Üçüncü dünya ülkelerindeki “tutuklu gazeteci” kavramına kulağımız artık oldukça aşina. Biz,  Türkiye’de gerçekleşen olaylar karşısında “şaşırmama” hastalığına yakalanmış iken, bu hafta vizyona giren Rosewater filmi ise adeta; “Bilin, ama şaşırmaya da devam edin” diyor. Zira İran asıllı Kanadalı gazeteci Maziar Bahari’nin otobiyografik eseri ‘Then They Came for Me’ adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan Rosewater, Bahari’nin gazetecilik görevini yerine getirmek amacıyla döndüğü İran’da yaşadığı tutukluluk sürecini konu alıyor. Filmin yönetmenliğini üstlenen isim ise oldukça tanıdık, ancak bir o kadar da alışılmadık: Jon Stewart. “Neden Stewart?” sorusunun cevabı ise, hikayenin içinde yatıyor.

İran, 2009 seçimlerine doğru ilerlerken ülkede bir rejim değişikliği isteği hakimdi. Seçimlerin Ahmedinejad lehine sonuçlanması ise binlerce kişiyi sokaklara dökmüştü. Halk, seçimlerde hile yapıldığı gerekçesiyle eylemler yaparken, devlet ise çıkan arbedelerin yurt içi olduğu kadar yurt dışı kaynaklı haber ajanslarına da servis edilmemesi için gazetecilere baskı uygulamıştı. İşte o gazetecilerden biri de, İran kökenli Maziar Bahari’ydi. Newsweek adına çalışan ve görevini yerine getirirken casuslukla suçlanarak yaklaşık 4 ay hapiste tutulan Bahari, bu sürecin ardından ise yaşadıklarını, ‘Then They Came for Me’ adlı eserinde bir araya getirmişti.

Bahari’nin kaleme aldığı o eser, komedi programlarından tanıdğımız Jon Stewart tarafından senaryolaştırılıp beyazperdeye uyarlandı. Zira Bahari’nin, casus olduğu öne sürülürken kullanılan kanıtlarından biri, Jon Stewart’ın programına verdiği röportajdı. Aslında içinde komedi ögeleri barındıran bu röportaj, İran ileri gelenlerince birçok diğer öge gibi, “tehdit edici unsur” olarak görülmüş ve Bahari’nin CIA ajanı olarak suçlanmasında kullanılan delillerden biri olmuştu. Tabii komedi burada bitmiyor; Bahari’nin odasında bulunan filmler, Facebook’ta beğendiği yazarlar ve yer bildirimleri de tüm bu “kanıtlar” içerisinde…

“Komedi” ifadesini kullanmamızın sebebi, tabii ki filmin eğlence unsurları barındırmasından kaynaklanmıyor; çünkü filmin birkaç sahnesi dışında yüzünüzü güldürebilecek bir yanı da bulunmuyor. Üstelik buradaki komedi, üstün “hiciv” sanatından da ileri gelmiyor. Aslında oluşan “komedi”; gerçek hayatta yaşanmış, doğal, korkutucu; ancak aynı zamanda küçük düşürücü noktaları doğrudan içinde barındırıyor. Nitekim Bahari’nin yaşadıklarının aktarıldığı yapım, devlet ileri gelenlerinin “vatan haini” suçlamalarında bulunurken ne derece düşebildiğini gösteriyor: “Porno?”, “Anton Çehov?”, “Komünist”, “New Jersey?”

Jon Stewart’ın, yaptığı röportajdan ötürü bir nevi “özür” maiyetinde yapımını gerçekleştirdiği ve ticari gayeden uzak durmayı tercih ettiğini belirttiği yapım, yine de tüm yaşananları aktarmıyor; örneğin işkence sahnelerini (!) Bu da; Bahari’nin belirttiği üzere, hem ekranda işkenceye odaklanılmasının tercih edilmemesi, hem de devletlerin artık fizikselden ziyade, psikolojik işkenceye daha fazla başvurma yoluna gitmesinden ileri geliyor.

Çekilen psikolojik işkence

Filmin girişinde, Bahari’nin çocukluğuyla ilgili şöyle bir ifadesi yer alıyor:

“9 yaşımdayken kız kardeşim, beni Fatima Masumeh Türbesi’ne götürmüştü. Çok güzeldi; ama o kokuyu asla unutmayacağım. Bir ter karışımı ve gülsuyu beraberce inançlı olanın üstüne yağıyordu. Eskiden, sadece dindar olanların o kokuyu taşıdıklarını düşünürdüm.”

“Eskiden… Sadece dindar olanların?”

Dolayısıyla Bahari’nin yaşadığı en büyük psikolojik işkence, o güzel kokunun aslında sadece bu “dindar” kişilerde olmadığını keşfetmesiyle yaşanıyor. Zira filmin başında yer alan parfüm yapımı için toplanan gül sahnelerinden hemen sonra gördüğümüz kişi, inancından ziyade patronuna itaat edip her türlü işkenceyi yapabilen “uzman” oluyor, – ancak tabii, üzerine gül parfümünü sıktıktan sonra. Kokuyla birlikte, suçlamalar ve işkenceler de gelmeye devam ediyor.

Maziar Bahari ise, hapis hayatı yaşadığı süreçte kendisini sorgulamaya devam ediyor, bunu da başarılı oyuncu Haluk Bilginer’in canlandırdığı baba karakteriyle kurduğu hayali diyaloglar aracılığıyla yapıyor. Zamanında bir komünist olduğu için hapis yatan babasıyla iletişim kuran Bahari, kurduğu bu iletişim sayesinde kendi yaşadıklarına da bir amaç kazandırmaya çalışıyor. Zira devletlerin benzer işkence yöntemlerini sorgularken, aynı zamanda bu ortak yönlerinin karşısında durup, kendisi ve ailesinin cesur tavrını da sürdürmek istiyor, böylece ailesinden mümkün olduğunca güç almaya çalışıyor. Lakin, düşünce suçundan hapis yatan kız kardeşini örnek alırken, eşini ve dünyaya gelecek olan çocuğunu da düşünerek, ideolojisi ile sevdiklerine kavuşma isteği arasında bocalıyor; böylece hapiste geçirdiği o anlar psikolojik bir dengesizliğe bürünüyor. Güneşi göremese de ona uzanmaya çalışan Bahari, umudunu yitirmemek için çırpınıyor.

Rosewater’ın, kimilerince “batı medyasından bakan” bir yapım olarak algılanabileceği aşikar. Ancak eserin yazarı Maziar Bahari’nin, bir İranlı olarak kendi ülkesinde yaşadıklarını aktardığı ve kamerasına yansıyan gerçekleri dünyaya sunmasının ardından “casus” olarak nitelendirildiği göz önünde bulundurulursa, yapımın bir nevi üçüncü dünya ülkelerinde doğan/yaşayan gazetecilerin cezaevinde geçirdiği süreçlere tanıklık ettiğini söyleyebiliriz.

“Bizim zaten saklayacak bir şeyimiz yok”

“O zaman ben neden buradayım?”

Üçüncü dünya ülkelerindeki “tutuklu gazeteci” kavramına kulağımız artık oldukça aşina. Biz,  Türkiye’de gerçekleşen olaylar karşısında “şaşırmama” hastalığına yakalanmış iken, bu hafta vizyona giren Rosewater filmi ise adeta; “Bilin, ama şaşırmaya da devam edin” diyor. Zira İran asıllı Kanadalı gazeteci Maziar Bahari’nin otobiyografik eseri ‘Then They Came for Me’ adlı kitabından beyazperdeye uyarlanan Rosewater, Bahari’nin gazetecilik görevini yerine getirmek amacıyla döndüğü İran’da yaşadığı tutukluluk sürecini konu alıyor. Filmin yönetmenliğini üstlenen isim ise oldukça tanıdık, ancak bir o kadar da alışılmadık: Jon Stewart. “Neden Stewart?” sorusunun cevabı ise, hikayenin içinde yatıyor. İran, 2009 seçimlerine doğru ilerlerken ülkede bir rejim değişikliği isteği hakimdi. Seçimlerin Ahmedinejad lehine sonuçlanması ise binlerce kişiyi sokaklara dökmüştü. Halk, seçimlerde hile yapıldığı gerekçesiyle eylemler yaparken, devlet ise çıkan arbedelerin yurt içi olduğu kadar yurt dışı kaynaklı haber ajanslarına da servis edilmemesi için gazetecilere baskı uygulamıştı. İşte o gazetecilerden biri de, İran kökenli Maziar Bahari’ydi. Newsweek adına çalışan ve görevini yerine getirirken casuslukla suçlanarak yaklaşık 4 ay hapiste tutulan Bahari, bu sürecin ardından ise yaşadıklarını, ‘Then They Came for Me’ adlı eserinde bir araya getirmişti. Bahari’nin kaleme aldığı o eser, komedi programlarından tanıdğımız Jon Stewart tarafından senaryolaştırılıp beyazperdeye uyarlandı. Zira Bahari’nin, casus olduğu öne sürülürken kullanılan kanıtlarından biri, Jon Stewart’ın programına verdiği röportajdı. Aslında içinde komedi ögeleri barındıran bu röportaj, İran ileri gelenlerince birçok diğer öge gibi, “tehdit edici unsur” olarak görülmüş ve Bahari’nin CIA ajanı olarak suçlanmasında kullanılan delillerden biri olmuştu. Tabii komedi burada bitmiyor; Bahari’nin odasında bulunan filmler, Facebook’ta beğendiği yazarlar ve yer bildirimleri de tüm bu “kanıtlar” içerisinde… “Komedi” ifadesini kullanmamızın sebebi, tabii ki filmin eğlence unsurları barındırmasından kaynaklanmıyor; çünkü filmin birkaç sahnesi dışında yüzünüzü güldürebilecek bir yanı da bulunmuyor. Üstelik buradaki komedi, üstün “hiciv” sanatından da ileri gelmiyor. Aslında oluşan “komedi”; gerçek hayatta yaşanmış, doğal, korkutucu; ancak aynı zamanda küçük düşürücü noktaları doğrudan içinde barındırıyor. Nitekim Bahari’nin yaşadıklarının aktarıldığı yapım, devlet ileri gelenlerinin “vatan haini” suçlamalarında bulunurken ne derece düşebildiğini gösteriyor: “Porno?”, “Anton Çehov?”, “Komünist”, “New Jersey?” Jon Stewart’ın, yaptığı röportajdan ötürü bir nevi “özür” maiyetinde yapımını gerçekleştirdiği ve ticari gayeden uzak durmayı tercih ettiğini belirttiği yapım, yine de tüm yaşananları aktarmıyor; örneğin işkence sahnelerini (!) Bu da; Bahari’nin belirttiği üzere, hem ekranda işkenceye odaklanılmasının tercih edilmemesi, hem de devletlerin artık fizikselden ziyade, psikolojik işkenceye daha fazla başvurma yoluna gitmesinden ileri geliyor. Çekilen psikolojik işkence Filmin girişinde, Bahari’nin çocukluğuyla ilgili şöyle bir ifadesi yer alıyor: “9 yaşımdayken kız kardeşim, beni Fatima Masumeh Türbesi’ne götürmüştü. Çok güzeldi; ama o kokuyu asla unutmayacağım. Bir ter karışımı ve gülsuyu beraberce inançlı olanın üstüne yağıyordu. Eskiden, sadece dindar olanların o kokuyu taşıdıklarını düşünürdüm.” “Eskiden… Sadece dindar olanların?" Dolayısıyla Bahari’nin yaşadığı en büyük psikolojik işkence, o güzel kokunun aslında sadece bu “dindar” kişilerde olmadığını keşfetmesiyle yaşanıyor. Zira filmin başında yer alan parfüm yapımı için toplanan gül sahnelerinden hemen sonra gördüğümüz kişi, inancından ziyade patronuna itaat edip her türlü işkenceyi yapabilen “uzman” oluyor, - ancak tabii, üzerine gül parfümünü sıktıktan sonra. Kokuyla birlikte, suçlamalar ve işkenceler de gelmeye devam ediyor. Maziar Bahari ise, hapis hayatı yaşadığı süreçte kendisini sorgulamaya devam ediyor, bunu da…

Yazar Puanı

Puan - 74%

74%

İran asıllı Gazeteci Maziar Bahari’nin yaşadıklarının aktarıldığı yapım, devlet ileri gelenlerinin “vatan haini” suçlamalarında bulunurken ne derece düşebildiğini gösteriyor: “Porno?”, “Anton Çehov?”, “Komünist”, “New Jersey?”

Kullanıcı Puanları: 4.9 ( 1 votes)
74
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi