Meksika sineması ile Türk sineması arasında son yıllarda benzerlikler olduğu söylenebilir. Özellikle 2000’li yıllar itibariyle iki ülkede de seyirci ve film sayısı önemli derecede arttı. İki ülkede de komedi filmleri toplam hasılata damga vururken bir yandan genç sinemacılar tarafından çekilen filmler ve bağımsız yapımlar yükselişe geçti. Meksika sinemasını artık Hollywood’da temsil eden Alfonso Cuaron, Alejandro Gonzalez Inarritu gibi yönetmenleri bir kenara bırakırsak, iki ülkenin de bağımsız filmlerinin daha çok Avrupa sinemasını örnek aldığını söyleyebiliriz.

Geçen yıl Berlin Film Festivali’nde “En İyi İlk Film” ödülünü kazanan Alonso Ruiz Palacios imzalı Güeros da bu yolu takip eden filmlerden (Film, adını Meksika’da açık tenli ya da sarışın kimseler için kullanılan Güero teriminden alıyor). Fransız Yeni Dalga akımını hatırlatan ve biçimsel yönüyle dikkat çeken film, bir yol hikayesine birçok yan hikaye eklemeye çalışıyor. Peki ya ne kadar başarılı oluyor?

Filmin merkezinde Tomas ve abisi Sombra yer alıyor. Küçük bir çocuk olan Tomas, yaramazlıkları ile annesini bezdirince abisi Sombra’nın yanına, şehre yollanıyor. Sombra, okulda grev olması nedeniyle tüm gün evde arkadaşı Santos ile esrar içerken bir yandan da panik atak krizleri geçiriyor. Abi kardeş ilişkisindeki mesafeler, çocukluklarından hatırladıkları müzisyen Epigmenio Cruz’un hasta olduğunu öğrenmeleri ile aşılıyor. Cruz ile görüşmek için yaptıkları yolculuğa bir süre sonra Sombra’nın aşık olduğu, devrimci Ana dahil oluyor.

Palacios, bu ilk filmde biçimsel açıdan elini hiç korkak alıştırmamış. Her sahnede değişik kamera hareketleri, derin odak ya da yavaşlatılmış hareket (slow motion), plan sekanslar karşımıza çıkıyor. Takip ve kaçış sahnelerinde el kamerasını ustaca kullanılması gibi bazı tercihler yerinde olsa da zaman zaman bu deneysellik, oldukça yüzeysel kalmış. Örneğin; tercih edilen 1,37:1’lik çerçeve oranının ve siyah-beyaz tercihinin, nostalji hissi yaratmak dışında anlatıma pek bir katkısı yok. Zamansızlık hissini nesneler üzerinden yaratan (bilgisayar, walkman ve arabalar bu konuda önemli rol üstleniyorlar) filmin de böyle bir duygu yaratmasına gerek yok diye düşünüyorum. Yine de filmin zirve anlarının sinematografisinden kaynaklandığını söyleyebilirim. Tribeca Film Festivali’nden ödülle dönen görüntü yönetmeni Damian Garcia, filmin enerjisini sırtlayan isim olmuş. Bu enerjiye, sesin ve sessizliğin kullanımı da katkı sağlıyor. Öyle ki Sombra’nın kriz sahnelerinde gerilimi yükselten gürültüler, filmin sonuna kadar duyamadığımız Epigmenio Cruz’un şarkılarının dinlendiği kısımda yerini kaset bandının dönüş sesine bırakmış.

Filmin biçimsel denemelerini ne kadar takdir etsem de dağınık senaryosu konusunda aynı şeyleri söylemek mümkün olmuyor. Tomas ve Sombra rollerinde Sebastian Aguirre ve Tenoch Huerta, aile olma hissini izleyiciye geçirebiliyorlar ama film etkileyici açılış sahnesine rağmen oldukça sınırlı bir evren yaratıyor. Örneğin iki kardeşin Epigmenio Cruz’a ulaşma çabalarının ardında bu müziği onlara ilk kez babalarının dinletmesi var. Fakat bu “kayıp baba” figürü, örneğini onlarca kez gördüğümüz hikayeden farklı değil. Aile içi ilişkilere ne derinlik katılabilmiş ne de karakterlerin motivasyonları tam olarak çizilebilmiş. Annenin Tomas’ı abisinin yanına göndermesi bile pek akıllıca gelmiyor, zira Sombra oldukça sefil bir hayat sürüyor. Sombra’nın greve ve doğal olarak devrime olan çekimser bakışı ise ancak aşık olduğu Ana sayesinde değişiyor. Fakat yönetmen öğrencilerin hedeflediği halk devriminin çıkmazları yerine karakterlerin bireysel devrimlerine yönelince film, ilk bir saatlik kısımdan sonra oldukça vasat bir aşk hikayesine ve duygusal iniş-çıkışlara mahkum ediliyor. Kameranın devingenliği sayesinde başlarda yüksek tutulan tempo, filmin sonuna doğru dibe vuruyor. Filmin komedi yükünün önemli bir kısmını dördüncü duvarın yıkılması; yani oyuncuların, bir filmin içerisinde yer aldıklarını izleyicilere hissettirmesi oluşturuyor. Fakat bu tavrın, Fransız Yeni Dalgası’nın 1960’larda kullandığı devrimci şeklinden uzak ve hatta gereksiz olduğunu düşünüyorum. Anaakım sinemada genelde suçlu, uyuşturucu satıcısı gibi karakterler olarak çizilen Meksikalı imajını izleyiciye dönük biçimde eleştiren tirat kısmı komik ve doğru olsa da karakterlerin aşırı derecede iyilik timsali olmaları da bir o kadar eğreti duruyor.

Eleştiriyi başka bir benzerliğe dikkat çekerek bitireyim: Şubat ayında !fistanbul’da izlediğimiz Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız ile Güeros arasında biçim ve hikaye açısından paralellikler mevcut. İki film de değişik akımlar ve türlerden beslenen; hatta bazı klişeleri tersyüz eden cesur tercihlere sahip. Fakat iki filmde kafası karışık senaryolardan yola çıkıyorlar. Bundan dolayı; Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız ne kadar hipster bir vampir filmiyse, Güeros da o kadar hipster devrim filmi.

Meksika sineması ile Türk sineması arasında son yıllarda benzerlikler olduğu söylenebilir. Özellikle 2000’li yıllar itibariyle iki ülkede de seyirci ve film sayısı önemli derecede arttı. İki ülkede de komedi filmleri toplam hasılata damga vururken bir yandan genç sinemacılar tarafından çekilen filmler ve bağımsız yapımlar yükselişe geçti. Meksika sinemasını artık Hollywood’da temsil eden Alfonso Cuaron, Alejandro Gonzalez Inarritu gibi yönetmenleri bir kenara bırakırsak, iki ülkenin de bağımsız filmlerinin daha çok Avrupa sinemasını örnek aldığını söyleyebiliriz. Geçen yıl Berlin Film Festivali’nde “En İyi İlk Film” ödülünü kazanan Alonso Ruiz Palacios imzalı Güeros da bu yolu takip eden filmlerden (Film, adını Meksika'da açık tenli ya da sarışın kimseler için kullanılan Güero teriminden alıyor). Fransız Yeni Dalga akımını hatırlatan ve biçimsel yönüyle dikkat çeken film, bir yol hikayesine birçok yan hikaye eklemeye çalışıyor. Peki ya ne kadar başarılı oluyor? Filmin merkezinde Tomas ve abisi Sombra yer alıyor. Küçük bir çocuk olan Tomas, yaramazlıkları ile annesini bezdirince abisi Sombra’nın yanına, şehre yollanıyor. Sombra, okulda grev olması nedeniyle tüm gün evde arkadaşı Santos ile esrar içerken bir yandan da panik atak krizleri geçiriyor. Abi kardeş ilişkisindeki mesafeler, çocukluklarından hatırladıkları müzisyen Epigmenio Cruz’un hasta olduğunu öğrenmeleri ile aşılıyor. Cruz ile görüşmek için yaptıkları yolculuğa bir süre sonra Sombra’nın aşık olduğu, devrimci Ana dahil oluyor. Palacios, bu ilk filmde biçimsel açıdan elini hiç korkak alıştırmamış. Her sahnede değişik kamera hareketleri, derin odak ya da yavaşlatılmış hareket (slow motion), plan sekanslar karşımıza çıkıyor. Takip ve kaçış sahnelerinde el kamerasını ustaca kullanılması gibi bazı tercihler yerinde olsa da zaman zaman bu deneysellik, oldukça yüzeysel kalmış. Örneğin; tercih edilen 1,37:1’lik çerçeve oranının ve siyah-beyaz tercihinin, nostalji hissi yaratmak dışında anlatıma pek bir katkısı yok. Zamansızlık hissini nesneler üzerinden yaratan (bilgisayar, walkman ve arabalar bu konuda önemli rol üstleniyorlar) filmin de böyle bir duygu yaratmasına gerek yok diye düşünüyorum. Yine de filmin zirve anlarının sinematografisinden kaynaklandığını söyleyebilirim. Tribeca Film Festivali’nden ödülle dönen görüntü yönetmeni Damian Garcia, filmin enerjisini sırtlayan isim olmuş. Bu enerjiye, sesin ve sessizliğin kullanımı da katkı sağlıyor. Öyle ki Sombra’nın kriz sahnelerinde gerilimi yükselten gürültüler, filmin sonuna kadar duyamadığımız Epigmenio Cruz’un şarkılarının dinlendiği kısımda yerini kaset bandının dönüş sesine bırakmış. Filmin biçimsel denemelerini ne kadar takdir etsem de dağınık senaryosu konusunda aynı şeyleri söylemek mümkün olmuyor. Tomas ve Sombra rollerinde Sebastian Aguirre ve Tenoch Huerta, aile olma hissini izleyiciye geçirebiliyorlar ama film etkileyici açılış sahnesine rağmen oldukça sınırlı bir evren yaratıyor. Örneğin iki kardeşin Epigmenio Cruz’a ulaşma çabalarının ardında bu müziği onlara ilk kez babalarının dinletmesi var. Fakat bu “kayıp baba” figürü, örneğini onlarca kez gördüğümüz hikayeden farklı değil. Aile içi ilişkilere ne derinlik katılabilmiş ne de karakterlerin motivasyonları tam olarak çizilebilmiş. Annenin Tomas’ı abisinin yanına göndermesi bile pek akıllıca gelmiyor, zira Sombra oldukça sefil bir hayat sürüyor. Sombra’nın greve ve doğal olarak devrime olan çekimser bakışı ise ancak aşık olduğu Ana sayesinde değişiyor. Fakat yönetmen öğrencilerin hedeflediği halk devriminin çıkmazları yerine karakterlerin bireysel devrimlerine yönelince film, ilk bir saatlik kısımdan sonra oldukça vasat bir aşk hikayesine ve duygusal iniş-çıkışlara mahkum ediliyor. Kameranın devingenliği sayesinde başlarda yüksek tutulan tempo, filmin sonuna doğru…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Filmin biçimsel denemelerini ne kadar takdir etsem de dağınık senaryosu konusunda aynı şeyleri söylemek mümkün olmuyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi