Sinemada ya da televizyonda erkeklerin orta yaş kriziyle beraber yaşadığı duygusal ve cinsel gelgitlerin merkezde olduğu birçok yapım izledik ve izliyoruz. Netflix, bu sefer ters köşe yaparak orta yaşlarındaki bir kadının dişil arzularının hikâyenin kalbinde olduğu yepyeni bir TV projesiyle karşımıza çıkıyor. 30 Haziran’da Netflix’te yayınlanacak olan psikolojik gerilim türündeki TV dizisi “Gypsy”, bu türün önemli yüzlerinden Naomi Watts’ı karşımıza gururla çıkarıyor.

10 bölümlük psikolojik gerilim “Gypsy”nin ilk teaser’ı yayınlandığında gözlerimiz parlamıştı. (Teaser: Hyperlink) Bununla beraber ünlü online platform, daha önce hiç yapmadığını yapmış ve dizinin genç yaratıcısı Lisa Rubin’e ve hikayesine şans tanımış ve iyi ki de yapmış!

***Bu yazı Gypsy 1. sezon hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

netflixin-yeni-psikolojik-gerilim-dizisi-gypsyden-ilk-gorseller-yayinlandi-004-filmloverss

Yapımın perde arkasında, Lisa Rubin, dizinin tüm bölümlerini sadece kadın yönetmenlerin çekmesini istemiş, sebep olarak da “bu hikâyenin merkezinde bir kadının kendini keşfetme yolculuğu var ve bu en iyi kadınların gözünden aktarılabilir.” demiş. Her ne kadar 10 bölümün hepsini kadın yönetmenler çekmese de yarısından çoğunun yönetmenliğini aralarında “Fifty Shades of Gray”in yönetmeni Sam Taylor Johnson’ın da olduğu isimler üstleniyor. Yönetmenler, detaylar ve close-up’larla bezenmiş özenli bir sinematografi sunsalar da maalesef Gypsy’nin drama örgüsünün sıradanlığını ortadan kaldırmayı başaramıyorlar.

Gypsy için kısaca sınırları aşmanın ve başkası olma arzusunun hikayesi diyebiliriz. Orta yaşlardaki Manhattanlı psikolog Jean Holloway (Naomi Watts) kendi sınırlarının ötesine geçerken dişil arzularını keşfetmeye koyulur. Bu keşfin sadece kendisini değil, etrafındakileri de nasıl etkilediğine şahit oluruz.

Jean’in mükemmel bir hayatı vardır. Başarılı ve karizmatik kocası Michael (Billy Drucup) ve sevimli kızları Dolly ile örnek bir tablo çizerler. Bir gün işe giderken “The Rabbit Hole” cafesine gider ve orada Sidney isimli bir garsonla tanışır. Bu tanışma aslında planlanmıştır. Sidney, Jean’in hastası Sam’in takıntılı olduğu eski kız arkadaşıdır. Jean, doktor-hasta sınırını aşar, Sam ve diğer hastalarının hayatlarını etkileyen kişilerle iletişime geçerek onların hayatını manipüle etmekten kendini alamaz. Zamanla Sidney ile ilişki kurar ve sahip olduğu hayat ile olmak istediği kişilik arasında gelgitler yaşar. Artık sınırlar kalkmıştır ve Jean sonuna kadar kendi arzularının peşinden gidecektir.

Gypsy: Tavşan Deliğinden Düşenlerin Hikayesi

Yukarıda, drama örgüsünün sıradanlığından bahsetmiştim. Şimdi biraz detaylandırayım. Netflix, Gypsy icin psikolojik gerilim türünde bir yapım olduğunu önceki aylarda güçlü bir teaser ile açıklamıştı. Bu teaser ile her ne kadar heyecanlandıysak, tahmin edilebilir kurgu ve tekrarlanan arka plan olayları sebebiyle  bir o kadar heyecanımızı kursağımızda bırakabileceğini söyleyebilirim. Bunun öne çıkan sebebi de kuşkusuz karakterlerin içinin iyi doldurulmaması ve drama örgüsündeki barizlik.

Birinci bölümün ilk dakikalarında Jean’in voice over’ı bizi karşılar ve bize dizinin neyden bahsedeceğini kıssadan hisse olarak hemen verir. “Gerçekten biz kimiz? Yansıttığımızla içimizde farklı. Aslında tek gerçek bilinçaltımız.” Uzakdoğu felsefelerinin ivme yaptığı ve tüm dünyanın bu felsefeye yöneldiği bir gerçeklikte ilk dakikadan bize yeni bir şey söylemediğini anlamak güç değil. Hadi neyse diyerek izlemeye devam ettiğimizde Jean’in “The Rabbit Hole” (Tavşan Deliği) cafesinin basamaklarından inerken başka bir hayata doğru kendini bıraktığını görürüz. Cafe’nin ismi ve Jean’in basamaklardan inmesinin yukarı açıdan çekilerek iç dünyasına giriş yapışı gözümüze sokulur adeta… Evet tavşan deliği, evet metafor, evet anladık… Anlatımdaki bu barizlik yoğun ışık kullanımıyla çiy kalıyor. İyi kamera açılarının yanında seyircinin keşfetmesine izin vermemesi Gypsy’nin iyi bir yapımdan ortalama bir yapıma sürüklenmesine engel olamıyor.

He ne kadar sinemada anlatım kodlarının aşırı hayranı olmasam da ışık ve renk kullanım yöntemi, çoklu karakter bozukluğu ve dişil arzu gibi konular, kendimi Mullholand Drive’a giriş dersinde gibi hissetmeme neden oldu. Işık ve renk kullanımındaki dramatizasyon göze çarpsa da her Sid’i gördüğümüzdeki yoğun kırmızı kullanılması, Jean’in Sid’i gördükten sonra gün ışığının adete sarıdan beyaza yakın dönmesi ve bunun 10 bölüm boyunca tekrarlanması çekimlerin amatör gözükmesine engel olamadığı gibi Mullholand Drive özentiliği algısına sebep oluyor.

Dizide gözümüze sokulmayan tek unsur ise dizinin isminin “Gypsy” olması. Jean karakteri, adeta jenerikte akan şarkıdaki gibi kendi içlerinde hiçbir yere ait olmak istemez ve oradan oraya savurulur, ancak artık bundan korkmaz. Bu anlamda dizinin yaratıcısı nokta atışı yapmış diyebilirim. Ancak yine yetmiyor, yine yetmiyor…

Eğer psikolojik gerilim gibi bir iddia ortaya koyduysanız, hakkını sonuna kadar vermeniz gerekir. Jean ve Sidney’in her an yakalanma halleri, alakasız anlarda telefona gelen mesajın sesi gibi klişeler hikâyeyi ayakta tutmaya bu açıdan yeterli olmuyor. Kaldı ki Hitchcock’un ustası olduğu gerilimdeki tekinsizlik hali filmde maalesef üstünkörü olarak karşımıza çıkıyor. 

Tekin Olan Tekinsiz: Freudyen Bir Bakış

Psikolojik gerilimin bize sunabileceği en güzel konu bana soracaksanız Freud’un “Tekinsiz (Das Unheimliche)” teoremi diyebilirim.

Freudyen bakış açısına göre tekinsiz (Uncanny / Unheimlich), hem korkutucu derecede yabancı hem de şaşırtıcı şekilde tanıdık ve içsel olandır. Gerçekte bilinen ama bilindiği derinlerde bilinçaltımızda saklanmış, bilinen ile bilinmeyenin adeta bir yüzleşmesinden doğacak etkilenimdir. Bunu ele aldığımızda Gypsy, kurgusu ve karakterleri gereği elinde inanılmaz malzemesi bulunuyor. Maalesef birkaç bölüm dışında bunu aktaramıyor. Her şey o kadar “anlatılıyor” ki izleyici olarak kendinizi rahatsız hissetmiyor, tekinsiz olduğunu düşündüğünüz her öğenin ne kadar tekin olduğunu görüyorsunuz. Bu da Gypsy’nin hikayesinin bir yere varamamasına neden oluyor. Jean karakteri gibi hepimiz bir şeyler olmasını bekliyoruz, ama son bölüm dışında hikâyeyi kıpırdatacak bir twist ya da climax ile hemen hemen hiç karşılaşmıyoruz.

Buna karşılık Gypsy’nin bir güzel yanı ise Jean ve Michael’in karakter gelişimleri ile Jean’in dişil arzularının net ve doğrudan aktarılması. Bu bağlamda dizi, protagonistin kendi içine olan yolculuğunu tekrarlanan diyaloglara rağmen iyi bir şekilde yansıtmayı başarmış. Nitekim Jean’in hastalarının yavan profiller çizmeleri ise gerilim unsurlarını göz önüne alacak olursak dizi için bir handikap oluşturmuyor değil.

Her ne kadar tür ve dizinin uzunluğu gibi konularda apayrı yerlerde olsa da “In Treatment” bu anlamda gerilim unsurlarını bence çok iyi taşıyordu. Her an bir şey olacak hissiyle kendinizi rahatsız hissediyor, pür dikkat 30 dakika boyunca seansı izliyorduk. Hastaların durumlarındaki gelişimini veya düşüşünü çok iyi anlatan “In Treatment”dan belki de feyz alarak, ortaya 2. sezonda (eğer olacaksa) daha ayakları yere basan, psikolojik ve gerilim unsurlarının olduğu bir kurgu ortaya koyabilirlerse çok daha başarılı olur diye düşünüyorum. Çünkü Naomi Watts’ın oyunculuğu her ne kadar harika olsa da “Gypsy”, hikayesindeki gerilim yaratacak tüm kartları ortaya açıyor ve istenilen nabza bir türlü ulaşamıyor.

Sonuç olarak, Naomi Watts ve psikolojik gerilim… Okuduğunuzda gözlerinizin parladığını buradan görüyor gibiyim. Hevesini kursağınızda bırakmadan son olarak şunu söyleyeyim: Gypsy, drama örgüsünün sıradanlığı ile ortalamanın altında kalsa da Naomi Watts’ın performansı, aynı zamanda da bir kadının arzularının peşinden gidişine şahit olmak için izlenebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi