1995 yılında Danimarkalı 4 yönetmen gerçekçiliği arttırmak adına hiçbir görsel efekt kullanmadan, sadece basit bir el kamerasıyla film çekecekleri bir akım oluşturdular. Dogma 95 veya Dogma Brethren olarak bilinen bu akımın bazı kuralları ve yasakları vardı. Yayınlanan bildiride; stüdyo kullanılamayacağı, müzik eklenemeyeceği, gerçek dışı aksiyon sahneleri içeremeyeceği vs. gibi maddeleri duyurdular. Bu dört yönetmen, yarattıkları akımın arkasında durup bu akıma ait çok sayıda örnek film çektiler. Hatta sonraki dönemlerde, dünyanın Türkiye dahil bir çok ülkesinde bu akıma ait filmler çekildi. Filmlerin geneli başarılıydı. Amaçlandığı gibi; gerçekçiliği yakalıyorlardı. Ancak görüntü kalitesinin bozuk olduğu, seslerin tam anlaşılmadığı, son derece durağan ve monoton, evde çekilmiş bir doğum günü videosundan farksız olan bu sıkıcı filmler halka hitap etmedi. Sadece sinemayı yakından takip edenler, bu akım hakkında bilgisi olanlar tarafından beğenildi ve takdir edildi. Danimarkalı dört yönetmen için bu kadarı yeterliydi belki ama maddi kaygı içerisinde film çeken yönetmenler halkın beğenisini kazanamama riskini göze alamazdı.

Diğer yandan; el kamerasıyla çekilen filmlerin, öbür filmlere oranla daha gerçekçi gözüktüğü de bir gerçekti. Bu yöntemin keşfedilmiş olması en çok korku filmi çeken yönetmenlerin işine yaradı. Gerçek olmadığını bildiğimiz halde geceler boyunca uykumuzu kaçıran doğaüstü varlıklara, gerçekçi bir görünüm katmak; filmleri daha korkunç bir hale getirdi.

1999 yılında Blair Cadısı (The Blair Witch Project) adlı bir film çekildi. Dogma 95 akımı öncülerinin ortaya attığı el kamerası fikrini kullanarak çekilmiş olan film, dogma 95 manifestosunun diğer maddelerinin yanından bile geçmiyordu. Özellikle “görsel efekt” ve “gerçek dışı aksiyon” maddeleri tamamen ihlal edilmişti. Zaten kimse bu filmi, böyle bir akıma dahil etmeyi aklından geçirmemişti. Böylece korku filmi yapımcıları için yeni bir yöntem doğmuş oldu; found footage. Türkçe’ye çevirecek olursak “buluntu filmler” diyebileceğimiz bu yeni terim; aslında başka bir amaçla çekilmiş olan videoların birleştirilip montajlanmasıyla oluşturulan filmleri temsil ediyordu. Blair Cadısı’nda; bir grup öğrencinin belgesel çekmek için gittikleri yerde, kameralarının kayda aldığı, aslında çekimlerde olması planlanmamış olan olayların film haline getirilmesi gibi… Elbette senaryoda var olan olaylardı bunlar ama seyirciye yokmuş gibi aktarıldı.

Blair Cadısı bu türün ilk örneği değildi ama bunun bir tür haline gelmesinde en etkili filmlerden biriydi. 1980 yılında çekilen Cannibal Holocaust filmiyle başladığı kabul edilen found footage türü; Ölüm Çığlığı (Rec), Canavar (Cloverfield), Paranormal Activity gibi filmlerle devam etti.

2007 yılında Paranormal Activity filmi vizyona girdiğinde; filmde yaşanan olayların gerçek olduğuna dair bir bilgi halka yayıldı. Bazıları buna inandı, bazıları inanmadı, bazıları da inanmıyormuş gibi yapsa da içten içe bunun gerçek olabileceğinden şüphelendi. Paranormal Activity, dünya çapında birçok eleştirmen tarafından “Gelmiş geçmiş en korkunç korku filmleri” arasına alındı. Elde ettiği bu başarıdan sonra, seri haline geldi. Yeni filmler çıktıkça, yaşananların gerçek olduğuna dair düşünceler de gittikçe zayıfladı. Buna rağmen geçtiğimiz yıl vizyona giren dördüncü film; 15.000 dolarlık bütçesiyle, 193 milyon dolarlık bir gişe hasılatı elde etti.

Bu yıl, Blair Cadısı’nın el kamerasını ve Paranormal Activity’nin gizli kamerasını kullanan bir Türk filmi çekildi; Görünmeyenler. Oldukça basit bir konuyu işliyor film. Tek çocuklu bir çift, yeni evlerine taşındıktan bir süre sonra, küçük kızlarının sırtında gördükleri morluklardan bakıcıyı sorumlu tutarak evlerine gizli kamera yerleştiriyor. Her akşam oturup gizli kamera görüntülerini izleyerek evde başlarına gelen garip olayları anlamlandırmaya çalışıyorlar. Kendi kendine açılıp kapanan kapılar ve duvarlara yazılan esrarengiz yazılardan rahatsız oluyorlarsa da, bunun mantıklı bir açıklaması olduğuna kendilerini inandırmaya çalışıyorlar. Evin babası iş seyahati için Tokyo’ya gittiğinde o güne kadar kendilerini gizlemiş olan Görünmeyenler; bir anda ortaya çıkıp evin içinde korku saçmaya başlıyorlar.

Filmin ilk yarısı, ileride film çekmek isteyen küçük bir kızın elindeki kamerayla evini ve hayali arkadaşlarını çekmesiyle geçiyor. Gizli kamera görüntülerinde de olağan dışı bir şeyle karşılaşılmıyor zaten. İlk yarının bir korku filmi için oldukça sıkıcı olduğu söylenebilir. İkinci yarıda ise ilk yarıda kafamıza takılan sorular cevap buluyor. Yani kısmen cevap buluyor. Eksik kalmış çok şey var filmde. En önemlisi; evde yaşayan Görünmeyenler’in hikayesi tam olarak verilmiyor. Verildiği kadarı da anlaşılmıyor zaten. İlk yarının durağan geçmesi sebebiyle, gizli kameralar sorun yaratmıyor ama filmde biraz hareket olduğu zaman; sesler çok boğuk gelmeye ve kulağı yormaya başlıyor.

İzleyenin tek başına cevap veremeyeceği birçok cevaplanmamış soru var. Örneğin; küçük Merve’nin yasakları… Süt içmemek, başkasının yorganıyla yatmamak vs. gibi saçma sapan yasakları olduğunu biliyoruz ama bunların neden yasak olduğunu bilmiyoruz. Bir de diğer birçok korku filminde olduğu gibi evden ayrılamama meselesi var. Baba seyahate çıktığında, anne evde kızıyla yalnız kalmaktan korkuyor ama bir yere gitmiyor. Onun yerine evde onlarla kalması için, bakıcıyı çağırıyor.  Oysa sorunun evde olduğunu biliyorlar.

Eğer hep aynı senaryoyu görmekten bıktıysanız, izlediğiniz korku filmleri sizi hiç etkilemiyorsa, gecelerce uykusuz kalacağınız bir film arıyorsanız; aradığınız film bu değil. Onun yerine odanın penceresini açık bırakın ve rüzgardan açılıp kapanan kapıları izleyin. Eminim, bunu daha çok seveceksiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi