“Bir toplumda ne kadar çok grup ve kurum varsa, o kadar da kolektif bellek vardır. Sosyal sınıflar, aileler, kuruluşlar, birlikler ve sendikalar uzun zaman sürecinde üyelerinin oluşturmuş olduğu ayırt edici belleklere sahiptirler. Hatırlayan elbette grup ya da kurumlar değil bireylerdir; fakat bu birey belirli bir grup bağlamı içerisinde konumlanmış, geçmişi bu bağlamda yeniden üreten bir bireydir.”    

 – Maurice Halbwachs (On Collective Memory)

Bu sene Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen Güneş Tepedeyken – The High Sun; Yugoslavya’yı parçalara ayırarak bir çok ulus devletin ortaya çıkmasına sebep olan iç savaşın ekseninde gelişen üç farklı aşk hikayesine odaklanarak, etnik savaşların hem toplumsal hem de kişisel hafızalarda yarattığı derin çatlakları ve travmaları gözler önüne seriyor. Hırvat yönetmen Dalibor Matanic’in on yıllık zaman aralıkları üzerinden anlattığı üç aşk hikayesi; aşk ve nefret, tutku ve merhamet gibi kavramlarla iç içe geçerek Güneş Tepedeyken’i yılın en değerli filmlerinden biri yapıyor. Filmin değerli olmasının en büyük sebeplerinden biri; bir tür hafıza kaydı işlevi görüyor olması ve oluşturmaya çalıştığı bu hafıza kaydını sinematografik anlatım diliyle de üst seviyelere taşıyabilmesi. Yine filmi oldukça değerli kılan bir diğer özellik ise başlangıç ve bitiş üzerine çizmeye çalıştığı döngüyü, senaryosundan oyunculuklarına dek ilmek ilmek işleyebilmiş olmasında. Hikayeler ve karakterler farklı olmasına rağmen üç hikayede de aşıkları canlandıran genç oyuncular Goran Markovic ve Tihana Lazovic; acı, suçluluk ve kefaret köprüleri inşa ederek anlatıları birbirine bağlamayı başarıyorlar. Matanic’in anlatılar arasında bu şekilde bağlantı noktaları inşa etme tercihi bile, kişisel kanaatimce ekstra öneme sahip.

Umudun yok oluşunu da yeni umut ihtimallerini de bir arada görebilme fırsatı yakaladığımız Güneş Tepedeyken hikayesini; Yugoslavya topraklarında yaşanacak iç savaşın hemen öncesinden, 1991 yılından, biri Hırvat diğeri Sırp iki genç aşığın ilişkileriyle başlatıyor. Birbirini çok seven iki aşık Jelena ve Ivan; yaşadıkları iki Balkan köyünü birbirinden ayıran gölün kenarında, bu iki halk arasında her an gelişebilecek gerilimin kurbanı olmamak adına şehre, Zagreb’e gitme planları yaparlar. Jelena’nın ağabeyi orduya yeni çağrılmıştır ve kız kardeşinin ‘karşı taraftan’ biriyle olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Barış ve umut ihtimallerinin yok oluşuyla biten bölüm, iç savaşın başlangıcındaki gerilimli atmosfere yönelik güçlü referanslar da verir.

İkinci hikaye iç savaşın hemen akabinde, 2001 yılında geçer. Savaş henüz bitmiştir fakat savaşın izleri sokaklarda, binalarda açık ve net biçimde görülebilmektedir. Köylüler, kasabalılar savaşın yarattığı yıkımdan kaçmak adına büyük şehirlere, savaşın olmadığı gitmek zorunda kalmış, bu sebeple bu köylerdeki hemen her ev terk edilmişliğe mahkum olmuştur. Lazovic’in canlandırdığı Natasha, annesiyle birlikte savaş yüzünden terk etmek zorunda kaldıkları köyüne geri döner. Ağabeyi savaşta ölen Natasha, içten içe bu ölümün sorumlusu olarak gördüğü ‘karşı tarafa’ karşı derin bir nefret ve kin beslemektedir. Savaş sırasında büyük hasar gören evlerini tamir etmek için gelen Ante (Markovic) ise Natasha’nın büyük bir kin güttüğü ‘karşı taraftan’dır. Acaba aşk nefrete karşı gelip umut ihtimallerini yaratabilecek midir?

2011 yılında geçen son hikaye ise bir parti atmosferi ekseninde gelişir. Savaş çoktan bitmiş olmasına rağmen savaşın kalıntıları, izleri savaşı yaşayan halkların hafızalarında halen çok tazedir. Şehre okumaya giden Luka (Markovic) yakın arkadaşlarının düzenleyeceği büyük bir parti için doğup büyüdüğü köye dönmek zorunda kalır. Hem ailesi hem de sevdiği kadınla yüzleşecek olan Luka’nın bu geri dönüşü, geçmişin kefaretini ödemek için bir şans yaratabilecek midir? İyileşmeyen yaraları maskeleyen bu partinin sonunda, Güneş Tepedeyken filmi boyunca karşımıza çıkan karakterler arasındaki bağ nihai bir arınmaya varabilecek midir?

Spoiler vermemek adına detaylarına giremediğim hikayelerin bir çember oluşturduğunu belirtmiştim. Bu çemberin kapanıp kapanmadığını ya da kapanmasının gerekli olup olmadığını filmi izlediğinizde fark edeceğinizden şüphem yok. Hikayeler arasındaki bağı tutarlı bir biçimde geliştiren Matanic’in, Güneş Tepedeyken filminde, toplumsal hafızalarda açılmış yaraları sevgi ve bir aradalık düşüncesiyle sarmanın ihtimallerini aradığını söylemek yanlış olmaz. Bugün içinde yaşadığımız toplumda en çok karşımıza çıkan Türk – Kürt ayrıştırması üzerinden de okuyabileceğimiz film; köklü bir ayrıştırma geleneğinin, toplumsal hafızalarımızdan kişisel hafızalarımıza akarak özel hayatlarımızı dahi ne denli etkilediğini açık bir biçimde gösteriyor.

Tüm bu sebeplerden dolayı Dalibor Matanic’in son derece önemli bir meseleyi; üç hikayede de tekrarlanan belli başlı imgeler üzerinden dizayn ederek ve gerekli gördüğü yerlerde yakın çekimlere başvurup, aşk ve nefret arasındaki gerilimli bağı filmin adıyla da bağdaşacak şekilde ekrana yansıttığını söylemek gerek. Bu sinematografik anlatıyla bütünleşmeyi başaran hikayeler, zaman ve hafızaya dair felsefi bir söylem gücünü de deşifre ettiği için; Güneş Tepedeyken asla ıskalanmaması gereken bir yapım oluyor.

“Bir toplumda ne kadar çok grup ve kurum varsa, o kadar da kolektif bellek vardır. Sosyal sınıflar, aileler, kuruluşlar, birlikler ve sendikalar uzun zaman sürecinde üyelerinin oluşturmuş olduğu ayırt edici belleklere sahiptirler. Hatırlayan elbette grup ya da kurumlar değil bireylerdir; fakat bu birey belirli bir grup bağlamı içerisinde konumlanmış, geçmişi bu bağlamda yeniden üreten bir bireydir.”      - Maurice Halbwachs (On Collective Memory) Bu sene Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen Güneş Tepedeyken – The High Sun; Yugoslavya’yı parçalara ayırarak bir çok ulus devletin ortaya çıkmasına sebep olan iç savaşın ekseninde gelişen üç farklı aşk hikayesine odaklanarak, etnik savaşların hem toplumsal hem de kişisel hafızalarda yarattığı derin çatlakları ve travmaları gözler önüne seriyor. Hırvat yönetmen Dalibor Matanic’in on yıllık zaman aralıkları üzerinden anlattığı üç aşk hikayesi; aşk ve nefret, tutku ve merhamet gibi kavramlarla iç içe geçerek Güneş Tepedeyken’i yılın en değerli filmlerinden biri yapıyor. Filmin değerli olmasının en büyük sebeplerinden biri; bir tür hafıza kaydı işlevi görüyor olması ve oluşturmaya çalıştığı bu hafıza kaydını sinematografik anlatım diliyle de üst seviyelere taşıyabilmesi. Yine filmi oldukça değerli kılan bir diğer özellik ise başlangıç ve bitiş üzerine çizmeye çalıştığı döngüyü, senaryosundan oyunculuklarına dek ilmek ilmek işleyebilmiş olmasında. Hikayeler ve karakterler farklı olmasına rağmen üç hikayede de aşıkları canlandıran genç oyuncular Goran Markovic ve Tihana Lazovic; acı, suçluluk ve kefaret köprüleri inşa ederek anlatıları birbirine bağlamayı başarıyorlar. Matanic’in anlatılar arasında bu şekilde bağlantı noktaları inşa etme tercihi bile, kişisel kanaatimce ekstra öneme sahip. Umudun yok oluşunu da yeni umut ihtimallerini de bir arada görebilme fırsatı yakaladığımız Güneş Tepedeyken hikayesini; Yugoslavya topraklarında yaşanacak iç savaşın hemen öncesinden, 1991 yılından, biri Hırvat diğeri Sırp iki genç aşığın ilişkileriyle başlatıyor. Birbirini çok seven iki aşık Jelena ve Ivan; yaşadıkları iki Balkan köyünü birbirinden ayıran gölün kenarında, bu iki halk arasında her an gelişebilecek gerilimin kurbanı olmamak adına şehre, Zagreb’e gitme planları yaparlar. Jelena’nın ağabeyi orduya yeni çağrılmıştır ve kız kardeşinin ‘karşı taraftan’ biriyle olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Barış ve umut ihtimallerinin yok oluşuyla biten bölüm, iç savaşın başlangıcındaki gerilimli atmosfere yönelik güçlü referanslar da verir. İkinci hikaye iç savaşın hemen akabinde, 2001 yılında geçer. Savaş henüz bitmiştir fakat savaşın izleri sokaklarda, binalarda açık ve net biçimde görülebilmektedir. Köylüler, kasabalılar savaşın yarattığı yıkımdan kaçmak adına büyük şehirlere, savaşın olmadığı gitmek zorunda kalmış, bu sebeple bu köylerdeki hemen her ev terk edilmişliğe mahkum olmuştur. Lazovic’in canlandırdığı Natasha, annesiyle birlikte savaş yüzünden terk etmek zorunda kaldıkları köyüne geri döner. Ağabeyi savaşta ölen Natasha, içten içe bu ölümün sorumlusu olarak gördüğü ‘karşı tarafa’ karşı derin bir nefret ve kin beslemektedir. Savaş sırasında büyük hasar gören evlerini tamir etmek için gelen Ante (Markovic) ise Natasha’nın büyük bir kin güttüğü ‘karşı taraftan’dır. Acaba aşk nefrete karşı gelip umut ihtimallerini yaratabilecek midir? 2011 yılında geçen son hikaye ise bir parti atmosferi ekseninde gelişir. Savaş çoktan bitmiş olmasına rağmen savaşın kalıntıları, izleri savaşı yaşayan halkların hafızalarında halen çok tazedir. Şehre okumaya giden Luka (Markovic) yakın arkadaşlarının düzenleyeceği büyük bir parti için doğup büyüdüğü köye dönmek zorunda kalır. Hem ailesi hem de sevdiği kadınla yüzleşecek…

Yazar Puanı

Puan - 82%

82%

82

Bu sene Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen Güneş Tepedeyken – The High Sun, Yugoslavya’yı parçalara ayırarak bir çok ulus devletin ortaya çıkmasına sebep olan iç savaşın ekseninde gelişen üç farklı aşk hikayesine odaklanarak; etnik savaşların hem toplumsal hem de kişisel hafızalarda yarattığı derin çatlakları ve travmaları gözler önüne seriyor.

Kullanıcı Puanları: 4.9 ( 1 votes)
82
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi