaşadı. Yemek yeme sahnesinde Orsen Sengül’ü tekrarlarla epey zorladık, hepimizin kusmasına çeyrek kaldığı bir sahneydi en çok da zorlayan bu oldu.

Yanılmıyorsam dört bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz filmin.İlk izlediğimizde medyaya, güce, militarizme, özgürlüğe ve tüketim toplumuna karşı söylenmek istenen bir şeyler olduğu görülüyor. En azından ben o yönde okudum filmi. Biraz açar mısınız bize bu bölümlerde ne anlatmak istediğinizi?

4 rakamı ezoterik olarak çok farklı anlamlara gelen bir rakam. Pozitifle karşılaşan negatifin birleşmesinden oluşmuş maddeyi ve onun aldığı şekli temsil ediyor. Tam olarak da bir değişim süreci olarak düşündüm yaşadığımız bu düzendeki yapıyı. Aynı zamanda 4 eşit parça birleştiği zaman kareyi meydana getiriyor bunu da genel anlamıyla sistem olarak düşündüm. Sahneler de sistemin ya da kapitalizmin unsurlarıydı.  Evren tam anlamıyla müthiş bir matematik üzerine kurulu, kapitalizm ise bu matematiğin  içine sokulan bir çomak gibi eğreti duruyor ve tüm güzelliği bozuyor. Geometrik olarak yükselmeler/ alçalmalar ve zamanın kırılması olarak niteledim kendi açımdan kurguyu. Başta gördüğümüz karakter medya açısından komple bir karakter içine haber/reklam/televizyon dizileri/televizyon programları hepsini dahil edebiliriz. Ekrana sırtı dönük, çünkü bulunduğu yapı gerçek bir yapıyı temsil etmiyor, güç dengesi üzerine kurulu bir yapı, hiçbir insana güvenemeyeceğini düşündüğün, çıkar ilişkisine dayalı, gücün insanları yalnızlaştırdığı bir düzen, sırtı dönük çünkü insanların gözünün içine bakarak bunları yapamıyor, gerçeğin oldukça farklı olduğunun  farkında. Sonrasında albino bir karakterimiz var, göbek bağıyla bir bilgisayar ekranına bağlı bir şekilde yaşamaya çalışıyor ve bir takım kodlar girmeye çalışıyor, hata yapıyor ve sinirleniyor, hata yaptıkça üzerine yansıyan mavi bir ekran görüyoruz. Toplum doğuştan gelen özelliklerinden ötürü karakteri ‘mavi ekran vermiş’ gibi bir konuma getiriyor sürekli, ona bozuk bir makine gibi bakıyor. Kendisini tanrılaştırıyor. Sanal benlik teknoloji/ mavi ekran da ortak bir dünyada beraber yaşamaya çalıştığımız insanlar oluyor. Gaz maskeli bir karakterimiz var, balıkçı tipi bir yağmurluğu var, yağmurluk giyiyor fakat hava güneşli, gaz maskesi takıyor fakat zaten ormanın içerisinde. Yaşadığı yeri terk ederek oraya geldiğini düşünmüştüm senaryo sırasında, gaz maskesinin de askeri bir gaz maskesi olduğu üzerinden, askeriye tarafından verilmiş ve  kendine bir yaşam alanı oluşturmaya çalışıyor, fakat yaşadığı dünya o kadar kirli ki, gaz maskesini çıkarıp nefes alamıyor, bulunduğu yere ait olmadığı düşüncesi  onu çıldırtmaya yetiyor. Kara mizah olarak düşündüğüm biraz da rahatlamak amaçlı yerleştirdiğim kısa bir skip ad kısmı görüyoruz. Ardından, reklam/tüketim/klişe/estetik eleştirileri taşıyan  bir karakterimiz var. Bir masada hamburgerler, patatesler ve kola var. Reklamlar içlerinde onlarca subliminal mesajın olduğu bize parlak renklerle, fit karakterlerle anlatmak istediğini ve satmak istediğini anlatıyor, bu hepimizin bildiği bir unsur. Karakterimiz kilolu bir karakter kilo ve yemek konularında problemleri var. Toplum yine aynı şekilde mavi ekran vermiş gibi bir hal/tavır takınıyor. Bu da karemizin üst yatay parçasını oluşturuyor. Bu yemekleri rahatsız edici bir şekilde yediği zaman evet rahatsız oluyoruz, fakat reklamlarda aynı yiyecekleri tanınmış manken/oyuncular yediği zaman ilgi çekiyor çünkü içinde cinsellik teması yerleştiriliyor, bu şekilde de o reklamlar satıyor. Fiziksel olarak güzel diye hitap edilen insanların daha şanslı olduğunun düşünülmesi gibi. Kurşun askerlerimiz ve küçük bir kız çocuğumuz var. Kurşun askerler ile ilgili olarak, yolda yürürken, peşi sıra bir askerin yanımdan geçmesi ve puset içinde gezdirilen bir bebeği arka arkaya görmemle beliren bir sahneydi. Kurşun askerlerimiz var gerçek birer asker gibi savaşın içindeler, arada gördüğümüz beyaz elbiseli, yüzünde beyaz çizgileri olan, ” avrupai! ” görünümlü sarışın bir kız çocuğu. Çocuklara; militarist oyuncakları pazar haline getirmiş ve bundan paralar kazanan bir sistem var ortada. Kurşun asker olunca ya da boyutu küçülünce, anlamı kaybolmuyor, daha sevimli hale gelmiyor, militarist sistemi sevimli hale getirecek hiçbir unsur göremiyorum. En zorunu da savaşın ortasında kalan bu çocuklar yaşıyor, çünkü manipüle edilmeye çok açık beyinleri var. Her şeyi almaya, öğrenmeye çok müsaitler, onlar da her gün bu savaşın içerisinde kalıyor, sadece oyuncaklarıyla oynamıyorlar adaptasyon sürecinin getirdiği tüm zorluklarla yüz yüz gelmek zorundalar. Filmin başından beri gördüğümüz, beyaz bir tuvale düşen, siyah boyalar ki bu sahneyi, git gide yaşanmaz hale getirdiğimiz dünya olarak düşünmüştüm. Çocuğun okuduğu kitap içerisinde bu siyah damlalar biraz daha renklenmiş bir şekilde karşısına çıkıyor. Çocuk hikaye kitaplarında, biraz detaylı incelerseniz karşınıza müthiş derecede pedagojik hatalar ve subliminal mesajlar yer alıyor. Renklenmiş olsa da aynı sistem, aynı dünya, aynı militarizm, aynı düzen; çocuk korkuyor ve ardından ağlıyor. Kitabın kapanmasıyla beraber kare kapanıyor. Zamanın 4 boyutunu bu şekilde tamamlıyoruz. Ardından beşinci bir boyut/ yansıma olarak düşündüğüm karenin ortasındaki kısma geçiyoruz, bu başlangıçta gördüğümüz sahnelerin biraz daha ilerlemiş veya paralel bir dünya üzerindeki yansımasıyla oluşmuş halleri. Bilgisayar ekranına dokunmak isteme, sanal benliğin içine girme hali takip ediyor bu sahneyi. İnsan git gide robotik bir hale gelmeye başlıyor, kendi benliğini yitirerek tamamen sanal bir hale geliyor en sonunda. Sahne sonunda da robotik zihin ile birleşiyor ve tamamen yok oluyor. Yemek yiyen karakterimizi görüyoruz, sahne içinde hipnotize spiral’i geçiyor, sistem bizi hipnotize etmeye başladı, ardından ara görüntüde Foucault sarkacını görüyoruz. Bu sarkaç dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneği. Kapitalizm ve sistem, pazar alanlarını değiştiren, ürünlerini farklılaştıran temelde kendisini sürekli tekrar eden ekonomik bir sistem. Sarkaç ile sürekli bir tekrar halinde olduğunu yakalamaya çalıştım. Ardından bulutlar görüyoruz, bulut oldukça klişe bir unsur, fakat hem izleyiciyi rahatlatıyor hem de yaşadığımız dünyayı bize temsil ediyor. Sonrasında ise çöp öğütme makinesi görüyoruz. Sistem kendisini tekrar ediyor, evet biz de bu yemeği yedik ve hala yiyoruz fakat artık oldukça rahatsız oluyor ve buna dayanamıyoruz. Aynı sırada karakterimiz yediği yemekten oldukça tiksiniyor, ve yediklerini ağzından çıkarıyor. Çekimler sırasında gerçekten de kendini kusmamak için zor tutuyordu. Son olarak karakterimiz yerde emeklemeye başlıyor, 2 ayağı ve 2 kolu yerde, baştan beri kendisini tanrılaştırdı, makineleştirdi, mekanikleştirdi fakat o da bir hayvan ve her şey başa dönüyor bu başa dönüş sırasında unuttuğumuz tek şey ise bu dünyaya artık geri dönülemez şekilde müthiş zararlar vermiş olduğumuz oluyor.

Filmin en akılda kalan bölümü Skip Ad. kısmı. Oldukça yaratıcı, hoş bir fikir, güzel bir uygulama. Görür görmez el mouse’a gidiyor. Günün her anında çıkan bu reklamlardan hepimiz sıkıldık diye düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Skip ad kısmını kara mizah olarak düşündüm, buna artık o kadar alıştık ki tamamen istemsiz elimiz mouse’ a gidiyor. Beynimiz içinde kodlanmış bir hale geldi artık reklamlar, tahammül edemiyoruz ve olabildiğince çabuk kurtulmak istiyoruz bu reklamlardan, o yüzden bir an evvel o butona tıklamak istiyoruz. Reklam sektörü müthiş bir dönem geçiriyor, insanın olduğu her yere ulaşabiliyor ve müthiş zihin teknikleri kullanarak insanları manipüle etmeye çalışıyor. Facebook’ un kişisel bilgilerin çoğunu sattığını zaten biliyoruz, karşılaştığımız reklamların da  mesajlar içinde geçen “kelime” kodları odaklı olduğu düşünülüyor. Sürekli bir takip altındayız, farkında olmadığımız bir şekilde hareketlerimiz müthiş bir şekilde takip altında. Google üzerinden araştırdığım bir ürün, girdiğim farklı internet sitelerinde reklam olarak karşıma geliyor, bunu çok rahatsız edici buluyorum. İnternet üzerinden iş yapıyor ya da vakit geçiriyorsan, reklamlarla bir şekilde haşır neşir olmak durumunda kalıyorsun. Sektör bu pazar payını müthiş bir şekilde değerlendiriyor. İnternet üzerinden her şeyin reklamını görmemiz mümkün, olayın derin internet kısmından bahsetmiyorum bile.

Gezi Parkı sürecinden sonra anlatımlarına gaz maskesi yerleştiren çok fazla kısa film izledik. Sizin de filminizde bu noktada aynı şeye başvurduğunuzu görüyoruz. Gaz maskesi bir anlamda klişeleşirken aynı zamanda ülke sinemamızda ortak bir sembol haline de geliyor mu sizce?

2012 sonlarına doğru senaryoyu oluşturduğum dönemlerde  gaz maskesi kullanmayı düşünürken, tereddütlerim vardı, tekrardan bunu gündeme getirmenin doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda kararsızdım açıkçası. Gezi süreci ile tekrar patlayınca da direnişlerin sembolü haline geldi ve ne yazık ki normalleşti. Keşke bu maskeleri takmak zorunda kalmasaydık. Ayaklanmalar ve isyanlar hep vardı, kendi ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde insanlar özgürlükleri için mücadele veriyor ve kanlar dökülüyordu. Arap baharından etkilendiği düşünülen Amerika’daki Wall Street eylemleriyle, gaz maskesi sistemin göbeği Amerika’da tekrar popülerleşti. Gaz maskesi çok güçlü bir obje, geçmişten günümüze içinde çok fazla şeyi barındırıyor. I. Dünya Savaşı’ndan II. Dünya Savaşı’na kimyasal silahların kullanılmasıyla başlayan süreçte git gide daha çok gelişmiş ve kullanışlı bir hal almış durumda. Körfez Savaşı’yla birlikte de sivil halk tarafından kullanımı artan ve artık insanların evlerinde yer edinen hepimizin bildiği bir obje haline gelmeye başlamıştı zaten. Sadece gaz maskelerinin gelişim sürecini izleyerek bile dünyanın geldiği son süreci görmek mümkün. Gaz maskesi şu anda direnişlerin, ayaklanmaların, mücadelelerin ortak sembolü konumunda, ‘bir sonraki aşama maskeleri nasıl bir hale getirecek bilinmezi’ oldukça rahatsız edici.

Kerem Akbas-Filmloverss

Ses kullanımı filmde önemli bir noktada duruyor. Yaratmak istediğiniz gerilimi oluştururken neden bu yönde bir tercihte bulundunuz?

Kurgu içindeki geometrik şekli ve ritim olgusunu bu kareyi baz alarak oluşturmaya çalıştım, ritmik olarak iniş ve çıkışların yer aldığı, birleştiği zaman bir bütünlük oluşturan bir yapı kurguladım. Müzik ve ses kullanımı burada oldukça önemliydi. Ritim hafifledikçe görüntüleri de aynı şekilde durağanlaştırıp, ritim hızlandıkça görüntüleri akıcı bir hale getirmeye çalıştım. Küçük kızın kitabı kapatma hareketiyle beraber, öncesine nazaran  daha mekanik sesler ile fütürist bir hava yakalamaya çalıştım.

Vomit’in çekimlerini uzun süre önce tamamlamanıza rağmen yeni yayınladınız. Bunun sebebi nedir?

Başta yarım bıraktığımız sahneleri tamamlarız diye düşünüyordum sonrasında ise yaşadığım değişim süreçlerinden olmadı. Algısal olarak bir değişim süreci yaşıyordum ve bu sürecin tamamlanmasını beklemenin daha doğru olacağını düşündüm. Kullanmaya çalıştığım unsurları daha erken bir zaman diliminde vermiş olsam daha etkili olacaktı fakat, o süreci zihinsel olarak tamamlamadığımı düşündüğüm için bekledim. Bu dönemi de tekrardan üretim, kişisel gelişim gibi süreçlere bıraktım. Sanırım bir yerden sonra, çocuğum gibi görmeye başladım filmi, dışarıya emanet edemedim birileri ona zarar verecek korkusu gibiydi, bu da süreci uzattı.

Deneysel sinema ülkemizde biraz yanlış anlaşılan bir olgu. Rastgele görüntüleri arka arkaya dizip ortaya çıkan şeyi “ama ben deneysel sinema yapıyorum” diye pazarlayan çok şarlatan var ortada. Sizce deneysel sinema nedir ve bu tabir altında değerlendirilecek eserlerde olması gereken özellikler nelerdir?

Deneysel sinemanın ucu çok açık. İzlediğimiz deneysel filmlerin çoğu nereye çekerseniz oraya gidebilecek nitelikte fakat kendi içlerinde bir bütünlükleri ve anlamları var. Rastgele arka arkaya dizilen görüntüler ile oluşturulan anlatımlar bilinçsiz kullanılınca samimi olmadığından havada kalıyor.  Video art ve deneysel sinemayı birbirinden ayırmak gerekiyor bu anlamda.  Deneyselin özgür bir tarafı var. Yeni teknikler, anlatım yolları deneme konusunda yaratıcılığınızla orantılı bir şekilde üretime dönüşen bir durum. Bu yüzden deneysel sinema ile ilgili görüntüde “yeni” olarak denediğiniz her şey deneysele dahil oluyor, aynı şekilde çok geniş bir alanda olduğu için tam olarak olması gereken diye bir şeyden bahsetmek oldukça zor. Sinemanın en özgür alanı olduğunu düşündüğüm deneysel sinema içinde de bu tarz bir yaklaşıma gitmek, onu; çıkış noktası ve büyük düşmanı olan sansür ile karşı karşıya getirecektir.

Pek çok uzun metraj yönetmeninde vardır “Ben anlatmak istediğimi filmde anlattım, sen ne alırsan al” tavrı. Kısa filmi basamak olarak gören ve sinemada yolun başında olan bazı kısa filmci arkadaşların da bu yönde söylemleri olabiliyor. Bu tavır sizce doğru mu?

Bu tavrı iki açıdan çok doğru bulmuyorum. Birincisi çoğu zaman kendileri bile filmlerini ifade etmekte güçlük çekiyor. İkincisi ise eleştirmenlerin anlam yaratma çabaları, zorlayarak ortaya çıkartılmaya çalışılan anlamlar, bazen gerçek hayatın ne kadar basit olduğunu gözden kaçırmamız sebep oluyor. Kısa film başlı başına bir anlatım şeklidir. Uzun metraja geçtikten sonra tekrar kısa film de çekilebilir bu tamamen anlatmak istediğiniz konu ve süreyle doğru orantılı. Ülkemizde uzun metraja basamak olarak düşünülmesinin birkaç sebebi var; kısa film öğrenci filmi olarak görülüyor, festivaller ödemeleri zamanında yapmıyor, Avrupa Birliği’nden gelen hibe fonlar doğrultusunda bilinçsizce yapılıyor bu festivaller. Kısa filmlerin internet dışında, gösterim bulduğu tek yer yurtiçinde ve yurtdışındaki festivaller. Burada çoğu festivalde karşınızda gerçek bir insanla konuşmadan sadece mail yolu ile size haber veriliyor, filminiz gösteriliyor ve bitiyor. Bunu çok heves kırıcı buluyorum.  Aynı zamanda Türkiye’de kısa film yaparak, hayatınızı devam ettirmeniz imkansız. Genelde yapımcı olmadığından bireysel olarak bu harcamaları yapmanız gerekiyor sonucunda  da kısa film ya da bağımsız film çekiyorsanız, alternatif şekillerde hayatınızı devam ettirmeniz gerekiyor. Kısa metraj film çeken insanlar olarak hepimizin bildiği bu koşullarda hayatımızı devam ettiremeyecek oluşumuz . Uzun metraja geçince pazar payı genişliyor ve daha ticari bir hale geliyor. Kısa metraj film setinde çalışıp pazar kazanma gibi bir durum ülkemizde pek sık karşılaşılan bir durum değil, çünkü  yine aynı şekilde ne yapımcı buluyorsunuz ne de yeterince bütçe. Fakat sinemaya sadece ticari bir gözle baktığınız anda da müthiş bir hata yapmış oluyorsunuz bu da üretimlerinize balta vuruyor, kalite düşüyor. Genç sinemacılar olarak yaşadığımız en büyük problemin artık “klişeleşmiş bir şekilde” ülkemizde halen yeterince destek görememek olduğunu düşünüyorum.

Gelecekte nasıl projeler içinde göreceğiz Kerem Akbaş’ı?

Bunun cevabını vermek oldukça zor,  son dönemde evreni, yaşamı, ve insanı daha fazla anlamaya  ve irdelemeye çalışıyorum. Zaman olgusu kafamı kurcalıyor  biraz da çocukluğumla yüzleşiyorum bu şekilde. Daha hareketli projeler üreteceğimi  düşünüyorum son zamanlarda. Geçmiş ve çocukluğum ile ilgili provokatif bir proje düşüncesindeyim. Yeni bir projeye başlamak için yine bir algı geçiş evresini doldurmayı bekliyorum sanırım, ama çok az kaldı. Bildiğim tek şey, ömrüm yettiğince film çekmeye devam edeceğim olduğu, anlatmak istediğim şeylerin asla biteceğini düşünmüyorum.

Yönetmenin diğer işlerine şuradan ulaşabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi