34. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve merakla beklenen Lucifer‘in yönetmeni Gus van den Berghe ile; filminde tondoskop formatını kullanışından sinemada mekanın yeri ve anlamıyla birlikte, filmlerindeki tarihsel ve zamansal atıflara değindiği ve gelecek projelerinden de bahsettiği keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Kerem Duymuş

https://vimeo.com/124852022

Kerem Duymuş: Öncelikle, bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Son filminiz Lucifer’in galası dün yapıldı. Filmden bahsetmeden size önceki filmleriniz hakkında birkaç soru sormak istiyorum. İlk filminizi Belçika’da, ikincisini Togo’da ve son olarak Lucifer’i Meksika’da çektiniz. Farklı yerlerde çekim fikri aklınıza nereden geldi veya bu filmografiniz üzerinde bir önem teşkil ediyor mu?

Gust van den Berghe: Açıkçası başlangıçta filmleri bu mekanlarda çekmek gibi belli bir düşüncem yoktu. Senaryo üzerine çalışırken tesadüfen bu mekanlarda bulunduğumu söyleyebilirim. Filmlerimde anlatmaya çalıştığım esas noktayı bireyin gittikçe mekan içinde göçebelik etmekten çıkıp zaman içinde göçebelik etmeye başlaması olarak tanımlayabilirim. Farklı coğrafyaların ortak etkileşiminden yeni bir gerçeklik ve modernlik anlayışına ulaşabileceğimize inanıyorum. Bu fikri şöyle açabilirim; üç filmim de Belçika’da başlıyor ve filmlerimin tümü eski Alman ve Belçikalı öykülerden esinlenerek yazıldı. Eski öyküleri okumanın bana kendi büyüdüğüm topraklar içinde zamanda seyahat etme olanağı verdiğini düşünüyorum. Bu öykülerin tamamı çok eski zamanlardan kalma ve elbette yazıldıkları zamandan beri ülke bambaşka bir hale büründü. Eminim bu durum tüm eski öykülerde olduğu gibi Türkiye için de geçerlidir. Farklı dönemlerde geçen öyküleri okumak bize zaman içinde seyahat etme olanağı verir. Eski bir öyküyü şimdiki zamanda okurken zaman içinde göçebelik etmiş oluruz. Filmlerimde üstünde durduğum noktayı bu şekilde açıklayabilirim sanırım. Filmleri farklı yerlerde çekmenin anlattığım hikayeye daha gerçekçi bir boyut katacağını düşündüm. Ancak şunu söylemem gerekir ki hayat ilginç bir şekilde yer değiştirir. Asla düz bir biçimde ilerlemez, kendi etrafında döner.

Kerem Duymuş: Dairesel bir biçimi mi kast ediyorsunuz?

Gust van den Berghe: Tam olarak dairesel diyemeyiz, hayatımız beklenmedik dönüşlerle bezenmiştir, hiçbir zaman aynı yerde durmayız, sürekli bir döngünün içinde yer alırız. Ben de bir film sayesinde bu olgudan yola çıkarak milliyetçi veya romantik bir duruş sergilemek kaygısı gütmeden yalnızca kendi kültürüm üzerine etnografik bir araştırma yapmak istedim diyebilirim.

K.D: Lucifer’in hiç kuşkusuz en önemli yanı “tondoskop” formatıyla çekilmiş olması. Bu formatın özel olarak üretilmiş konik bir aynayla bağlantısı var sanıyorum.

Berghe: Özel bir ayna kullanıp kullanmadığımızı mı soruyorsun?

K.D: Demek istediğim “tondoskop” formatının işlevinde aynanın nasıl bir bağlantısı vardı? 

Berghe: Açık konuşmak gerekirse ayna kullanımının oldukça temel bir rolü var. İlk başta bir ayna kavramıyla başladı ancak sonradan bütün filmi bir aynanın yardımıyla çekmenin kullanışsız olacağını fark ettim. Bunun üzerine aynayı oldukça uzak bir konuma yerleştirip filmi çekmeyi denedik.

K.D: Filminizde metaforlara geniş yer veriyorsunuz. Örnek olarak Lucifer İncil’de İsa’dan koyunların çobanı ile bahsedilmesine atıfta bulunurcasına bir koyunu kurtarıyor ve rahip karakteri Babil Kulesi’ne benzeyen bir kilise inşa etmeye çalışıyor. Günlük yaşam, sıradan insanlar gibi temalarla dinsel metaforlar arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? 

Berghe: Filmde günlük hayatın içine aksettirdiğimiz geniş ölçüde sembolik öğelere kullandık. Bu durumu şöyle açıklayabilirim; örneğin İncil yüzyıllar boyunca defalarca gözden geçirilip yeniden yazılarak çağımıza uygun hale getirilmiş bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. İncil’deki metaforlar ve görsellerin sürekli bir evrim geçirdiğini gözlemleyebiliriz. Bu bağlamda, eski anlamların yerlerini güncel anlamlara bıraktığını söyleyebiliriz. Filmde bahsi geçen Babil Kulesi eski bildiğimiz anlamı taşıyor elbette, ancak aynı zamanda tamamen farklı bir kılığa bürünmüş bir halde. Hayatın içinde yarattığımız anlamları sürekli peşimizde oradan oraya sürüklediğimiz bir sırt çantasına benzetebiliriz. Bu deneyimlerimizin yarısını ömür boyu taşırken, bir kısmının içini boşaltıp yerine kendi anlamlarımızla doldurmamız gerekir. Filmde kullanılan imgelerin çoğu kurmaca bir ürünün görselleri. Benim bir yönetmen olarak başlıca görevim kendi deneyimlerimi kesinlikle zorlayıp belli bir bakış açısına sıkıştırmadan izleyiciye sunmak.

K.D: Lucifer’in hiçbir şekilde bir mucize yarattığına tanık olmuyoruz. O sadece gerçeğin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu açıdan Lucifer’le insanlık arasında bir bağ kurabilir miyiz?

Berghe: Elbette. Etimolojik olarak “lucifer” kelimesi Latince’de “ışık getiren” anlamına gelir. Başından beri şeytan hakkında bir film yapabilirdim, ancak bu çağın sıkıntısını yaşayan bir nevi “postmodern insan” fikri üzerine yoğunlaşan bir film yapmak bana daha çekici geldi. Film tam anlamıyla Rönesans fikirlerini yeniden ele alıyor. İncil’de insanın cennetten atılmasını somut gerçekçi bir üslup kullanarak yeniden sahnelemeye çalıştım. Cennet atılmış olmanın başımıza gelebilecek en güzel şey olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse doğası gereği cennet oldukça sığ bir kavramdır. Oysa hayatın kendisinde acıyı, ızdırabı, bilinci ve aynı zamanda hazzı yaşarız. Ayırt etmeyi ve muhakemeyi öğreniriz. Cennette tek bir gerçek vardır ve kesinlikle farklılığa yer yoktur. Filme bu şekilde bakacak olursanız karşınıza tamamıyla yeni anlamlar çıkacaktır. Bu nedenle filmin hala oldukça güncel bir hikayeden bahsettiğini düşünüyorum. Lucifer figürü üzerinde çalışırken Hristiyan Kilisesi’nin figür tasviri konusunda, bilhassa kötü figürler tasvir etme konusunda ne kadar yaratıcı olduğunu fark ettim. Kötüye bakış açımız yüzyıllar boyunca günümüze gelene dek aralıksız bir evrim geçirmiştir. Özellikle mitoloji tarihinde kötü figürler sürekli olarak farklı bir biçimde çizilmiştir. Bunun aksine sanki bu konuda evrensel bir yasa varmışçasına iyinin hep benzer şekillerde betimlenmiş olduğunu görüyoruz. Film boyunca bu bakış açısını irdelemeye çalıştım.

roportaj-lucifer-filmloverss

K.D: Filmin genelinde baktığımızda tamamen doğal bir renk skalası ve oyunculuk yönetimi görüyoruz. Bu açıdan filmin bu natüralist yaklaşımı ile sürreal hikaye arasındaki gerilimi ontolojik olarak değerlendirebilir miyiz? Örneğin Camus’nün saçma (absurd) kavramıyla?

Berghe: Bu içinde pek çok çıkış noktası barındıran epey uzun bir soru oldu. Sinemayı farklı noktaları birleşiminden bir nevi sonuca varan bir kavram olarak tanımlıyorum. İçinde barındırdıklarını açmaya kalkarsak farklı izlerin peşinden giderek çeşitli sonuçlara varabiliriz. Filmde kullanılan renk tonları üzerine şunları sayabilirim; sizin de belirttiğiniz gibi doğal renkler kullanmakta ısrar ettik. Kurgu boyunca her yönetmenin yaptığı gibi renk tonundan aktörlerin kıyafetlerine kadar dikkatli bir çalışma yürüttük. Filmi yağmurlu dönemde çekmek zorunda kaldık ve çekim boyunca kapalı bir gökyüzü altında çalıştık. Buna ek olarak büyük ölçüde ışık alan bir lens prototipi kullandık ve bu filme parlak bir görüntü kattı. Sürrealizmle ilgili olan soruna geri dönersek, bu kasti olarak yapılmış bir şey değil. Yaratılan etki benim mekana bakış açımla yakından ilintili olmalı ve her izleyicinin algısı doğal olarak değişkendir. Sürrealizmin gayet doğal bir dışavurum biçimi olduğuna inanıyorum Küçük kasabalarda dönen absürd şakaların miktarını ne denli çok olduğuna inanamazsınız. Benim açımdan film sürrealizmden çok rüyalara yakın bir yerlerde.  Karakterlerin bilinçaltı, mantık dışı düşüncelerini ortaya çıkarabilir. Bunun mantıktan çok, düşünce ve inançla ilgisi var. Hatta daha da ileri gidip çocuksu bir sürrealizmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bir gerçek diğerinden daha değerli değil. Gerçi mizahi alt metinin de önemli bir yeri var. Mizahi söylem filme insancıl bir boyut katıyor. Filmde bu temanın üstünde durmaya önem veriyorum. Bu da benim iyimser tarafım olabilir. Bir insanla birlikteyken gülebiliyorsanız o kişi ailenizin bir parçası, hatta kardeşiniz olmuş demektir.  Biz de filme iyimser bir boyut katmak için böyle bir yol izledik. İşin aslı, bu bakış açısını film süresince yavaşça yok etmek için özellikle yarattık. Hissettiniz mi bilmiyorum, filmin yarısından itibaren görsel gittikçe karamsarlaşıyor ve sona doğru eski haline dönüyor. Tüm film olabildiğince doğal bir biçimde çekildi. Aktörler bile bir noktada oyunculuğu bırakıp hikayeyi yönetiyorlar. Ben bir hikaye yaratmak için insanların bir araya gelmesini çok dokunaklı buluyorum. Benim görevim onları gözlemlemek veya onlar hakkında bir belgesel çekmek değil. Orada, aynı çocukluğumuzda olduğu gibi hepimiz aynı oyunun bir parçasıyız.  Aktörler rol yaparken aslında ilahi bir şeyden yararlanırlar. Hayatımız boyunca dünyanın belli başlı kuralları ve onların etkileri olduğunu öğreniriz. Tıpkı ateşin sıcak olduğunu öğrenmek için parmaklarımızı yakmamızın gerekmesi gibi. Oyuncular da hepimizin yaşadığına benzer bir yol izlerler. Film boyunca öğrenme süreci işin en ilginç kısmıydı. Lucifer’i oynayan kişi profesyonel bir aktördü. Filme yönelik tamamen farklı bir bakış açısı vardı ve bu da hikayeye yeni bir boyut kazandırdı. Bir noktadan sonra, oyuncudan fazlası oldu. Yönetmen hatta sahnenin kendisi oldu.

K.D: Filmde yarattığınız gerçeklik olgusuyla günlük hayatın gerçekliği arasında nasıl bir fark var?

Berghe: Bu gerçekten cevap vermesi zor bir soru. Özellikle çalıştığım yerlerde kamerayı çıkardığım an doğal bir ortam yaratmaya çalışıyorum. Ancak kamerayı kurduğum anda gerçeklikten uzaklaştığımı hissediyorum. O anda her şey kayboluyor ve beni etkileyen her şeyi yeniden yaratmam gerekiyor. Kameraya yansıyan tüm görüntüler bir kurgudan ibaret ve bu görüntüleri bir resim yapar gibi tekrardan kurguluyor olmak heyecan verici. Bu noktadan itibaren gerçek hayat olarak kabul ettiğimiz olgudan uzaklaşıp simülasyon boyutuna geçiyoruz. Bu iyi yapıldığında zincirlerinden kurtulup yeni bir gerçeklik anlayışına ulaşıyor ki bunun sinemanın büyülü alanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda gerçeklikten sıyrılmak bize tamamıyla kişisel bir nüfuz sahası yaratıyor ve başka birinin yarattığı bir gerçekliğe şahitlik etmenin bizi film izlemeye iten sebeplerin başında geldiğini düşünüyorum. Yeterince açık konuşuyor muyum bilmiyorum. Bu filmi neden çektim? Sanırım kelimelere dökmekte zorlandığım hislerimi anlatmak için. Ben bir düşünür veya becerikli bir konuşmacı değilim. Ben öncelikle bir sinemacıyım ve bu filmin amacı da yalnızca bir filmin yapabileceklerini film diliyle anlatmak. Filmin son sahnesinde bakılırsa söylediğim daha rahat anlaşılacaktır. Bu sahnenin kompozisyonu olayları yalnızca bir filmin kurgulayabileceği biçimde anlatıyor. Bütün bunların üzerine, film bittiği anda bir yönetmenin yapabileceği tek şey filmini izleyicileriyle buluşturmaktır. O andan itibaren izleyici filmime benim olduğumdan çok daha yakındır ve ben filmi geride bırakıp başka projelere yoğunlaşırken izleyici kendi hikayesini yazmaya başlar.

K.D: Lucifer filminde tondoskop formatını kullanarak sıra dışı bir işe imza attınız. Gelecek filmlerinizde bunun gibi yeni tekniklere yer vermeyi düşünüyor musunuz ve son olarak, yönetmenliğin yanında bir hikaye anlatıcısı olarak projeleriniz arasında yeni hikayeler var mı?

Berghe: Sanırım bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmak zorundayım çünkü teknik özellikler bir senaryo üzerine çalışırken ilk aklımıza gelen şeylerden değil. Bunu yanında kendimi bir hikaye anlatıcısı olarak da görmüyorum; umarım bir gün gerçek bir öykücü olabilirim. An itibariyle yeterli kelime dağarcığına sahip değilim. Kendimi daha çok bir tercüman veya bir aracı olarak tanımlayabilirim. Zamanı ve fikirlerim üzerine düşünüp karşılaştığım fikirleri başka bir dile tercüme etmeye çalışıyorum sanırım. Tercüme etmenin de ötesinde, buna bir şeyleri devretmeye de benzetebiliriz. Biraz önce de belirttiğim gibi insanlar olarak yaratma konusunda son derece yetenekliyiz ama sanki bir yerde bu yaratma gücümüzü kaybettik. Bireyler olarak bu özelliğimize sahip çıkmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Eski fikirleri alıp yerine yenilerini koymak. Hayatın anlamını değişimde aramak gerek. Kültürün anlamı da sahip olduğumuz değerleri paylaşmaktan geçer. Bizim dönemimiz sinemacıları bazen seyircilerinin böyle bir mirasa sahip olduğu gerçeğini unutuyor. Unutmak ve yok etmek çok kolaydır. Cesur olanın, bir taşı alıp duvara koymak, yani el birliğiyle bir yapının inşasına katkıda bulunmak olduğuna inanıyorum. Örneğin ben eski duvarları izlemeyi çok severim. Belki de bunu benden önce gelen insanların yapmış olduğu bir yapının hala ayakta duruyor olmasının bende uyandırdığı hayranlık hissine bağlayabilirim. Özellikle Türkiye’de inanılmaz güzellikte eski duvarlarınız var. Ancak bu pek kimsenin dikkatini çekmiyor. Kimseler bakmasa bile bu eski yapıtlar adeta kültüre açılan bir kapı niteliği taşır. Üstelik bunu yapmaları için hiçbir sebep olmamasına karşın öyküler anlatırlar. Elbette ki bu önceliklere bizlerin, yani sanatçıların işidir. Önemli olan bizim bu yapılara bakarken ne söylediğimizdir. Yeni görseller, yeni fikirler yaratmak. Hatta bunların yeni fikirler olmasına bile gerek yok. Yeni bir sinematik açı yaratmak zorunda değiliz. Ben yalnızca cennet hakkında, Dünya’nın varlığından önce dünya hakkında bir film yaptım. Bir anlamda sinemadan önce sinemadan bahsetmek istedim. Burada ticari sinemadan bahsediyorum. Bu sessiz film, Dadaizm, sürrealizm, kübizm veya Bauhuas olabilir. Bütün bunların bıraktığı mirası göz ardı edemezsiniz. Sinemada asla “tamam, hadi şunu şöyle, bunu böyle yapalım” diyerek başlayamazsınız. Ancak bu bambaşka bir söyleşi konusu olur ve sorunun amacını çoktan dışına çıkmış bulunuyoruz.

K.D: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Berghe: Tanıştığımıza memnun oldum. Umarım röportaj için kullanılmaya değer konulardan bahsetmişizdir ve bu anlattıklarım çok yapmacık durmamıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi