Zaman kadar eski bir hikaye, kafiyeden de eski bir şarkı.. 1991 yılında tanışıp aşık olduğumuz hikaye, dev ekrana kanlı canlı olarak dönüyor. Asıl merak noktası ise Disney dünyasının en büyülü hikayelerinden biri olan Güzel ve Çirkin’in yaşadığı bu evrimin ne kadar yeterli olacağı. Zira 1991 yapımı film, 1992 yılının Akademi Ödülleri’nde En İyi Film kategorisinde adaylık kazanarak bu dalda yer alan ilk animasyon türündeki film olmuştu. Günün sonunda 2017 yapımı 1991 yılı yapımına göre daha fazla beğeni toplar mı, ya da böyle bir kıyaslama yapılması ne kadar gerekli gibi sorular tartışmaya açık olsa da, 1990’larda çocuk ya da genç olan herkesin kalbinde yer etmiş bu hikayeye ait hissiyatları tekrardan yaşatabilme olasılığı taşıyan her şeyin bu jenerasyon için her zaman kocaman bir önem taşıdığı ne olursa olsun değişmeyecek bir gerçek. Bu şekilde düşünüldüğünde daha önceden çok sevilmiş bir hikayenin bir tekrarı oluşu, film için hem olumlu hem de olumsuz olarak değerlendirilebilir. Film, zaten beğenisi kazanılmış bir kitleye hitap ediyor olmasının yanında daha önceden kendisini çok sevdirmiş bu hikayenin etkilerini de başarıyla sürdürmek durumunda. Güzel ve Çirkin, çok eskiden kalplerimizi ısıtmış bir hikayenin sıcaklığını yeniden markalaştırma ve gişe başarısı gibi kaygıların etkisi altında bu kez daha yetişkin bir dil ile yeniden yaşatmaya çalışıyor.

Disney dünyasında daha önceden çok sevilmiş ve hatta markalaşmış bir hikayeyi yeniden, bu kez canlı bir şekilde sinema perdesine taşımak yeni bir hareket değil. Alice Harikalar Diyarında, Cinderella (2015), Orman Çocuğu (2016) gibi filmler animasyon versiyonlarında seyircisini kazanmış hikayelerin canlı tekrarları arasında gösterilebilir. Her birinin de mutlaka belli bir gişe başarısına ulaştığı ise bir gerçek. 1991 yılında başarılı animasyon versiyonu ile hayatlarımıza girmiş Güzel ve Çirkin de bu akımın bir örneği. Bu akım ile ilgili problem ise etkileri hissedilen gişe başarısı baskısı ve bu hikayelerin giderek birer pazarlama aracına dönüşüyor olabileceği düşüncesi. Güzel ve Çirkin’in hikayesi ana hatları ile 1991 yapımının aynısı olsa da değişiklik gösterdiği noktalar da var. Süresine eklenen 45 dakika bu değişiklikler arasında sonuna kadar hissettiklerimizden bir tanesi.

Güzel ve Çirkin: Kim Çirkin Bir Yaratığı Gerçekten Sevebilir ki?

Stockholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişi ile kurduğu empati ve sempati durumudur. Disney masallarının, özellikle prenseslerinin her birinde psikolojik bir anormalinin gizli olduğu her zaman tartışma konuları arasında yer almıştır. Film süresince 1991 yapımında da olduğu gibi akılları kurcalayan noktalardan bir tanesi de Stockholm sendromunun bu hikaye için ne kadar geçerli sayılabileceği durumu. Emma Watson (Belle)’ın, Stockholm sendromunun aynı zamanda esir olan kişinin esir alan kişi ile gösterdiği benzer hareketleri de gerektireceği, ancak Belle ve Canavar (Dan Stevens) arasında bu tür bir benzerliğin var olmadığı yönündeki yaptığı açıklama da bu kuşkuları hedefine oturtuyor. Ancak bu noktada benimsenmiş genel kanı, filmin ve hikayenin birini severken dış görünüşe göre değil de iç güzelliğe göre karar verilmesi gerektiği algısını genellikle çocuklardan oluşan izleyici kitlesine benimsetme çabası içerisinde olduğu yönünde. Güzel ve Çirkin, içerdiği değişikliklerle hikayesi ile ilgili olarak zaten var olan bu gibi tartışmaların arasına yenilerini ekliyor.

Filmde yer verilen, Disney hikayeleri için değişiklik olarak adlandırılabilecek durumlardan bir tanesi film hakkında ortaya çıkan tartışmalar arasında sıkça yer alan eşcinsel ilişkiler konusu. Daha önce Karlar Ülkesinde Olaf karakteri ile karşımıza çıkan Josh Gad, bu kez Disney filmlerinde görmeye alışmaya başladığımız kendini beğenmiş, ukala, barbar tavırlarıyla ve herkesten daha uzağa tükürebilme gibi itici yetenekleri ile anti-prens kontenjanını dolduran Gaston (Luke Evans)’ın en büyük destekçisi LeFou olarak karşımıza çıkıyor. LeFou sempatik ve komik tınısıyla hikayenin ritmini destekleyen tavırlarının yanı sıra, bir başka özelliği ile daha öne çıkmayı başarıyor. Film, LeFou’nun başta Gaston’a karşı var olan aşırı ilgili tavırları ile şüphelendirilen daha sonra Gaston’ın kendisinin neden hiç kız arkadaşı olmadığını sorgulaması ve son olarak bir erkek ile ettiği dansı ile pekiştirilen ilişkiler konusundaki yönelimlerinin üzerine açıkça gitmek istemese de, bu durumun varlığını seyircisine daima hissettiriyor. Film boyunca yer verilen eşcinsellik sadece Josh Gad’in başarılı performansı ile öne çıkan LeFou’nun ilişki yönelimleri üzerinden işlenmiyor. 3 silahşörlerden bir tanesinin Madam Gardırop (Audra McDonald) tarafından kadın elbiseleri ile giydirildikten sonra kameraya attığı cesur gülümseme de filmin bu yenilikçi tavrına örnek oluşturuyor. Film ve hikaye için yeni sıfatını taşıyan bir diğer özelliğin siyahi karakterlerin sayısındaki artış olduğu söylenebilir. Emma Watson’ın hayat verdiği Belle, 1991 yapımındakinden farklı olarak bu kez mucit, üretici olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Belle, her ne kadar bu davranışı yüzünden köylüler tarafından tepki görse de, bir kız çocuğuna okumayı öğretme çabası ile öğretmen rolü ile de ön plana çıkıyor. Belle, film tarafından her zaman cesur olarak nitelendiriliyor ancak ne yazık ki bugüne dek bu sıfatın altı tam anlamıyla doldurulamıyordu. Fakat bu kez Belle, Canavar tarafından tutsak edildiği ilk günde bile sadece odasına kapanıp ağlamaktansa ipleri eline almayı tercih ediyor ve ihtimali düşük olsa da ağlamaktan daha yararlı olacak gerçek bir kaçış planı hazırlamaya başlıyor. Yani sadece lafta değil, gerçekten cesur bir duruş sergiliyor. Filmin bu davranışı, bugüne kadar pek de yer verilmeyen homofobi ve ırkçılık konuları ile ilgili gösterdiği çabayı feminizm konusunda da gösteriyor olabileceğini düşündürüyor. Her ne kadar genellikle altını özellikle çizmiyor olsa da, varlığını hissettirdiği bu tavırları ile Güzel ve Çirkin, hikayenin bugüne kadarki tartışmasız en özgür versiyonunu yansıtıyor.

Ana hatları ile aynı hikayeyi yansıtıyor ve sıkıştıkça eski hikayenin yardımına başvuruyor olsa da 2017 yapımı film, 1991 yapımına göre biraz daha farklı. Yazarlar Stephen Chbosky ve Evan Spiliotopoulos’un hikaye üzerinde yaptıkları küçük değişiklikler iyi anlamda etki yaratabildiği gibi, bazen başarıya ulaşmakta zorlanabiliyor ve hikayenin seyirciye istenen duygu yoğunluğunu yaşatamamasına sebep olabiliyor. Filme yeni eklenen anneler ile ilgili dramatik hikayeler, her ne kadar seyirciyi hüzünlendirerek hikayeyle daha sıkı bir bağ kurmaya yöneltmeyi hedeflese de, seyirci üzerinde sürekli bir duygusallaşma baskısı kuruyor. Film, kendi başımıza çözmeyi tercih edeceğimiz küçük noktaları sürekli yüzümüze vururken, yüzümüze vurması gereken noktaları gizliyor. Aynı zamanda duygusallık seviyesini yeni eklentiler ile artırmaya çalışırken kırptığı bazı diyaloglar ve küçük detaylar ile var olan duygusal havayı oluşturan küçük vuruşları kaçırıyor. Örneğin, sürekli gözümüzün önüne getirilen gül sembolünün oluşturduğu bağı birleştirmeye çalışırken, Maurice (Kevin Kline)’in tatlı kaçık hallerinin altı yeterince çizilemiyor ve baba karakterine duyduğumuz sempati azalıyor. Canavar (Dan Stevens) ve Gaston (Luke Evans) arasında yaşanan filmin en önemli sahnelerinden dövüş sahnesi sırasında Gaston’ın, Belle’in aşkını kaybettikten sonra pes eden Canavar’ın bu tavrının altını çizerek kendisi ile savaşmasını söylediği gerilimi ve canavara karşı duyulan sempatiyi son noktaya çıkaran anı yaşayamayışımız da aralarındaki dövüşün heyecanını azaltıyor. Hikayedeki değişikliklerden dolayı yaşanan duygusal eksikliklere Türkçe altyazılar için yapılan çevirinin istenen hisleri yaşatmak için yeterli düzeyde olamayışı ile dil bariyeri de ekleniyor. Filmin artık bir animasyon olmayışı da zaman zaman yaşadığı düşüklüklerin sebepleri arasında gösterilebilir. Bu durum Alacakaranlık serisinden ve Rüya Kızlar (2006) filmlerinden gözlerimizin alışkın olduğu yönetmen Bill Condon’ın başarı ile ele almayı başardığı müzikal sahneler ile kurtarılamıyor. Her ne kadar özellikle müzikal sahneler başarılı yansıtılsa da film, hız kaybetmekten kurtulamıyor. Filmin bu anlarında yardımına Howard Ashman ve Alan Menken 1991 versiyonunda ile Akademi Ödülü kazandırmış efsaneleşmiş başarılı müzikleri ve saat Cogsworth (Ian McKellen)’ün de yer aldığı şamdan Lumiere (Ewan McGregor) öncülüğünde yemek odasının gururla sunduğu klasikleşmiş “Misafirimiz Ol (Be Our Guest)” müzikal numarası yardımına yetişiyor. Film, müzikleri ile ve Alan Menken’ın çalışmaları ile 1991 yılında hayatını kaybeden Howard Ashman’ı anıyor. Filmde bu numaranın en büyülü ve en şatafatlı haline şahit oluyoruz ve filmden çıktığımızda kendimizi değişime uğrasa da etkisini yitirmeyen şarkılardan mutlaka en az bir tanesini mırıldanırken buluyoruz.

İç güzelliğin önemini vurgulayan hikaye, 1991 yılında hepimizin içini ısıtmıştı ve bizleri gerçek aşkın varlığına inandırmıştı. 2017 yapımı Güzel ve Çirkin, animasyon etkisini yaratamasa da bizleri küçük değişikliklere rağmen aynı kalmış özlediğimiz hikayeye geri götürüyor. Animasyon versiyonunu özleten film, her ne kadar bu kez biraz daha yetişkin bir dil kullansa da çocuk dostu tavrını koruyor. Güzel ve Çirkin, gerçek aşkın göz ile görülemediği sadece kalp ile hissedilebildiği, ailecek izlenebilecek bir film.

 

Zaman kadar eski bir hikaye, kafiyeden de eski bir şarkı.. 1991 yılında tanışıp aşık olduğumuz hikaye, dev ekrana kanlı canlı olarak dönüyor. Asıl merak noktası ise Disney dünyasının en büyülü hikayelerinden biri olan Güzel ve Çirkin’in yaşadığı bu evrimin ne kadar yeterli olacağı. Zira 1991 yapımı film, 1992 yılının Akademi Ödülleri’nde En İyi Film kategorisinde adaylık kazanarak bu dalda yer alan ilk animasyon türündeki film olmuştu. Günün sonunda 2017 yapımı 1991 yılı yapımına göre daha fazla beğeni toplar mı, ya da böyle bir kıyaslama yapılması ne kadar gerekli gibi sorular tartışmaya açık olsa da, 1990’larda çocuk ya da genç olan herkesin kalbinde yer etmiş bu hikayeye ait hissiyatları tekrardan yaşatabilme olasılığı taşıyan her şeyin bu jenerasyon için her zaman kocaman bir önem taşıdığı ne olursa olsun değişmeyecek bir gerçek. Bu şekilde düşünüldüğünde daha önceden çok sevilmiş bir hikayenin bir tekrarı oluşu, film için hem olumlu hem de olumsuz olarak değerlendirilebilir. Film, zaten beğenisi kazanılmış bir kitleye hitap ediyor olmasının yanında daha önceden kendisini çok sevdirmiş bu hikayenin etkilerini de başarıyla sürdürmek durumunda. Güzel ve Çirkin, çok eskiden kalplerimizi ısıtmış bir hikayenin sıcaklığını yeniden markalaştırma ve gişe başarısı gibi kaygıların etkisi altında bu kez daha yetişkin bir dil ile yeniden yaşatmaya çalışıyor. Disney dünyasında daha önceden çok sevilmiş ve hatta markalaşmış bir hikayeyi yeniden, bu kez canlı bir şekilde sinema perdesine taşımak yeni bir hareket değil. Alice Harikalar Diyarında, Cinderella (2015), Orman Çocuğu (2016) gibi filmler animasyon versiyonlarında seyircisini kazanmış hikayelerin canlı tekrarları arasında gösterilebilir. Her birinin de mutlaka belli bir gişe başarısına ulaştığı ise bir gerçek. 1991 yılında başarılı animasyon versiyonu ile hayatlarımıza girmiş Güzel ve Çirkin de bu akımın bir örneği. Bu akım ile ilgili problem ise etkileri hissedilen gişe başarısı baskısı ve bu hikayelerin giderek birer pazarlama aracına dönüşüyor olabileceği düşüncesi. Güzel ve Çirkin’in hikayesi ana hatları ile 1991 yapımının aynısı olsa da değişiklik gösterdiği noktalar da var. Süresine eklenen 45 dakika bu değişiklikler arasında sonuna kadar hissettiklerimizden bir tanesi. Güzel ve Çirkin: Kim Çirkin Bir Yaratığı Gerçekten Sevebilir ki? Stockholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişi ile kurduğu empati ve sempati durumudur. Disney masallarının, özellikle prenseslerinin her birinde psikolojik bir anormalinin gizli olduğu her zaman tartışma konuları arasında yer almıştır. Film süresince 1991 yapımında da olduğu gibi akılları kurcalayan noktalardan bir tanesi de Stockholm sendromunun bu hikaye için ne kadar geçerli sayılabileceği durumu. Emma Watson (Belle)’ın, Stockholm sendromunun aynı zamanda esir olan kişinin esir alan kişi ile gösterdiği benzer hareketleri de gerektireceği, ancak Belle ve Canavar (Dan Stevens) arasında bu tür bir benzerliğin var olmadığı yönündeki yaptığı açıklama da bu kuşkuları hedefine oturtuyor. Ancak bu noktada benimsenmiş genel kanı, filmin ve hikayenin birini severken dış görünüşe göre değil de iç güzelliğe göre karar verilmesi gerektiği algısını genellikle çocuklardan oluşan izleyici kitlesine benimsetme çabası içerisinde olduğu yönünde. Güzel ve Çirkin, içerdiği değişikliklerle hikayesi ile ilgili olarak zaten var olan bu gibi tartışmaların arasına yenilerini ekliyor. Filmde yer verilen, Disney hikayeleri için değişiklik olarak adlandırılabilecek durumlardan bir tanesi film hakkında ortaya çıkan tartışmalar arasında sıkça yer alan eşcinsel ilişkiler…

Yazar Puanı

puan - 68%

68%

Güzel ve Çirkin, çok eskiden kalplerimizi ısıtmış bir hikayenin sıcaklığını yeniden markalaştırma ve gişe başarısı gibi kaygıların etkisi altında bu kez daha yetişkin bir dil ile yeniden yaşatmaya çalışıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.66 ( 9 votes)
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi